Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Kasa hep kazanıyor, devlet hep izliyor: 25 yıldır değişmeyen vurgun düzeni

Biri camilerde, biri banka şubelerinde, biri olmayan çiftliklerde, biri de portföy şirketlerinde toplandı. Ama hepsinde de aynı zincir işledi. Yüksek getiri vaadi, büyüyen balon, uyuyan denetçi ve faturayı ödeyen yurttaş. İslami holdingler skandalından bugüne uzanan ponzi vurgunlarına mercek tutuyoruz.

Cağaloğlu'nda hisse senedi alım satımı için sıra bekleyenler.

Emre Alım

Yayın Tarihi: 03.10.2026 , 00:15

Borsadaki fon balonu patladı. Portföy şirketlerinin sunduğu olağanüstü getirilerin spekülasyona ve manipülasyona dayandığı ortaya çıktı.

Sonunda yüzlerce fon kapatıldı. Ama yüz binlerce kişinin parası içeride kaldı. Kiminin 5 bin lirası kiminin 500 milyonu.

Mekanizma kabaca şöyle işliyordu. Önce yeni yatırımcı almayan kapalı fonlar kuruldu. Bu fonlar, borsada az sayıda hissesi dolaşan şirketlerin paylarını topladı. Küçük ve kontrollü alımlarla fiyatı yavaş yavaş yükseltti. Sonra "bu hisse uçacak" söylentileri yayıldı. Kapılar herkese açılınca hücum başladı. Tezgahı kuranlar ise çoktan çıkmıştı.

Bu hisselerdeki büyümenin yapay olduğu herkesçe biliniyordu. Zaman zaman da dile getiriliyordu. Şirketleri denetlemekle görevli Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) bunca yıl "dur" demedi.

Kriz patlayınca SPK bir açıklama yaptı ve topu eski yönetime attı.

Bu savunmanın iki sorunu var. Birincisi, hareketlilik anlatılandan çok daha eskiye gidiyordu. İkincisi, şimdiki başkan Mahmut Sütçü o dönemde SPK'nın ikinci başkanıydı.

Eski başkan İbrahim Ömer Gönül ise fon soruşturmasında şüpheli sıfatıyla yer aldı. Gözetimin sıkı olduğunu savundu. Dalga geçercesine, bir hissedeki ani artışa "halkın teveccühü" dedi ve manipülasyon saymadı.

Fonlarda oluşmasına izin verilen balon ve devletin izleyici rolünden öteye geçememesi birçok açıdan tanıdık. 

Şimdi geriye gidelim.

25 yıl önce: İslami holdingler

1990'ların ortasından itibaren, çoğunlukla İç Anadolu merkezli çok ortaklı holdingler para toplamaya başladı. Kombassan, Yimpaş, Jetpa ve Endüstri Holding bunların en bilinenleriydi. "İslami holdingler" olarak anıldılar.

Hedef kitle Avrupa'daki Türk işçilerdi. Temsilciler Almanya'da, Hollanda'da, Avusturya'da, Belçika'da gezdi. Cami ve dernek sohbetlerinde sunumlar yaptı. Mesaj basitti. "Paranız faize gitmesin. Türkiye'de sanayiye, istihdama yatırılsın. Helal kazanç elde edin."

Karşılığında insanlara SPK onaylı hisse senedi verilmedi. Ortaklık belgesi, makbuz, hatta adi kağıt parçaları verildi. Yani hukuken sağlam bir karşılık yoktu. Toplanan paranın büyük bölümü kayıt dışı yollarla Türkiye'ye taşındı.

Kaç kişi, ne kadar para kaptırdı? Rakamlar kaynağa göre değişiyor. Yüz binlerce kişiden milyarlarca avro toplandığı söyleniyor. Tahminler 5 ila 10 milyar avro arasında. Paranın büyük kısmı buharlaştı.

1
Fadıl Akgündüz, namı diğer Jet Fadıl. İslami holdinglerden Jetpa'nın sahibiydi. Batıp çıkarak yıllarca tekrar tekrar halkı dolandırdı. “Yerli otomobil” üreteceğim, “Siirt’e fabrikalar kuracağım” dedi. Kimseye ödeme yapamayınca yurt dışında kaçtı.

Ponzi dediğimiz şey ne?

Bu işin adı Ponzi. İsmi 1920'lerde ABD'de büyük bir dolandırıcılığa girişen Charles Ponzi'den geliyor. 

Birine "paranı yatır, çok kazan" dersiniz. İlk yatırımcıya kâr payı ödersiniz. Ama bu kâr, gerçek bir işten gelmez. Sonraki yatırımcının parasından ödenir. Ödemeler düzenli gelince güven artar. Yeni insanlar akın eder. Ama bunun için zincire sürekli yeni para girmelidir.

