Bir sosise ev sahibini satan köpek

09/07/2014 Çarşamba
Bir sosise ev sahibini satan köpek

Marks öncesi sosyalist düşüncenin ilk ipuçlarını veren Feurbach'a göre insan kendi örneğine, yani kendisine benzeyen ve kendi isteklerine ulaşmayı amaçlayan ideale göre tanrısını kendi yaratır. Bir bakıma müthiş bir Katolik faşzminin yaşandığı 19. yüzyılda böyle bir düşünceyi öne sürebilmek, bir zamanların İslam felsefecilerinden Hallacı Mansur’un En-el Hak dediği için derisinin yüzülmesine neden olabilirdi. Ama tabii Bruno'dan o tarafa çok sular aktığı için, Aydınlanma çağından sonra gelişmeler bu sözlerin gizli kapaklı da olsa söylenmesine, felsefi temellerinin atılmasına neden olacaktı. Daha sonra Nietzsche bunu daha da ileri götürüp "Deccal" kitabında başta İsa, sonra tanrıı reddetmeye kadar vardıracaktır.

Ama konumuz komünizm, ardından sosyalizm ve sosyal demokrasi.

Tüm dünyada komünizmin gelişmesi Marks'ın öngörülerinin dışında geliştiği için, sosyalizm daha sempatik hale geldi ve insanların sosyalizm ile ancak komünizme ulaşabileceği, eşit paylaşımlı bir dünyaya varabileceği daha egemen bir düşünce oldu.

Ama sosyalizmin sorunları daha da büyüktü. Zira büyük sermayeye ve üretim araçları sahiplerine büyük ödünler verilmesini gerektiriyordu. Bir yandan eşit paylaşım gerekirken diğer yandan ise serbest ekonomiye "bırakınız yapsınlar" deniyordu. Bu da bir süre sonra sosyalizmin de kilitlenmesine neden oluyordu.

Bu ancak, milli geliri yüz bin dolarla ifade edilen Kuzey Avrupa ülkelerinde gerçekleşebildi. Milli gelir sorunları olmayan ülkelerde üstelik de ordu beslemek gibi kaygıları olmayan ülkelerde sosyal demokrasi geçerli olabilirdi belki, ama az gelişmiş ülkelerde dönüşümlü olarak ya askerler işbaşına geliyordu ya da büyük sermaye ile dönüşümlü olarak ülkenin tüm zenginliklerini sömürüyorlardı.

Güney Amerika bundan çok çekti ve hala da çekiyor.

Türkiye ise, burjuva devrimini yaşayamadan Atatürk devrimleriyle tanıştı ve bunu hazmedemedi. Sosyalizm ise hiçbir zaman bu topraklarda etkili olamadı. Zira sosyalizm önce kendini tanıyamadı. Kendini tanıyamayan her varlık veya konu gibi kendini de anlatamadı. Sol düşüncenin “kanaat” önderleri, çağdaşları karşısında fikren zayıf, hırs açısından güçlü tablo çizdiler. Bu da hareketi yüreklendirmekle birlikte, gelişmesini engelledi. Sosyalizmin ucundan bucağından bir parça tutturan her kişi, bir süre sonra kendini “lider” olarak görmeye başladı.

Yoksullara acımak, onlara yardım etmek, haksızlıklara karşı çıkmak, mevcut iktidarları eleştirmek, adalet, eşit kar dağılımı istemek vb. hep solculuk olarak kabul edildi. Oysa sosyalist ideoloji bunları da kapsayan, ama sadece itiraza değil yöntemlere dayanan bir ideolojiydi. Bunu kavramakta hep geç kalındı. Cumhuriyetin Köy Enstitüleri, Halk Evleri, Bülent Ecevit'in köy kentleri bir anlamda "kolhoz" projesiydi ve sosyalist temelliydi, ama ne iktidarlar bunu anlatma yolunu seçti ne de halka bunların neden yok edildiğini anlatıldı.

Bilgi eksikliği çok fazlaydı, hala da çok fazla. Sosyalizmi bir ideoloji, bir ilke ve yönetim biçimi olmaktan çok bir karşı duruş ve mevcut iktidarlara bir itiraz (güya muhalefet) boyutunda bırakmak hükumetlerin de işine geldiği için, kadük kalmasına göz yumuldu. İlkesiz bir çok sol ideolog, bir süre sonra düşüncelerinden vazgeçip karşı saflarda yer aldı. Zaten beslendiği kaynak bir sosyalist ideolojiye dayanmadığı için, terk etmek de çok kolaydı.

Bundan sonra yapılacaklara veya olası gelişmelere gelince. Kısa vadede bazı şeylerin değişmesi çok ama çok zor. Din örgüsü bütün toplum katmanlarına yayılmış durumda. Düşünce ürettiğini sananların “eserleri” buz üzerine yazılardan öteye gitmiyor. Ekonomi tamamen ranta dayalı olduğu için, kapitalist ekonomi tüm ülkeye hakim kılınmış durumda. Halkın büyük çoğunluğunu ilgilendirmeyen, borsaya endeksli bir ekonomiyle yönetiliyoruz. Kurtuluş, yeni bir oluşumu, ama kavgasız gürültüsüz ve birbirini dinleyecek biçimde, başlatmak. Bunun için Türkiye’nin elinde sayısız materyal ve beyin gücü varken, kısır döngüler yaratan kapitalizm anaforunda dönüp durmak zorunlu hale geliyor.

Ama kısa vadede bir çıkış yolu yok gibi. Bu bir umutsuzluk değil, bir realite. Somut verilere dayanıyor ve hayallere hiç yer vermiyor. Oysa başka da kurtuluş yolu yok. Nasıl bir çelişki yumağı, artık anlayın.

Güney Afrika'nın özgürlüğüne damgasını vuran ve bu uğurda hayatını kaybeden Steve Biko türü bir halk hareketi gerekli, ama onun için de Biko’nun sabrıyla hareket edecek bir lidere şiddetle ihtiyaç var.

Yani bir ülkede sosyalist bir devrim gerçekleşecekse, bunun için tüm halkın sosyalist olması gerekmiyor. Bunun için insanlığın daha bin yıl beklemesi gerekiyor çünkü. Ama tek ve önemli şart var: Sosyalistler “sosyal demokrasi” denilen çamura gömülmesinler ve “bir sosise ev sahibini satan köpek” örneği göstermesinler.