Durdurun Türkiye'yi inecek var

29/07/2015 Çarşamba
Durdurun Türkiye'yi inecek var

Matematik ve fizik bilmeden felsefe yapamazsınız. İlkçağ felsefecileri bu yüzden hala felsefe dünyasındaki ağırlıklarını korurlar. Her biri filozof olmanın ötesinde birer doğa bilimcisidir.

Felsefenin güzel sözler “yumurtlamak” olmanın ötesinde çözümleyici ve öngörü yaratan bir yöntem belirleyici olduğunu kabulden yola çıkarsak, günümüzün Türkiye’sinde neler olduğunu anlayabilmenin felsefe düzeyinde açıklanması, sezgisel yorumların da ötesine geçmek zorunda.

Çok bilinmeyenli denklemler karşısındayız. Elimizde bir “x” bilinmeyeni, “y” belirsizliği, “z” açmazı var... Problemi çözmemiz için ise bize verilen bilgiler, havuz problemleri için verilenden de az. Görüşmeler yapılıyor, baskınlar düzenleniyor, sokaklar kesiliyor, bombalar patlatılıyor, ama ne olduğu konusunda düzgün bir bilgi akışı sağlanmıyor.

Ardı ardına onlarca senaryo yazılıyor ve hepimiz de çok iyi biliyoruz ki, hiçbiri doğru değil. Erken seçim için Saray’ın bastırması, Davutoğlu-Kılıçdaroğlu peşrevleri, HDP’nin kendini kurtarıyormuş gibi neredeyse Kandil ile kavgaya tutuşmayı göze alacak çıkışları, TBMM kabul etmediği sürece “dokunulmazlıklarımızı kaldırın” gibi abuk çıkışları...

Oysa perdenin arkasında yoğun bir kargaşa var bize yansımayan. Dostlar alışverişte görsün türünden koalisyon için heyetler arası görüşmeler, ama perdenin arkasında yürütülen pazarlıklar. Herkes birbirine soruyor, “ne olacak” diye, ama herkesin de altın tepside sunduğu bir yığın komplo teorisi var. Oysa kağıt üzerinde şöyle bir sıralandığında, matematiksel olarak fazla bir seçenek yok. Alt alta dizildiğinde bir elin parmaklarını geçmeyecek olasılıklar karşısında yüzlerce, binlerce makale yazılıyor, konuşmalar yapılıyor ve zaten puslu olan hava daha da karanlıklaşıyor.

Siyaset öylesine kabaca, öylesine hoyratça ve baskın şekilde hayatımıza girmiş durumda ki, tüm düşünce sistemimiz başımıza neler geldiğine ve geleceğine odaklanmış durumda. Bakkaldan taksiye, üniversite kantinlerinden kahvelere kadar her yerde en ince ayrıntısına kadar hesaplar yapılmaya çalışılıyor ve insanlar nerede olduğunu ve başına neler geleceğini çözmeye çalışıyor.

Bunun adı örtülü kaos..

Açık kaosa giden yolun kaldırım taşları yani...

Yolun hangi malzemeyle yapılacağı, nereye ulaşmak için hazırlandığı, üzerinden kimlerin geçeceği vb., gibi konular kocaman bir soru işareti. Bu yüzden de felsefi bir öngörüde bulunmak, matematik ve fizik bilimi eksikliği nedeniyle imkansızlaşıyor. Basit bir sayısal problemle ile karşı karşıya kalmış olsak, aritmetikle çözebiliriz belki, ama bilinmeyenler çok ve bunların arasından bilinenlerin sağlıklı olduğu konusunda da elde yeterince veri yok. Sonuçta, sezgisel olarak çözmeye çalışılıyor yaşananlar ve doğal olarak da pratik yaşam sezgilerle yönetilmediğinden çıkmaza giriliyor.

Gazeteler ve televizyon kanallarındaki açık oturumlar şöyle kabaca izlendiğinde hemen herkesin aynı şeyi değişik yollardan anlattığı görülüyor. Duygusal çıkarsamalar, temenniler, medyum yaklaşımları, kahve falı tadında sohbetler...

Oysa tarih, bugün bizim karşı karşıya olduğumuz açmazlarla dolu. Toplumların böyle durumlarda aynı çıkmaz sokaklara doğru sürüklendiği çok görülmüş. Sokağın başına geldiğinizde, saptığınız yolun çıkmaz olduğunu –eğer aksine bir işaret yoksa- bilemezsiniz. Bunu sezgilerle anlamak da mümkün değildir. Akıllı bir çözümleyici, hedefe varmayı aklına koymuş biri yani, kentin veya bölgenin haritasını alıp gideceği yeri saptar ve hangi yolların varmak istediği noktaya kendisini ulaştıracağını bilir. Şu anda yapılanlar ise körlemesine yola çıkıp işi şansa bırakarak yolu bulmaya çalışmak. Sonuç da genellikle hüsranla bitiyor.

Kurtuluşunu kaos ortamına bağlayanlar da, örtülü kaosun hızla yayılması için ellerinden geleni yapıyor elbette. Puslu yollardan karanlık yollara doğru elimizde pusula bile olmadan yol almaya çalışırken biz, onlar hangi yolun ne gibi açmaza açıldığının çok iyi farkındalar ve bunu da alabildiğine kullanıyorlar.

Yağmur her çiselediğinde sokağa şemsiyemizi alıp çıkan bizler, sağanak yağmur yağdığında şemsiyemizi hep evde unuttuğumuzdan ıslanıyoruz, olay bu kadar basit. Artık siyasetten umudunu yitirmişler ağızları bir karış açık, ipi çekilmiş askerlere bakarak darbe bile bekliyorlar, sanki bu ülkeyi felaketin kıyısına getirenler onlar değilmiş gibi.

Bunu bile düşündürür oldu kimilerine yaratılan karmaşa, hızlanan terör, dağıtılamayan adalet, durdurulamayan döviz...

12 Eylül 1980 kavşağına yaklaşıyoruz yine... Kavşaktan önceki son duraktayız...

Durdurun Türkiye’yi...