Mehmet Uçum, aynı liberal demokrasiciliğin mantıksal ve yalansız sonucudur. Sınıf açısını kaybedenlerin yolunu, belki biraz daha akçeyle kat etmiştir, o kadar.

Mehmet Uçum ve ibret…

Zihnim oldum olası karmaşık ve oyunbazdı zaten. Herkesinki kadar. Yani, belki bir gıdım fazla. Aşına aşına kalanı ne kadardı bilmem, yakın dönemde,  ciddi bir kısım nöronunu da minnacık pıhtıyla değiştiren beynimin, beni harcama pahasına, kendini eğlendirme eğilimi arttı. 

Örneğin, Erdoğan’ın hukukî başdanışmanı Mehmet Uçum var ya, hani şu “Türk Tipi Başkanlık Sistemi”nin anayasallaşması mimarlarından, savunucularından ve aykırıları hizada tutucularından en önde gelen isim. İşte onu her gördüğümde, her haber oluşunda, mesela, “filancaları not ettik!” tehdidinde, “Erdoğan hükümdarlığı en devrimci sistemdir” gibilerden savurduğunda, Doktor Who’nun polis kulübesi sarsılır gibi bir şey oluyor. Elime telefonu alıyorum, sanki yine bir eylemde ya da gösteride ya da propaganda çalışmasında “al bunları al, al” denilmiş de, “Ata, fırla!, bizimkileri alıyor polis!” diyeceğim, o da “tamam abi, merak etme”  diyecek. Her şey, her zamanki, yok, o zamanki gibi olacak…

Ağabeyi asıl arkadaşımız, renkli camlı gözlükleriyle geldiğinde felsefe koridoruna, biraz kuşku uyandırsa da, sonra anlaşılıyor “Kars tipi devrimci”liği, kaynaşılıyor. Sonra hukuk, sonra sıkı avukatlık. Sürekli işim düşüyor çok sayıda avukata o yıllar, “hayrına zır telefon”, öğrencisi, işçisi, e, haklı olarak beziyor bir noktada. Nasılsa aslan gibi, avukatlık stajına başlamış, ateşli kardeşi var.  Arıyorum, dinliyor mevzuyu, “abi” diyor, “bana gerek yok bunun için, bizim Ata halleder ona söyle.” Savma değil, tecrübelendirme. Haydi o zaman, “Ata, fırla!” her zaman, “tamam abi, haber veririm sana” Sonra, “şu şu durumlarda, Ata aranacak” diyoruz… Parti, örgüt fark etmez, kim devletle, patronla derde kalmışsa… Fırla!

Şimdi, Ata’yı kullanmıyor. İlk adı Mehmet duyuluyor sıkça. O zamanlar irtibat sabit telefonla tabii de, gene de vardır bir yerimde bir numara, avukatlarımdandı ne de olsa. 

Beynim, maskaralıkta.  Alacağım elime telefonu, “fırla!” demeyeceğim de, “n’aapıyon ya sen?” diyeceğim, sonra sohbet edeceğiz evde pijamayla otururkenki gibi, ikna olacak, “tamam abi” diyecek yine, hop! 

Epey nöron şey olunca işte… 

Ortak arkadaşlarımızdan biriyle, sanki bin beter yüzlerce örnek görmemişiz, ihanetlerin, vazgeçişlerin, ters dönüşlerin, paha biçilişlerin en allı pullularını yaşamamışız, artık hafifçe nasırlaşmamışız gibi, Ata’dan açıldığında bahis,  gelinen noktadan bize de pay düşer mi diye bir an durmadık değil.  –Fırla! –Tamam! Derken, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı… Şaşırmaz olmuştuk da, üzülmez olamamıştık, ne saçma!

Galiba Cemal Enginyurt’tu, Van’daki mazbata krizini eleştirenlere “tutumları devlet tarafından kaydedildi” diyen Mehmet Uçum’a saydırırken, “komünistti bu komünist!” demişti. Herhalde, internette araştırsa göreceği, “sivil toplum”cu, “demokrasi”ci çalışmalarından konduruyordu bu sıfatı. Eğitimini bizim pratiklerde tamamladığı dönemini bileceğini sanmam.

