Ahmet Altan ve onun sembolize ettiği kesimle emekli amirallerin sembolize ettiği kesimi, ayrı dünya görüşlerinden olsalar da, bir madalyonun iki yüzü olarak görmekte bir sakınca bulunmuyor.

Altan’lar, emekli amiraller, normalleşme sevdalıları

Ahmet Altan, “Kılıç Yarası Gibi” adlı romanında, roman karakterlerinden birine İttihatçıların Bulgar komitacılarla savaşa savaşa komitacılığı öğrendiğini ve eşkıyayla eşkıya usulleriyle dövüşenin sonunda eşkıyalaşacağını söyletir. 

Romancılığı ayrı bir tartışma konusu ama artık içeride olmadığına göre daha rahat söyleyebiliriz: Ahmet Altan “gazeteci” değildir, Taraf’ta yaptığı şey de “gazetecilik” değildir. Aynı şekilde Taraf da bir gazete değil, bir operasyon aygıtıdır. Ahmet Altan’ın gözünde “Kemalist vesayet” bir “eşkıya”dır ve Altan “bütün kötülüklerin anası” olduğunu düşündüğü bu “eşkıya”ya karşı eşkıyaca usullerle mücadele etmekte herhangi bir sakınca görmemiştir. 

Ahmet Altan Taraf’ta gazetecilik yapmamıştır, çünkü söz konusu olan bir gazetecinin kendisine ulaşan bilgi ve belgeleri kamu yararına olacak bir şekilde kullanması değildir. Altan’ın Genel Yayın Yönetmeni sıfatıyla kullandığı belgelerin neredeyse tamamı düzmecedir ve Gülen Cemaati tarafından imal edilip kendisine iletilmiştir. Ortada bir kamu yararı da yoktur, Cemaat’in çıkarları vardır. 

Üstelik bu iletme işi “dışarıdan” gerçekleştirilmiş değildir. Ortada bir “bavul” falan yoktur.  Taraf, arkasında bizzat Cemaat’in olduğu, Cemaat tarafından fonlanan, Cemaatçi köşe yazarları ve muhabirlerin istihdam edildiği, Cemaat’e ait bir yayın organıdır ve o bavul zaten Taraf’ın bavuludur, dışarıdan gelmemiştir.  

Altan’ın bunlardan haberdar olmaması ise imkânsızdır. Az önce söylemiş olduğum üzere, Altan Türkiye’deki bütün kötülüklerin anası olarak gördüğü “Kemalist vesayet”e karşı Fethullahçı tasfiye projesine bile isteye dâhil olmuş, bunun için ne gerekiyorsa yapmıştır. 

Yargının Cemaate teslim edildiği 12 Eylül referandumuyla ilgili olarak atılan “halk yönetime el koydu” manşetinden tutun da Ergenekon/Balyoz düzmece davası bağlamında atılan “Fatih Camii bombalanacaktı” manşetine, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması sonrası atılan “gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetinden tutun da, Cemaatin ÖSYM hırsızlığını aklamak için atılan “şifre palavra ÖSYM haklı” manşetine, Altan’ın yönettiği Taraf, Cemaat’in bir operasyon aygıtı olarak çalışmıştır. 

Yargının referandumla ele geçirilmesi, Cemaat’in entegre emniyet-yargı gücüyle yaptığı operasyonlar, üretilen sahte deliller, uyduruk iddianameler, yasadışı telefon dinlemeler, toplama kampına dönüştürülen Silivri ve üstelik tüm bunların Cemaat henüz AKP ile bozuşmamışken AKP-C koalisyonu yürürlükteyken yapılması…

Altan, AKP-C’nin devleti ele geçirmek için yaptığı operasyonlara ve o operasyonlarda kullanılan yöntemlere hiçbir zaman esastan itiraz etmemiş, yaptığı itirazlar Şık ve Şener’in gözaltına alınması örneğindeki gibi “böyle yaparsanız operasyonların ciddiyetine gölge düşürürsünüz”den öteye gitmemiştir. 

Velhasıl Altan, kendisini hukuksuzca içeri atan hukuk sisteminin ve bugün içinde yaşadığımız rejimin mimarlarından, üstelik küçümsenmeyecek mimarlarından biridir. Dün ne yaptıysa Cemaat’le birlikte ve Cemaat’in kadroları sayesinde yapan iktidar, bugün de Cemaat’ten öğrendiklerini hayata geçirmektedir ve Altan bu nedenle, hem dünden hem bugünden olmak üzere iki kere sorumludur. Ortaklar arasında “devletin sahipliği” üzerinden bir kavga çıktığında “yanlış ata oynamış” ve bu nedenle cezaevine girmiştir, yanlış ata oynamak ise kimseyi demokrasi kahramanı yapmaz. 

***

Cemaatin şövalyesi Ahmet Altan’ın tahliye edilmesiyle Montrö bildirisini hazırlayan ve zamanında Cemaat operasyonuna maruz kalmış amirallere yönelik soruşturma açılması ve bazılarına ev hapsi verilip elektronik kelepçe takılması arasında “doğrudan” bir ilişki olduğunu düşünmüyorum. 

Ancak bu ikisinin aynı “konjonktür”ün ürünü olduğunu görmek ve o bağlama yerleştirmek gerekiyor. İktidar partisinin yeniden ABD’ye ve Avrupa’ya yanaşmaya çalıştığı bir konjonktürde, Altan’ın salınması ve hem Montrö’yü savunan hem de “Mavi Vatan” paradigmasıyla hareket eden emekli askerlerin hedef alınması hiç de tesadüf görünmüyor.

