Acı çekmek devrimci olmaya yetmiyor

06/05/2015 Çarşamba
Acı çekmek devrimci olmaya yetmiyor

Bugün hiç öyle siyasete, felsefeye, edebiyata girmek istemeyeceğim bir gündeyim. Belki bir umutsuzluk ürpertisinin estiği yerde dolandım, belki sabah kendimle bile geçinemeyecek bir kavgacı kimlikle yorganı fırlattım, belki de sabahın kör karanlığında ağır bir öksürük, mide bulantısı ve kusma ile uyandım...

Hiçbirinin aslında önemi yok. Yazı yazmak isteyen adam, dünya edebiyatında sıklıkla görüldüğü gibi, tüm sıkıntılarını oturduğu sandalyenin arkasına eski ceketi gibi asar, dünyaya kulaklarını tıkar ve yazısını, romanını, artık her ne yazıyorsa, yazar. Dış etkenler o andan itibaren “yok hükmündedir”.

Gerçekten öyle mi acaba? Yani Balzac, ertesi gün ödemesi gereken 5 bin frankı düşünmeden masanın başına geçip yazabiliyor muydu? Veya Dostoyevski, kumarda bir gecede kaybettiği küçük bir serveti sırtını dayadığı sandalyeye asıp, “Karamazov Kardeşler”e devam edebiliyor muydu? O an değil belki, ama kısa süre sonra devam ettikleri açık, eserleri ortada.

İyi de bu nasıl oluyor? Bu nasıl bir iradedir; yazmayı, resim yapmayı, beste yapmayı vazgeçilmez kılan? Akla gelen ilk cevap, bir süre geçtikten sonra insanın tüm acılarını unutması veya unutmak için kendisini işine vermesi.

Kolaycı bir yaklaşım. Hatta buna şu da eklenebilir, ki daha ayaklar yere daha sağlam bassın: “Acılar insanı yaşama karşı daha mücadeleci yapıyor...”

Geçiniz...

Öyle olmadığı toplumsal mücadelelerden belli. Birey ile toplum elbette her koşulda aynı tepkiyi vermez, toplumlar birey gibi davranmaz, kabul; ama işin içine acı girince toplumların da birey gibi canlarının yandığı çok açık. Eğer acı her zaman mücadeleyi getirseydi, dünya tarihi “sürekli devrim” tarihi olurdu. Olmuyor. Tam tersi, insanlar acı çektikçe, toplum daha da siniyor, ürküyor ve mücadeleyi bırakıyor. Acı çektikçe, ezildikçe bireyselleşiyor ve kendini yabancı hissetmeye, yalnız hissetmeye başlıyor. Emperyalizmin yönetim duygusal yönetim biçimi de öz suyunu buradan alıyor. Bunda da en büyük silahı olan ekonomiyi kullanıyor. Batıyorsanız ve yoksulsanız eğer, sizi artık şiirler, romanlar ve devrim tabloları kurtarmıyor, zira onlar sizin için yoklar.

Yoklar, çünkü dünyayı değiştirme fikri önce bireyde başlıyor. Bu ciddi bir potansiyel elbette ve bu eğer kontrol edilemezse şiddete dönüşüyor. Kontrol ise ancak birliktelikle mümkün olabiliyor. Acı çeken toplumlar, acı çeken bireyler gibi “unutabilme” yeteneğine sahip değiller ne yazık ki. Yoksulluk, yabancılaşma, hukuksuzluk, adaletsiz paylaşım, işsizlik vb... gibi kanayan yaralar bir araya gelip de büyük bir kalabalık oluştuğunda toplumsal huzursuzluk başlıyor ve eğer bu kalabalık ne yapacağını bilmeyen başı kesik tavuk gibi itiraz etmenin ötesine geçemezse, yeni bir egemenler ordusu yönetimi eline geçiriyor. Hala Keynezyen ekolü ekonomiye bel bağlamış emperyal dünya, 1929 krizini atlattığı biçimde dünya krizlerini aynı yolla atlatacağını sanıyor. Böyle sanması için de bir yığın fırsat çıkıyor karşısına.

Hiç gereği yokken, bizde ve örneğin Moğolistan’da olduğu gibi (sıcak para ile gün geçiren tüm ekonomilerde de bu var aslında) yol ve bina inşaatlarında insan çalıştırmakla paranın el değiştirmesi sağlanıyor. İhtiyacını artık karşılamayacak hale gelinceye kadar toplum bunu hazmediyor, sonra ise başkaldırıyor. Ancak dikkat edin, başkaldırma, en baştaki sabah uykudan uyanan insanın başkaldırması gibi oluyor: Önce kendine kızıyor, kendisiyle kavga ediyor ve sonra da en yakınlarıyla. Kendisine sıkıntı yaratan merkeze daha yaklaşamadan, her şeyden vazgeçiyor. Toplumdaki başkaldırı da aynı yolu izliyor: Haksızlıklara, yolsuzluklara, adaletsizliklere başkaldırmayı örgütsüz biçimde başlatan kitleler, önce kendisini, ardından da en yakınındakileri vuruyor ve mücadele daha başlamadan bitiyor. Hedef unutuluyor ve işte toplumların en büyük ve tek “unutkanlığı” da bu oluyor.

Ama temeldeki asıl sorun, bireylerin örgütlü bir toplum olamamasında. Tek tek kolay av haline geldiklerini bildiği halde bireyler, bir başkasıyla aynı yolda gitmekte tereddüt ediyor veya en önde gidenler bir şekilde bu mücadeleyi sürdümekten vazgeçiriliyorlar. Savaş bu, her yol geçerli.

Daha da temel sorun, bu savaşı en derinden duyan kitleler nereden saldırıldığını dahi bilmezken, savaşın hep kendi lehlerine sonuçlandıran mutlu azınlık nereye saldıracağını çok iyi biliyor.