Gerçeğin ne kadarını görüyoruz?

14/05/2014 Çarşamba
Gerçeğin ne kadarını görüyoruz?

Zeuxis gerçeğe bire bir benzeyen kiraz resimleri yapar, hikaye bu ya, kuşlar büyük ressamın yaptığı tablonun üzerine konarak kirazları yemeğe çalışır.

Bu kirazların büyük bir başarıyla çizilmiş olduğunu gösterir mi? Sanatın binlerce yıldır sorduğu bir sorudur bu. Sanat gerçeğe ne kadar yakın olacak, gerçeği hangi ölçüde yansıtacaktır.

Büyük usta Zeuxis’in resmi için “gerçeği büyük başarıyla çizmiş” olduğu iddiasına Goethe, “Sanat Eserlerinin Gerçeği ve Gerçeğe Benzerliği” adlı incelemesinde şöyle cevap verir: “Hayır, bu büyük ustanın gerçeği başarıyla çizdiğini değil, daha çok o kiraz resimlerine kanan canlıların gerçek kuş olduklarını kanıtlıyor.”

Şöyle devam eder Goethe: “Doğayla uğraşan büyük bir bilginin evcilleştirdiği hayvanlar arasında bir de maymun varmış. Bir gün ortadan kaybolan maymunu bilgin uzun aramalardan sonra kendi kitapları arasında bulmuş. Bakmış hayvan daha ciltlenmemiş bir kitabın dağınık sayfaları arasında oturuyor. Maymunun bilim karşısındaki bu büyük merakına şaşıran bilgin biraz yaklaşınca açgözlü hayvanın kitapta resmini gördüğü bütün böcekleri yediğini anlayınca, çok öfkelenmiş...”

Elbette şu yargıya varıyor Alman yazar: “Doğa her zaman sanattan daha ‘doğaldır’. Sanat bu açıdan hiçbir zaman doğayla boy ölçüşemez. Böyle olunca da, sanatın amacı ve hedefi doğayı kopya etmek olmadığı, sorunun bir benzerlikten öte anlam taşıdığı ortaya çıkar. Zira maymun bile sayfalardan yırtarak yediği böcek resimlerinin aslının yanında ne kadar tatsız olduğunu anlamıştır.”

Sanatın gerçeğe yaklaştıkça bir sanat eseri olmaktan çıkarak tarihe not düşen bir metaya dönüştüğünü Mısır figürlerinden, Roma büstlerine oradan da Rönesans’ın ilk dönem ressamlarına kadar iz sürmek mümkün. Ne zaman ki doğanın taklit edilemez olduğu, ama onu bir başka boyut ve ölçülerde yeniden yaratmaya çalışmanın bir estetik çalışma olduğu fark edildiğinde sanattaki anlayış da olduğu gibi değişmiştir.

Sanatın artık ucundan bile geçilmediği günümüz Türkiye’sinde, kaba gerçekçilik başta siyaset olmak üzere her alanda kendini gösterir gibi görünüyor, ama hiç de öyle olmadığını biraz düşününce veya geriye dönüp bakınca insan anlayabiliyor.

Yukarıda büyük usta Goethe’nin vurguladığı ve kendisinden sonra gelen hemen tüm sanat tarihçilerinin de onayladığı gibi, doğayı taklit etmek asla mümkün değildir. Şu halde bize sunulan ve “doğalmış” gibi inanmamız istenen olayların perde arkasındakiler gerçeğin kendisi olmakla birlikte, yansıtılan inanmamız istenenlerdir.

17 Aralık ile birlikte patlak veren ve günümüze kadar katlanarak gelen onlarca “pis” işlerin aslında birer mizansen olduğu, gerçeklerin görünen bu harabeden daha da “pis” olduğu düşüncesini akla getiriyor. Sürekli “mağduru” oynayan Başbakan’ın ise bu kaynağından yoksun kalmaması için de bir dizi yeni “mağduriyet” ortamı yaratılıyor.

Ortada elbette “sanatsal” bir konu yok. Ama olmaması, doğanın taklit edilemez kuralının işlemeyeceği hipotezini yok etmiyor. Doğanın olduğu gibi taklit edilmeye çalışılması, sanatın ilk başlarında elbette çok müthiş etki yaratmıştı. İnsanlar gördükleri nesne veya canlıların gerçek olmadığını, gerçeğe çok benzese de asla nesnel gerçekliği yansıtmadığını görüp kabul ettikten sonradır ki, bu tür eserler yaratmaktan vazgeçtiler.

Siyaset hiçbir zaman vazgeçmedi. Gerçeği yansıtmayan sanal dünyalarla, gerçeğe en yakın hologramlarla insanları etkilemeyi sürdürdü ve gerçek hep gizlendi. Gerçeğin gizlenmesi, bir çok “karanlık” işlerin gizlenmesi demek oluyordu ve bu da tüm muktedirlere, iktidar sahiplerine “kalkan” oluşturuyordu.

Dünyaya naif bakmayı ilke edinen sanatçı kesim ise gerçeğin Newton fiziğinin geçerli olduğu koşullarda pozitif bilimler için yakalanabilecek bir “nesnellik” olduğunu kabul ederek yola çıktığından, siyaseti de bu kapsamda değerlendirdi.

Victor Hugo gibi siyasetin tam ortasında yetişmiş ve etkin bir siyasetçi olmuş Fransız edebiyatının en büyüklerinden sayılan yazarlar bile (buna Balzac, Flaubert ve Stendhal’i de ekleyebiliriz) siyasete rağmen romantik kahramanlar yaratıp, onların esiri haline gelen toplumlar düşlemişlerdir. Hugo’nun Jan Valjean’ı, Balzac’ın Vautrin’i, Stendhal’in Julien Sorel vb. örnek verilebilir.

Gustave Flaubert bu konuda o kadar titiz ve doğaya öykünme konusunda öylesine haristi ki, genç öğrencisi Guy Maupassant’a sürekli bir ağacı, onu diğer ağaçlardan ayıran özelliklerini keşfedinceye kadar gözlemlemesi, ancak ondan sonra o belli ağacın biricik niteliğini uygun bir dille anlatacak sözcükleri aramasını önerirdi.

Tüm ağaçların birbirine benzemediğini öğrenmemiz gerekiyor. Siyaset sahnesinde boy gösteren tüm kişiler nasıl birbirine hiç benzemiyorsa, yaratılan olaylar da birbirine asla benzememekte. Bunu anlamak için sıkı bir gözlem gerekiyor.