Davutoğlu Ahmet Hoca var, Venseremos neyimize

13/05/2015 Çarşamba
Davutoğlu Ahmet Hoca var, Venseremos neyimize

Bir zamanlar dilimizden düşürmediğimiz bir “toplumcu gerçekçilik” akımı vardı. Moda o sıralarda sosyalizmdi ve doğal olarak da edebiyat ve sanat eserleri öz suyunu toplumsal gerçeklerden alıyordu. Bu da çoğu kez “vulgarize” bir şekle bürünüyor ve kaba gerçekçilik Zola gerçekçiliğinin de önüne geçip, neredeyse bir ayna vazifesi görüyordu.

Elbette sanattan da söz edilemiyordu. Toplumun tüm katmanlarını, sıkıntılarını ve açmazlarını didaktik bir dille ele almak, sanat tüketicisini eserden soğutuyor, uzaktan bakmayı bile tahammülsüz kılıyordu. Bunun bir orta yolu olmalıydı. Sanatın yumuşak ve insancıl yüzüyle, mücadele edilen odağın, örneğin emperyalist düşüncenin vahşetinin çok iyi ayarlanması gerekiyordu. Guatemala’yı ilhak etmek isteyen ABD’ye karşı devrimcilerin karşı koyuşunu anlatan Asturias, Geo Maker Thompson özelinde destansı bir anlatım ortaya koyarken, bugünlerin Latin Amerika gerçeğinin de temelini atıyordu. O ve birçok diğer Latin yazar kollarını sıvamış, ülkelerini, daha da ötesi kıtalarını korumaya çalışıyorlardı. Bu öncelikle şiirde kendini gösterdi, ardından romanda, sonra resim ve plastik sanatlarda ve en son da sinema sanatında.

Dünyanın dev yazarlarını ardı ardına piyasaya sürüyordu Latin toplumu ve bunu İnka, Maya uygarlıklarının en derin damarlarından alıyordu. Haftada bir darbenin gerçekleştiği bu ülkeler, Simon Bolivar geleneğinin ve cesaretinin sonunda farkına vardılar ve kendi yağlarıyla kavrulurken, ithal yağ kullanmamaya özen gösterdiler.

Bu gibi bir maceraya Türkiye de hazırdı elbette. Önemli olan Latin Amerika vatandaşı olmak değildi, insan olmaktı. Ancak insanların kendilerini bir sınıfa ait hissetmeleri için önce bastıkları toprağı tanımaları, onun üzerinde yeşermiş ve yeşermekte olan kültürü bilmeleri ve ancak ondan sonra düşmanının gözünün içine bakabilmeleri gerekiyordu.

Haziran direnişinde bu başarıldı. Devam edemedi, ama başarıldı. Bir anda ülke Nikaragua’ya, sokakları dolduranlar da Sandinist gerillalarına dönüştü. Ama bu kabul edilemezdi, zira sistem kendini ayıltmak için yarattığı “yapay deprem” karşısında bocalamaya başlamıştı. Küçük bir hareket ile büyük baskı yaratacağını uman AKP iktidarı, ipin ucunun elinden kaçtığını anlar anlamaz Cumhuriyet tarihinin en baskıcı hükümeti haline geliverdi. Bunu yapmasaydı, on milyona yakın insanın sokaklara dökülmesinin bedelini ödemek zorunda kalacaktı.

Ancak burada Haziran hareketini engelleyen sanıldığı gibi hükümetin ağır ve sert polisiye önlemleri değildi. Destan yazan polisler sonuçta gerilemek, en azından duraksamak zorunda kalacaklardı. İç savaş tehlikesini bu hükümet bile göze alacak durumda değildi.

Hareketin önce yavaşlaması ve giderek sönmesi tamamen muhalefetin ve sivil toplum örgütlerinin beceriksizliğinden kaynaklandı. Ülke dışındaki sıcak hareketlenmeler de, hükümetin elini rahatlatan koz olarak Haziran hareketinin ABD tarafından da bastırılmak üzere işbirliğine yol açtı.

Kuzeyde Ukrayna, güneyde Suriye krizleri Türkiye ve Batı Avrupa’yı sıkıştırırken, İran gibi bir “arsız” çocuk da tehdit olmayı sürdürüyordu. Bu durumda, kendi kontrolünden çıkma çabasında olan AKP’yi yeniden yola getirmek AB ve ABD devletleri, güvensiz ve beceriksiz bir muhalefetten daha çok tercih edilir duruma geldi.

Sorun Tayyip Erdoğan’dı belki, ama o da “saraya” hapsedilecekti ve mesele kapanacaktı.

Umulduğu gibi olmadı. Erdoğan saraya hapsolmayı kabul etmedi ve tüm tehlikeleri de göze alarak, Cumhuriyeti bugüne kadar getiren sistemi olduğu gibi ortadan kaldırma yoluna saptı. Erdoğan’ın beklenen bu hamlesi bir şekilde “kontrol” altına alınabilir diye düşünülüyordu, ama henüz kontrol altına alınabilmiş değil.

Bütün bu olaylar debisi yüksek bir çağlayan gibi tüm Türkiye’yi kare kare kaplarken, her gün manşetleri süsleyecek onlarca olay gizlendi, yok kabul edildi ve görülmedi. Bu haksızlıkların, adaletsizliklerin ve yolsuzlukların ortaya çıkmasında muhalefet denilen kesimin gerektiği gibi mücadele etmemesi, toplumu yalnızlaştırdı.

Umut denilen kelimenin anlamı değişti. Demokrasi kelimesinin için boşaltıldı. Yoksulluk bir lüks haline getirildi neredeyse ve zenginlik “Tanrısal” bir vergiymiş ve dokunulamazmış gibi anlatıldı.

Bir tek sanat bunun üstesinden gelebilir ve kitlelere bulundukları durumu anlatabilirdi, ama o da yozlaştırıldı. Siyasette, medyada olduğu gibi sanat alanında da proje ürünler ve kişiler ortalığa salındı. Orta oyun eğlencesi ile müsamere arasında bırakılan, silah ve vahşetle adaletin sağlandığı diziler arasına sıkıştırılan toplum, ne Brecht’i, ne Gorki’yi ne de benzeri devrimci yazarları okur oldu. Tolstoy bile toprak ağası olarak vitrinlerden çekildi, yerine kullanma ömrü birkaç aylık olan düzmece kitaplar yerleştirildi. Sergilere, tiyatroya, müzik konserlerine gitmek lükse bağlandı, tüm toplum “aptal kutusu” eğitimine alındı.

Nazım Hikmet bile kokteyllerin, düğünlerin ve hamasi emperyal nutukların malzemesi olarak kabul gördü. “Severiz,” dendi ama hep reddedildi.

Şimdi artık kalmış genel seçimlere yirmi günden biraz fazla... Bu saatten sonra dinleyeceğimiz müzik partilerin marşları, okuyacağımız kitaplar parti bildirgeleri, izleyeceğimiz filmler parti fragmanları ve gezeceğimiz sergiler semt pazarları olacak. Değişim artık bir başka bahara kalacaktır. Kurbağa gibi haşlandık, artık ölüp ölmediğimize bakılıyor.

Venseremos bizim neyimize?