Girişler yavaşlarsa ya da herkes parasını çekmeye kalkarsa zincir kopar. Kağıttan kule yıkılır. İslami holdinglerde böyle oldu. İlk yıllarda ödenen kar payları şirketlerin gerçek kazancından gelmiyordu. Sisteme yeni giren insanların parasından ödeniyordu.

Fon vurgununda da mantık benzer. Fiyat gerçek değerinden değil, yeni gelen paradan yükseliyordu. Yeni para kesildiği anda balon patladı. Teknik ayrıntılar farklı olabilir ama işin özü aynı. Fiyatı ayakta tutan şey, içeri girmeye devam eden insanlardı.

Dünden bugüne: Aradığınız SPK'ya ulaşılamıyor

SPK'nın o dönemdeki sicili de iç açıcı değil. Boşluklar, ihmaller sıralanınca tablo bugüne çok benziyor.

Geç kalındı. Para toplama furyası 1990'ların ortasında başladı. Ciddi müdahaleler çok sonra geldi. Milyarlarca mark Türkiye'ye girip sözde yatırımlara, hatta şahsi hesaplara akana kadar kurum harekete geçmedi.

"Yurt dışında yetkim yok" denildi. Para Türkiye'de değil, Avrupa'daki dernek ve camilerde toplanıyordu. SPK yetkisinin ulusal sınırlarla bittiğini söyledi. Bavulla taşınan nakdin de bankacılık sistemi dışında kaldığını gerekçe gösterdi.

Suç duyuruları sonuçsuz kaldı. SPK'nın yaptığı suç duyurularının bir kısmı takipsizlikle bitti. Kombassan davasında ise Rahşan Affı nedeniyle erteleme kararı verildi. Bazı itirazların da reddedildiği biliniyor.

Siyaset araya girdi. O dönemde bu şirketlere destek verenler iktidar katlarına bile çıktı. Meclis araştırması açılmasına direnildi, direnç kırılınca da araştırmanın sonuçsuz kalması için uğraşıldı. Meclis Araştırma Komisyonu raporu en sonunda 2006'da Meclis'e sunuldu.

Mağdura kapı kapandı. İnsanlar paralarını "ortaklık payı" diye yatırmıştı. Hukuken ortak sayıldıkları için, "kandırıldık" diyerek paralarını geri istemek zorlaştı. Mağdur dernekleri, Meclis'ten geçen bir yasanın bu davaların önünü iyice tıkadığını söyledi. Yıllarca süren davalarda mağdurların çoğu parasını geri alamadı.

'Para verirken bana mı sordun?'

Öyle ki, mağdurlar 2006 yılında Almanya'ya ziyaret eden dönemin Başbakanı Erdoğan'a bile gitti. Dertlerine çare isterlerken, Erdoğan tarafından azarlandılar.

Mağdurlara "Para verirken açtın da bana mı sordun" diye soran Erdoğan, şöyle konuştu:

“'1 milyon kişi para verdi' deniliyor. 1 milyon kişi bu parayı verirken, hangi evrak karşılığında verdi? Hukuki geçerliliği var mı? Burada duygu sömürüsüne girmeyelim. Yüzde 30-35, hatta yüzde 40 nema alanların hoşuna gidiyor muydu bu? Nema adı altında bunlar da alındı. Bunları da bilen birisiyim ben. Yüzde 40'ların alındığı zamanda dünyada hiçbir yerde faiz oranı yüzde 6-7'den fazla değildi."

Kim, kimin yanında?

Erdoğan'ın agresif yanıtını daha iyi anlamak için İslami holdinglerden Kombassan ile ilişkilerine mercek tutmakta fayda var.

Erdoğan, 1997 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanıydı. Levent’teki yaklaşık 4 trilyon lira değerindeki arsayı onda biri fiyatına, 305 milyar liraya Kombassan Holding'e sattı. Hemen ardından Belediye Meclisi kararıyla şirkete 11 bin 460 metrekarelik gökdelen dikme izni verildi.

Yine aynı yıl Petlas'ı 35,75 milyon dolara satın alan holding, devlete ödemesi gereken 19 milyon doları aşkın taksit borcunu ödemedi. Mahkeme ve Danıştay'ın satışı hukuken iptal etmesine rağmen Petlas kamuya geri alınmadı.

1
Tüm bu süreçte Kombassan Holding’in genel müdürlük koltuğunda Ahmet Şan oturuyordu.

90'lar: Kriz, yüksek getiri ve çaresizlik

Peki insanlar neden bu zincire girdi? Cevabın bir kısmı ekonomik koşullarda gizli.

