'Ülke boyutuna göre büyük bir emperyalist sınıfa sahibiz'

Andreas Sörensen: Isveç bugün dünyadaki en büyük silah ihracatçılarından biridir. Yüksek kaliteli, yani öldürme gücü yüksek silahları, istediği ülkeye satmaktadır. Başbakan Stefan Löfven birkaç sene önce Suudi Arabistan’a bir seyahat yaptı. Stefan Löfven İsveç'in Suudi Arabistan’a silah satışını kolaylaştırmak için oraya gitti. Hükümeti bir yandan kendisini feminist olarak adlandırırken, kadın karşıtı bir diktatörlüğe silah satarak kendi halkıyla dalga geçti.
soL - Dış Haberler
Pazartesi, 20 Mayıs 2019 09:28

Avrupa seçimlere hazırlanıyor. AB üyesi ülkelerde Avrupa Parlamentosu üyelikleri için seçim sandıkları kurulacak. soL olarak, AP seçimleri öncesinde, Avrupa siyasetini, farklı ülkelerdeki siyasal tabloyu anlama çabasında olacağız.

Değerlendirme ve haber yazılarının yanısıra farklı ülkelerden siyasetçilerle yapılmış söyleşilerin yer aldığı dizinin bugün yayımladığımız beşinci bölümünde İsveç Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Uluslararası İlişkiler Bürosu sorumlusu Andreas Sörensen'in seçimlerle ilgili sorularımıza verdiği yanıtlar yer alıyor.

Hazırlayanlar: Burçak Özoğlu, Ali Somel,  Nükhet A. Bordignon, Aynur Gümüş, Erdal Akmaz, Tevfik Taş

Okurlarımız İsveç’ten bir komünist partinin görüşlerini aldığımız bir söyleşiyle ilk kez karşılaşıyor. İsveç Komünist Partisi’nin geçtiğimiz cumartesi günü Stockholm’de yapılan seçim etkinliğinde parti genel sekreteri ve Uluslararası İlişkiler Bürosu sorumlusu Andreas Sörensen ile soL okurları için bir söyleşi yaptık. Sörensen AB’ye karşı tutumlarından, AB içindeki güncel çelişkilere, son aylarda iklim değişikliğine karşı yaptığı eylemlerle gündeme gelen ve eylemleri olduğu kadar kendisi de tartışılan Greta Thunberg’den, Türkiye’den İskandinavya’ya göçlere kadar pek çok başlıkta görüşlerini paylaştı.

Avrupa Birliği'nin (AB) tarihsel misyonu, işlevleri ve güncel duruşu hakkında neler düşünüyorsunuz?

AB’nin üç tarihsel misyonu olduğunu düşünüyoruz: Öncelikle, sosyalizmle mücadele. Sosyalist blok üzerinde baskı oluşturabilmek amacıyla,  Avrupa sermayesinin sosyalist ülkelere yönelik saldırısında eşgüdüm sağlamak için kuruldu. Bir diğer misyon ise, Avrupa sermayesinin Avrupa ülkelerindeki emekçi halklara yönelik saldırısında eşgüdüm sağlamak. Örneğin, bugün Fransa’da, Belçika'da, Yunanistan ve İsveç'te grev hakkına yönelik saldırılarda hep aynı eğilimlerin olduğu açıktır.

İsveç halkının Fransa’daki gösteriler hakkındaki düşünceleri nelerdir örneğin?

Birçok bireyin pek fazla etkilenmediğini düşünüyoruz fakat sol içinde, Fransa’daki eylemcileri birer rol model olarak görme eğilimi yaygın. İsveç'te bizim de “sarı yelekliler”e ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar fakat biz SKP olarak temkinli yaklaşıyoruz. Sarı yelekliler eyleminin birçok bileşeni var ve biz hepsini koşulsuz olarak desteklemeye hazır değiliz.

AB’nin son işlevinin de Avrupa sermayesini diğer emperyalist merkezlerle olan rekabette savunmak olduğunu düşünüyoruz. Rusya ve Çin’deki emperyalizmin restorasyon süreci sonunda bu manzarada kimi değişiklikler meydana geldi. Bu ülkeler de Avrupa sermayesinin birer rakibi haline geldi.