Kendilerine yönelik uygulamaya ve Ahmet Altan’ın salınmasına verdikleri tepki ise özelde bu amirallerin, genelde ise “asker”in –kara mizah unsurları da içeren- trajedisini oluşturuyor. 

Ergenekon/Balyoz kumpas sürecinde en ufak bir direniş göstermeksizin Cemaat operasyonuna teslim olan bu toplam, iktidar partisi ile Cemaat’in kavgaya tutuşmasının bir sonucu olarak serbest bırakılmıştı bildiğiniz üzere. 

İktidar partisinin başındaki kişinin bizzat “ben bu davanın savcısıyım” demesine rağmen, salınanların birçoğu Cemaat’le hesaplaşma adına süreçteki asli sorumluluğunu tamamen göz ardı edecek bir şekilde iktidara destek verdiler, hatta 15 Temmuz’da bizzat sahaya indiler. 

İşin buraya kadar olan kısmı belki durdukları yerden yine anlaşılabilirdi ama bununla da yetinmediler ve içlerinden önemlice bir bölümü “iç politika başka dış politika başka” diyerek iktidarın bütünüyle kendi bekası adına izlediği ve iç politikayı domine etmek için kullandığı yeni-Osmanlıcı dış politikayı “ulusal çıkarları korumak” adı altında coşkulu bir şekilde desteklediler. Suriye’de, Libya’da, Doğu Akdeniz’de izlenen politikaların arkasında durarak bu operasyonlara meşruiyet tesis edilmesinde önemli bir rol oynadılar.  

Üstelik bunu yaparken iktidara aslında hiç olmadığı bir nitelik atfederek onu anti-emperyalist ilan ettiler, iktidarın emperyalizmle mücadele ettiğini ve milli çıkarları savunduğunu söylediler. Gazetelerde, televizyonlarda, internet sitelerinde, başta “Mavi Vatan” söylemi olmak üzere, iktidarın değirmenine su taşıdılar. 

Ve nihayetinde “tarihte her şey iki kere yaşanır” sözünü hatırlatarak söyleyecek olursak, ilkinde Silivri trajedisini yaşamışken, ikincide elektronik kelepçe komedisini yaşadılar. Anti-emperyalizm adına destekledikleri iktidarın emperyalizmle yeni bir pazarlık düzleminde buluşmak adına neler yapabileceğini bizzat yaşayarak gördüler. 

***

Ahmet Altan ve onun sembolize ettiği kesimle emekli amirallerin sembolize ettiği kesimi, birbirlerinden nefret etseler ve ayrı dünya görüşlerinden olsalar da, bir madalyonun iki yüzü olarak görmekte bir sakınca bulunmuyor. Farklı derecelerde olsa da, eninde sonunda İslamcılarla bir ittifak kurulabileceğine inanıyorlar ve dahası iş tutuyorlar. 

Altan bir zamanlar iktidardan “Kemalist vesayetle hesaplaşma ve demokratikleşme” beklemiş, iktidara omuz vermiş ve sonrasında o iktidar tarafından hapse atılmıştı. Askerler de aynı iktidardan –üstelik daha önce iktidar ortaklığındaki bir operasyona maruz kalmış olmalarına rağmen- “Fethullahçılarla hesaplaşma ve anti-emperyalizm” umdular ve şimdi elektronik kelepçe takılmış bir şekilde evlerinde oturup başlarına gelecekleri bekliyorlar.  

İktidar partisini bugüne kadar ayakta tutan iki şey oldu: Bunlardan birincisi her çağrılanın kendilerine vaat edilenler karşısında gözü kamaşıp kollarına koşa koşa gitmesi sonucunda sürekli yeni ittifaklar kurabilmesi ve ikincisi hem muhalefet partilerinin hem de bunların tabanlarının ciddi bir bölümünün iktidara “normal” bir partiymiş muamelesi yapması.

Bu ikincisinin son örneği de, “muhalif” bir sanatçının, rejimin en tepesindeki isimlerinden biriyle, koskoca ülke sanki içeriden çökertilmemiş, uçurumun kıyısına getirilmemiş, soyulmamış, fakirleştirilmemiş, düşman kamplara bölünmemiş, ayrıştırılmamış gibi saz çalıp türkü söyleyebilmesine “muhalifler”in bir kısmının verdiği tepkiydi.

Muhalefet belediyelerinde çalışan işçiler greve gittiğinde “ bu yaptığınız iktidarın işine yarar” diyebilen bu zevat, söz konusu olan rejimin en tepesindeki isimlerden biri değilmişçesine, “ne var canım saz çalıp türkü söylemekte, bundan kime ne zarar gelir, hem böylece kutuplaşma da azalır” tarzı argümanlarla yapılan işi savundular ve böylece “normal” olmayan bir iktidardan “normalleşme” beklentisinin aslında ne kadar yüksek olduğunu da bir kez daha göstermiş oldular. 

Ahmet Altan’lar, Ahmet Altan’dan “demokrasi kahramanı” çıkartanlar, eski “yetmez ama evet”çiler, yeni “yetmez ama evet”çiler, emekli amiraller, iktidardan anti-emperyalizm bekleyenler, saray eşrafıyla saz çalıp türkü söyleyenler, “ bunda ne var canım”cılar, normalleşme ve kucaklaşma sevdalıları… Yani geride kalan yirmi yıldan öyle ya da böyle sorumlu olanlar.

Bu yirmi yıldan hala ciddi bir ders alınmadı, bundan sonra alınır mı acaba?