Darbe kelimesinin içini boşaltırsanız yerini devrim alır

24/12/2014 Çarşamba
Darbe kelimesinin içini boşaltırsanız yerini devrim alır

Konvansiyonel ya da nükleer silahların kullanılmadığı kıran kırana bir kavganın içindeyiz. Bizler konu mankeni olarak olan biteni yalnızca izleyebiliyoruz.

Türkiye, büyük bir gerilim taşıyan ve zihinsel savaşın verildiği bir satranç tahtasına benziyor şu sıralarda. Ortada hareket yok gibi görünse de, tahtanın üzeri hiç olmadığı kadar karışık ve her hamlenin müthiş önemi var. Oyunun tarafları arasında bile bir anlaşmazlık, güvensizlik hakim. Rakibe saldırmak için iki taraf da tetikte bekliyor. Her an her şey olabilir havası yaratılıyor.

Kelimelerin içi boşaltılıyor, hukuk kelimesinin anlamı kalmıyor, demokrasi tarifi mümkün olmayan bir garabete dönüşüyor, insan hakları zaten yok. “Darbe” kelimesi öylesine ucuzladı ve içeriksizleşti ki, duş alıp çıksanız darbeci olabiliyorsunuz. Oysa darbe ağır bir sözdür ve öyle uluorta da kullanılamaz. Bir gün gerçek darbe ile karşılaşırsa bu ülke (ki şu anda sivil olarak içinden geçmekte), kullanılacak “darbe” sözcüğü yapılan eylemi asla karşılamayacak.

Ama hükumet aklı sıra akıllı davranıyor ve en ufak toplumsal hareketi bile “darbe” olarak niteleyerek, kendi darbesinin üzerini örtmeye çalışıyor. Başarılı oluyor mu, elbette kendi seçmeni gözünde oldukça başarılı. Algı yönetimiyle “darbe” sözcüğünün artık hükumete karşı yapılan her eleştirinin öz suyu olduğunu beyinlere kazımış durumda.

Oysa darbe, Salazar’ın gerçekleştirdiği eylemdi. Dünyanın en uzun soluklu diktatörü ünvanını da taşıyan Salazar, dönemin yönetim boşluğundan yararlanarak koltuğuna bir kez oturdu ve yıllarca halkının soluk almasına bile karıştı. Hukuğu askıya aldı, insan haklarını görmezden geldi ve en önemlisi de yaptığı her şeyi ülkesi için yaptığı yalanını halkına yutturmayı bildi. Kendisine karşı yöneltilen her türlü başkaldırıyı “darbe” olarak niteledi, şiddet uygulayarak bastırdı ve kendisi bir “darbe” unsuru olduğu halde, kendisi dışındaki her eylemi “darbe” gerekçesiyle bastırdı.

Nisan 1925’te Portekiz’in durumu kısaca şöyleydi: Siyaset tamamen çıkmaza girmişti. Portekiz, dünyanın en büyük sömürgeci imparatorluklarından biriyken, bu özelliğini bağımsızlık savaşları sonucu hızla yitiriyordu. Halkta geleceğe yönelik en ufak umut yoktu. Darbelerin baş mimarı olan “ekonomik” göstergeler başaşağı hızla düşüyordu. Sonunda General Costa bir bildiri yayınladı: “Portekizliler, şerefli ve onurlu insanlar olarak sizler için ülkenin politik durumu, tahammül edilemeyecek bir hal almıştır.”

Kenan Evren’in 1980 darbesinde söylediği sözlerin bir benzeriydi bu. Gerekçe hazırdı: Ülkenin siyasi gidişi son derece tehlikeli ve Portekiz parçalanmaya doğru gidiyordu. Bunu toparlamak da askerlere düşüyordu.

28 Mayıs 1826’da halk ayaklandı ve Lizbon’a doğru yürümeye başladı. Kitle giderek kalabalıklaşıyor ve ürkütücü bir hal alıyordu. Hükumet, büyülenmiş gibi hiçbir karşı duruş göstermeden öylece bekliyordu.

Salazar daha sonra bu durumu şöyle özetliyordu: “Portekiz bir hükumete, ülkenin içine düştüğü feci durumu biraz olsun kımıldatarak düzeltebilecek herhangi bir hükumete, siyasi inancı ne olursa olsun, hatta isterse geçici ve temelsiz olsun, düzen ve huzuru getirecek herhangi bir gerçek hükumete susamıştı. Ordunun 28 Mayıs 1926’da yaptığı ağırlığı sivil güçlerce gerçekleştirilen darbe, bu yüzden halk tarafından desteklendi.”