1990'lar Türkiye için sarsıntılı bir dönemdi. Enflasyon yıllarca yüzde 60-70'in üzerinde seyretti. Bazı yıllarda yüzde 100'ü aştı. 1994'te ağır bir kriz yaşandı. 1999'da büyük bir deprem oldu. 2001'de ekonomi çöktü. Bankalar bile battı.

Maaşlar enflasyona yetişmiyordu. Mevduat faizi çoğu zaman paranın erimesini zor önlüyordu. Böyle bir ortamda biri çıkıp "paranı birkaç katına çıkarırım" dedi ve insanlar dinledi. Üstüne din, hemşehrilik ve cemaat bağları eklenince, şüphe de sustu.

Bugün aynı duygu var. Kronikleşmiş yüksek enflasyon, insanların birikimini sürekli eritiyor. İnsanlar paralarını korumak, hatta büyütmek istiyor. Birileri çıkıp "1000 lirayı 6700 lira yaparım" deyince, kolay yoldan büyük kazanç hayali devreye giriyor.

Ponziler tükenmiyor: Seçil Erzan, Çiftlik Bank... 

Kolay yoldan hızlı para kazanmanın bir maharet olarak pazarlandığı bu düzende ponziler de kolaylıkla alıcı bulabiliyor.

Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Seçil Erzan, Denizbank'ta bir şube müdürüydü. Futbolculardan bir ponzi havuzu kurdu, hepsinden milyonlar topladı.

1
Seçil Erzan'a parasını kaptıranlar arasında Fatih Terim, Arda Turan, Emre Belözoğlu ve Fernando Muslera gibi futbol dünyasından çok sayıda isim vardı.

Çiftlik Bank. Bir oyundan esinlenerek insanlara dijital olarak tavuk, inek, çiftlik satıldı. Yüzde 100 kâr vaat edildi. 

Oysa tarım, girdi maliyetlerini bile zor karşılayan bir alandır. Bu alanda astronomik kâr vaadi, ilk bakışta şüphe uyandırmalıydı.

2018, kur krizinin yaşandığı yıldı. Çiftlik Bank o yıl çöktü. Kurucusu Mehmet Aydın, 511 milyon lirayla yurt dışına kaçtı. İki yıldan fazla firari kaldı. Sonra Brezilya'dan Türkiye'ye gönderildi. İddianamede 4 bin 582 kişi mağdur olarak geçti.

Çiftlik Bank hiçbir teminat vermeden sisteme konulan parayı ikiye katlamayı vaat ediyordu.

Zincir kopunca...

Zincirler koptuğunda ortaya çıkan manzara da benzer. Kuranlar çoktan masadan kalkmış oluyor. Geride kalan insanlar boşalan kasaya bakıyor.

İslami holdinglerde mağdurların büyük kısmı parasını hiç geri alamadı. Fon vurgununda devlet devreye girdi ama henüz çözüm sağlanamadı. Ayrıca şimdiden zararın bir kısmı dolaylı olarak kamuya kaldı bile.

Her iki hikayede de devlet, denetim görevini yerine getirmedi. Birinde "yetkim yok" dedi. Ötekinde "eski yönetimin işi " dedi. İkisinde de zarar halkın cebinden çıktı.

İkisinin bir diğer ortak noktasıysa bahisten pek de bir farklarının olmayışı.

 Prof. Dr. Serdal Bahçe, soL'a verdiği demeçte finans piyasaları örneği üzerinden sistemi şöyle özetlemişti:

"Borsanın küçük yatırımcı için kumardan hiçbir farkı yok. Büyük ve kurumsal yatırımcılar zaten sahip oldukları bilgi ağları ve ekonomik güçleri sayesinde süreci yönlendirebilmekteler. Büyük satışlar yaparak fiyatı istedikleri gibi düşürebilme ya da büyük alımlar yaparak yükseltebilme şansına sahipler. Ayrıca onlar büyük satış veya alımlardan bunlar gerçekleşmeden haberdar olabilirler ve bunu kısa vadede büyük bir vurgun elde etmek için kullanabilirler. Küçük yatırımcı ise yarım yamalak bilgi ve dedikodu ile yola devam eden kurbandır. Filmlerdeki bul karayı al parayı oyunu oynayan ve sürekli kaybeden saf kişilerdir onlar; onları dolandıracak olanla işbirliği yapan birileri sürekli kulaklarına en sağdakini seç der, onlar da seçer ve kaybederler. Bu lanetli kader hiç değişmez."

Aradan 25 yıl geçti. Kağıt notların yerini internet sitesindeki rakamlar aldı. Camideki sunumların yerini reklamlar ve sosyal medya aldı. Ama oyunun kuralı aynı kaldı. Kısa yoldan zenginlik vaadi, bir süre sonra bir faturaya dönüşüyor. O faturayı da yine halk ödüyor.


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.