Bin beş yüz on altıncısı Mercidabık'tı

11/11/2015 Çarşamba
Bin beş yüz on altıncısı Mercidabık'tı

Siyah Beyaz gazetesinde çalıştığım sıralarda, yani geçen yüzyılın sonlarında (şaka gibi, ama öyle), Sosyal Barometre köşesini Doğan Yurdakul hazırlıyordu. Bu köşede Yurdakul, o gün işlenen cinayetleri, trafik kazalarını, iş kazalarını gündeme getiriyor ve sorguluyordu. Bir sabah gazeteye girdiğimde, yüzünde müthiş bir endişeyle bana yaklaşıp (yazı işleri müdürü ben olduğum için belki) “İlk kez cinayetler trafik kazalarının önüne geçti. Neler oluyor?” diye sordu. “Gerçekten toplumsal bir cinnet mi geçiriyoruz?”
Doğan Yurdakul’unki bir soru değil, bir şaşkınlıktı. Aynı gün, yalnızca Ankara’da üç intihar olayı olmuştu. İnsanın kendisini öldürmesini de bir cinayet sayarsak, cinayet sayısı o gün için 15’e yükselmişti.

Toplumsal cinnet...

Bu kavramın çok iyi incelenmesi ve bazı olayları maskelemesine izin verilmemesi gerek. Toplumların birer birey gibi davranmadığından yola çıktığımızda, bu kavram ayakları yere basmayan ve ortalığı yatıştırmak için söylenmiş bir söylem biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Toplumların ortak değerler karşısında bir birey gibi davrandıkları, sözgelimi gözleri dolaraktan marş söyledikleri, ortak üzüntüleri yürekten duydukları, ortak düşmana tek bir beden gibi tepki gösterdikleri, maçlarda takımlarını tuttukları, cenazelerde tek vücut oldukları vb. sık karşılaşılan kitlesel tavırlardır. Ama bunu ne trafik kazalarının artışına, ne intiharlara, ne cinayetlere ve benzeri “münferit” olaylara bakarak genelleştirmek mümkün değil. Bunun bir başka adı olmalı. Eğer durum 1980 öncesinden daha vahimse ve 1980 öncesi en azından ideoloji dışı bir vahşete dönüşmezden önce, belli inançların savunuculuğunda kitleselleşmişse, bugün koyun boğazlar gibi arkadaşını, karısını, eniştesini, kayınpederini, sevgilisini boğazlayanların “toplumsal cinnete” ulaşmazdan önceki ideolojik tutkularına bir bakmak gerekiyor. Oysa, ortada böyle bir durum yok. Açlık her zaman açlıktı. Dünya kuruldu kurulalı yoksulluk hep vardı. Aşiret kavgaları, ırk kavgaları, tarikat çekişmeleri, din ayrışmaları, namus davaları, kan davaları hep oldu. Duyduk, ya da duymadık, ama hep vardı.

Öncelikle, moda deyimiyle “küreselleştik”.

İkincisi, tarihimizde olmadığımız kadar “depolitize” olduk.

Üçüncüsü, hukuk devletinin gereksizliğini kanıtladık.

Dördüncüsü, bizi bu günlere getirenin bir “deccal” olduğunu duyduk.

Beşincisi, uyuşturucunun dayanılmazlığını keşfettik.

Altıncısı kadınları öldürmeye başladık.

Yedincisi kutuplaştık.

Sekizincisi yoksullaştık.

Dokuzuncusu sadece adaleti değil, hukuğu da rayından çıkardık.

Onuncu ve sonrası, yalan söylemeyi öğrendik, eşimizi aldatmayı marifet saydık, namusu iki bacak arasına sıkıştırdık, sağa-sola dönerken sinyal vermeyi kötü şoförlük belledik, korna en çok sevdiğimiz müzik oldu, sıralara kaynak yapmayı zekâ saydık, rüşvet almayana aptal dedik, otobüse bineni aşağıladık, lüks arabaları anahtarla çizeni alkışladık, yazlığı olmayana küstük, parfüm kullananı dışladık, doktora gitmemekle övündük, tarih kitaplarındaki utançlarımızı düşmanlara yükledik, tüm Ege adaların almadığı için Atatürk’ü ve İnönü’yü “kefere” ilan ettik, Sivas’ta aydınlarımızı yaktık, Haziran direnişinde 9 gencimizi yitirdik, yüzlercesini sakat bıraktık, bir kol saatine vatanı sattık, el alemin önüne bakan olup yattık, baş yalancıyı baş gazeteci, baş yalakayı baş danışman yaptık, devleti dolandırana ödüller verdik, düzmece mahkemeler kurduk, sahte deliller ürettik, yalancı tanıkları baş tacı ettik falan filan...

Saymakla bitmez. Pi sayısının gizemindeki gibi, birbirini tekrarlamadan süreklilik sağlayan bir sonsuzluk zincirine takıldık. Ama tıpkı ünlü matematikçi Feynmann’ın Pi sayısında saptadığı gibi, bir başlangıç noktası da vardı bunların.

Bin beş yüz on yedincisi...

Batı’ya değil de Doğu’ya, Ridaniye’ye yürüyüp, bizi Straruss’un valsleriyle nikah kıymaktan mahrum ettiği için Yavuz Sultan Selim’e hiç kızmadık. Alevileri yok ettiği için üçüncü köprüye onun adını verdik (bin beş yüz onaltıncısı, halifeliği teslim almak için Yavuz Sultan Selim’in o kadar yol teptiği Mercidabık’tı).