Bir önceki seçimlerde, Erdoğan aday olabilir mi, iki mi oluyor üç mü tartışması sürerken izlemiştim Ata’yı. “İfadelerini, kavram setlerini kullanışını görüyor musun” demiştim yanımdaki arkadaşa. Rahle-i tedrisimizden geçip de karşı safa kapak atanları hemen fark ettiren nitel tehlike. Faşizmin apaçık, fütursuz savunusuna, pudra şekeri serpmeyi becerip beceremediği değildi mesele, böyle bir ihtiyaç olduğunun farkındalığıydı. Dönekleri efendileri nezdinde değerli kılan temel şeydi bu. Ata’ya dönek denemez tabii,  o bir geçmiş mertebesi gerektirir, Ata sıradan saf değiştirmişti. Yükselişine, dediğim gibi, yolsuzluklar, çocuk hakları, faili meçhuller, kayıplar, demokratik açılımlar, âkil insanlık çalışmaları yolculuğuyla varmıştır. Sağ kulağa sol elle.

Fark ettiğinizi biliyorum, kâh Ata diyorum, kâh Mehmet. Çok isteyerek değil. Bir tür sendelemeyle, bir tür nesneye yaklaşıp uzaklaştıkça, kendiliğinden oluyor… 

Yine o arkadaşa, “şimdi sorsak” demiştim, “bize devrimci bir çizgi izlediğini söyleyecektir eminim”… Nitekim çok geçmedi, Erdoğan’ı en solcu lider, AKP’yi sol politikaların partisi ilan etti. Bunu yaparken, “sol” değerleri sıralamayı, öyle tutarlı, öyle en azından Huberman okumuşluğu belli becerdi ki, bu cümlelere Erdoğan ve AKP ne alaka giriverdi denilemedi. Efsun.

Rahle-i tedris efsuna varabilir evet… Biz bu hünerleri, “Yetmez Ama Evet” alçaklığında  görmemiş miydik? Bu gerekçeleri dinlememiş miydik? Ata’yla aynı “vesayete, ceberrut cumhuriyete karşı Erdoğan’la demokrasi” rüyası görülmemiş miydi? Şimdi, ağızlarını bile çalkalamadan, el cepte ıslık çalarak Erdoğan’a karşı “ennn genişş cephee”ye sızıveren arsızların, belleksizliğe ve “aman sırası değil”cilere güvenen yüzsüzlerin açık seçik duruşudur Mehmet Ata Uçum. Fazlası ve eksiği yoktur. Yetkisi ve dikliği vardır. 

Alayı bir rahle-i tedrisattan geçmiş, aynı oltaya solucan olmuş, birileri ters takla atıp yeniden “muteber”liğe sırnaşır, kendini yamar, “yazık ki düşman bile yok” dedirtirken, Ata dahil birkaçı da, “kralın şarabını içen, kralın baş ağrısını çeker”i kabullenmiştir. Hiç değilse bunu yaptı deyip nişan takacak değiliz de, bir şey hatırlatacağız, eski avukatımız Ata bahanesiyle.

Sınıf, sınıf!

12 Eylül’ü çıplak zordan, dipçikli zulümden ibaret görenler, topluma geçirilen ideolojik cenderenin parçası demokrasiciliğe saplananlar, sınıflarüstü kimliklerin cazibesine kapılanlar, bütün bunların bileşkesinde sınıfsal özü ıskalayıp, anlık gözle görülür karşıtlara karşı bir geniş cepheye gire gire Yetmez Ama Evet’çiliğe, tarih bilincini liberal tezlere kurban ede ede faşizmin yardakçılığına, “aman en önemli dönemeçteyiz” diye diye gericilikle, sağcılıkla el ele tutuşmaya düştüler dediğimizde köpürenler,  Ata’ya baksınlar. Öfke kaçınılmaz, ama, esasen ibretle baksınlar.

Mehmet Uçum, aynı liberal demokrasiciliğin mantıksal ve yalansız sonucudur. Sınıf açısını kaybedenlerin yolunu, belki biraz daha akçeyle kat etmiştir, o kadar.

O öfkelendiren sosyalizm inadının, o antipatik, kibirli “sınıfçılığın”, kitleselleşmeye “nazlanma”nın set çektiği şey de budur.

Arardım, “fırla Ata!” derdim. İkiletmezdi. Nöron tahribatı, sınıfı ve partisini silemediğinden, bugün yine arasam, “n’aapıyon ya sen? diyebilirim.  Artık “tamam abi,” demez. Ne ki, ibret de bir rahle-i tedristir…