Ancak darbenin baş mimarı General Costa, hukukun üstün olduğu demokratik bir rejim istemiyordu. Onun için parlamenter sistem yerine merkeziyetçi bir yönetim (monarşi) daha başarılı olacaktı. Ancak, siyasi rejimin adı konmasına rağmen, ekonomik göstergelerin baş aşağı gidişine bir çözüm bulunamıyordu. Costa 1826 yılında çekilip de yerini General Carmona’ya bırakıncaya kadar da bir çözüm üretilmedi. Carmona sadece askerdi ve siyasi hiçbir deneyimi yoktu. Bu nedenle alabildiğine bocaladı, ama sonuçta kendini cumhurbaşkanı seçtirmeyi başararak, siyasi yaşamın aktif bölümünden çekildi. İşte tam bu noktada Salazar ortaya çıktı. Salazar o sıralarda üniversitede görevliydi ve ekonomik reformlarla ilgili yazılar yazıyordu. Carmona hiç vakit kaybetmeden Salazar’ı göreve çağırdı. Portekiz tam anlamıyla “iflas” etmiş durumdaydı ve tüm iyi niyetine rağmen Carmona bunu engelleyemiyordu. Aslında Portekiz’in ekonomik olarak perişan olmasının nedeni, maddi kaynakların yetersizliği değil, Carmona’nın beceriksizliğiydi. Sistemi bir türlü oturtamayan Carmona, çareyi Salazar’ı davette bulmuştu.

Salazar bu daveti kabul etti ve kendini saydırmayı becerdi. Maliyenin başına geçtikten sonra şu sözleri söyledi: “İktidarda asla gözüm yok. Her gün Lizbon’dan yaşadığım yer olan Coimbre’ye tren kalkıyor.” O trene bir daha asla binmedi.

Bu sözleri etkili oldu. Mütevazı bir görüntü çiziyor ve halkın hoşuna gidecek cümleler kullanıyordu. 1933’te başbakan oldu, ama maliye hala onun kontrolündeydi.

Salazar’ın diktatörlüğünde şiddet hiç kullanılmadı. Tek kurşun atılmadı, askerler ve polisler parlamentoyu basmadı. Ama gelen bir diktatördü ve ülkenin başında daha uzun yıllar kalacak, kan kusturacaktı. Zira, başbakan olduğu yıl, yani 1933 yılıyla birlikte Portekiz, nur topu gibi bir diktatörü kendi eliyle başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Sembolik bir özelliği olan cumhurbaşkanını da Salazar seçecekti.

1926 yılında General Costa’nın hükumet darbesi girişiminde aktif rol oynamış olan Galvao adında bir subay, Ocak 1961’de bir Portekiz gemisini Brezilya’ya kaçırınca, dünyanın ilgisi birdenbire Avrupa’nın bu küçük ülkesine döndü. Galvao’ya göre Salazar’a muhalefet giderek şiddetleniyor, Salazar ise kendine yapılan her karşı hareketi “darbe” olarak niteliyordu. Salazar o sıralarda değişmez başbakan olarak koltuğunda yıllardır oturmaktaydı ve tüm seçimleri hile ve baskıyla kazanıyordu. Ülkedeki seçim tam bir maskaralıktı. Muhaliflerin hemen hepsi ya sürgündeydi ya da ceza evinde. Bu arada faili meçhul cinayetler de alabildiğine artmıştı.

Darbe işte böyle olur. Salazar istediği kadar kendisine muhalefet edenleri darbecilikle suçlasa da, asıl koltukta o oturduğu için, sivil darbenin de baş mimarı olarak tarihe geçti. Bundan kurtulması da mümkün olamadı.

Darbe sözcüğünü anlamsızlaştırır, her muhalif hareketi hükumete karşı yapılmış bir darbe olarak nitelerseniz, asıl darbenin gerçekleştiğini fark etmeniz mümkün olmayabilir. Ondan sonra da, diktatörlüğe karşı yapılacak bir eylemin de tarihe “devrim” diye geçmesini engelleyemezsiniz. Nitekim buna benzer çok şey yaşanmıştır dünya tarihinde ve darbe korkusuyla yaşayan tüm liderler, “devrim” tokatıyla koltuklarından olmuştur.