Bunların hangisinin “toplumsal hareket” olduğu söylenebilir? Toplumsal cinnet eğer bir zamanki tarihsel hatalara başkaldırmaksa, tanımı yanlış. Yok eğer bireysel birtakım kıskançlıklarsa, toplumsal değil.

Bunun başka bir adı olmalı. Toplumsal cinnet diyerek geçiştirmenin zararını yine toplum çekiyor. Sollamak zorunda kaldığınız bir arabanın şoförü sizi yarım kilometre sonra durdurup da alnınıza bir tabanca dayıyorsa, bunu toplumsal cinnetle nasıl açıklayabilirsiniz? Bu toplumsal bir cinnet midir, yoksa hukuksuzluğun devletin tüm kademelerini ele geçirmiş olması mı? Orman kanunları anayasının bile önüne geçmişse bir toplumda, “kadılar” devlet emrine girmiş demektir.

Refik Saydam’ı, Hulusi Behçet’i, Cahit Arf’i, Nazım Hikmet’i, Ahmet Arif’i, yeni kaybettiğimiz Oktay Sinanoğlu’nu, günümüzde Gazi Yaşargil’i, Münci Kayalcıoğlu’nu, Kriton Curi’yi ancak öldüğünde ya da ölüme eşdeğer bir başarı kazandığında tanıyabilen bir toplum, soy ağacına kadar bildiği, Engin Civan’ı, Cavit Çağlar’ı, Selim Edes’i, Halil Bezmen’i, Alaaddin Çakıcı’yı, Sedat Peker’i, Polat Alemdar’ı,  Reza Zarrab’ı, Jet Fadıl’ı, Tatlıses’i, Asena’yı ve daha yüzlercesini kendine örnek alırsa toplumsal cinneti kabul etmekte haksız mıdır?

Hukukun olmadığı yerde cinnetin olmasından daha doğal ne olabilir?

Mafya bozuntuları örnek alınırsa, toplumsal cinnet mi geçirmiş oluruz? Toplumun ahlak dışı zincirlerini örnek almayan insanların cinnet geçirmeme gibi bir bağışıklığı mı vardır? Toplumsal cinnet kişiye ev sahibini ya da avukatını öldürme hakkını mı vermektedir?

Sorularla dolu bir açmaz... Ortada bir cinnet olduğu kesin. Cinnetin somut örneklerin verenler de, birlikte yaşadığımız insanlar. Çocuğunu üçüncü kattan atıp, ölmediğini görünce boğmaya kalkanlar mesela... Benzeri ve hatta çok daha vahşi olanları, günümüzün en gelişmiş toplumlarından ABD’de de yaşanıyor, ama orada bunun adına “toplumsal cinnet” denmiyor. Dakikada bir cinayetin işlendiği New York kentinde, bu cinayetlerin hepsine “münferit olaylar” olarak bakılıyor ve tüm New York kenti suçlanmıyor.

Toplumsal cinneti kabul ettiğimiz anda, 7’den 70’e herkesin bir cinnet içinde olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Bu, aynanın karşısında iki dakika kendine baktıktan sonra, paçasından kendini çekiştiren çocuğuna tekme atmayı aklından bile  geçirmeyen bir sürü ana-baba için de haksızlık oluyor.

Arkadaşının kellesini sokak ortasında bedeninden ayırıp, karakolun yolunu tutan, ardından da yaptığından pişman olduğunu ancak ayılınca anımsayan insanların yetiştiği böylesi vahşi bir toplumun “cinnet” geçirdiğini söylemek, evine her gün düzenli biçimde gazetesini ve ekmeğini getiren, çocuğu derslerine çalışırken ayaklarının ucuna basa basa evde dolaşan, televizyonun sesini eşi uyanmasın diye kısan ve ay sonunu nasıl getireceğini kara kara düşünen insanları yok saymakla eşdeğerdir.

76 milyon insanın yalnızca 2 milyonuna insanca yaşama hakkı veren bu toplumda, geride kalan 74 milyonun onuruna beş-on çapsız insanın çılgınlığını yafta olarak yapıştırmanın haksızlığını kaldıramadığımız için “toplumsal cinnet”in insanlarımıza yakışmadığını düşünüyoruz, değil mi? Türk milleti sabırlıdır palavrasına da sığınmamak gerek. İnsanların kültürel ve fiziksel üstünlüklerle bir arada oldukları seçmeci tarih yelpazesinde hiç bir ulus sabırlı değildir. Sabır, eğer bizim toplumumuzda, Spartacus’ün bile yaşadığı koşulların üzerinde bir “metaneti” sağlıyorsa, bunun adına sabır değil, bal gibi kültürsüzlük denir.

Biraz konuyu değiştirmekte yarar var. Suikastlar tarihte hep ilgi çeken konular oldu. Haşaşiler konusu gündeme geldiğinde ise iyice parladı. Bu konuyla ilgili epey şey yazıldı, çizildi. Felsefesi yapıldı, Hasan Sabbah anıldı.

Hasan Sabbah’ın kurduğu sistem akıllara durgunluk veren bir sistemdi. Yıllarca kullanıldı ve halen de kullanılmakta. Akıl denilen şeyi mistik dünyaya fırlatan, ama asıl altında beynin uyuşturulması fikri yatan bu yöntemle, insanlar birer ölüm makinesi haline getirilebiliyordu. Hasan Sabbah bunu fark etti ve bu tür ölüm makinalarını dünyada ilk yaratan olarak da tarihe geçti. Suikast konusu her daim ilgi çektiği için de gündemden hiç düşmedi.