Örneğin bu Isveç sermayesine de önemli bir işlev yüklüyor; çünkü İsveç sermayesi ülke boyutuna oranla bir hayli büyük. On milyonluk nüfusumuzla çok güçlü bir kapitalizme ve emperyalist sınıfa sahibiz ve bunlar kendi kendilerine genişleyemiyor. Büyümek için, örneğin Alman sermayesi gibi, diğerlerine ihtiyaç duyuyor.

Dolayısıyla İsveç bakış açısından, AB’nin İsveç sermayesinin Dogu Avrupa ve Baltık ülkeleri gibi coğrafyalara doğru genişlemesine imkan verdiğini görebiliyoruz. İsveç sermayesi, İsveç bankaları, bu ülkelerin ekonomik yaşantısına hükmediyor, hatta kimileri Rusya ve Ukrayna’ya doğru genişleme imkanı buluyor. İsveç'in AB’ye katılımı, kendisine de bir pay çıkarmasına imkan tanımış oldu. Tabii Doğu Avrupa’ya doğru genişlemeden en çok fayda sağlayanların Alman ve Fransız sermayesi olduğu da su götürmez.

Kimilerine göre bölgede yoğunlaşan siyasi ve ekonomik krizler ile AB tarihinde bir dönüm noktasına yaklaşılıyor, AB’nin çekirdeği çatırdamaya başlıyor. Brexit krizi de sıklıkla bu yarılmayla birlikte anılıyor. AB gücünü mü kaybediyor? Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Biz Brexit’i, Brexit içindeki egemen sınıfların çatışmaları ile birlikte yorumluyoruz. Kimi tekelci gruplar ayrılmak isterken, kimi de AB’nin bir parçası olarak kalmayı tercih etti. Bazıları rekabet dolayısıyla kârlılıklarının düştüğünü düşünüyor, örneğin AB içindeki Alman şirketleri ya da tekel grupları üyelikten bir fayda sağlamıyor.

Bu tip üyelikten çıkış hareketlerinin riski, bir ülkenin AB içindeki rolüne dair illüzyonlar yaratması. Sözgelimi biz bir çıkışı olumlu olarak değerlendirirsek, bu onun mücadele etmeye değer olduğu, sözkonusu ülkenin AB dışında daha iyi bir durumda var olacagi anlamına gelir, ki bu doğru değil. İsveç kapitalistleri kendi ülkelerindeki isçi sınıfına saldırmak konusunda, AB içinde olsalar da olmasalar da, aynı baskıya maruz kalacaklar, ve bu da uluslararası kapitalizm dinamiklerini değiştirmeyecektir.

Bizim verdiğimiz mücadele, AB’den sosyalizm ile çıkış mücadelesidir. Çünkü bu, işçi sınıfında kapitalizm ve AB’ye dair illüzyonlar yaratmamanın tek yoludur. Hatırlamamız gereken şey ise, Brexit’in kendi başına AB’yi otomatik olarak zayıflatmayacağıdır. Çünkü Büyük Britanya AB içinde her zaman bir ABD ayağı olarak konumlanagelmiştir, Almanya ve Fransa'nın AB’yi bir güç merkezi haline getirmesine karşı durmuştur.

Brexit sonucunda AB’nin bir güç odağı olma sürecinin başladığını görüyoruz.

Brexit’in hemen ardından birçok AB ülkesinin askeri kuvvetlerinin PESCO (Permanent Structured Cooperation in Defence, Kalıcı Yapılı Savunma İşbirliği) içinde konsolide olmasına şahit olduk. AB içinde başka adımların da atıldığını görebiliyoruz.

AB içindeki Büyük Britanya AB’nin bir zayıf halkasıydı, ve çıkış otomatik olarak AB’nin bir ülke kadar güçsüzleştiği anlamına gelmiyor, aksine birlik kendisini başka başlıklarda kuvvetlendirebiliyor. Dolayısıyla birden fazla başlığı takip etmekte fayda var.

AB gücünü kaybediyor mu?

Sanmıyorum. Bize gore daha da kuvvetleniyor, uluslararası kapitalizm/emperyalizm dinamikleri içinde daha bağımsız bir role sahip oluyor, ve bu konuma biraz da Brexit sayesinde erişti. Dolayısıyla bu gelişmeleri AB’nin güçlenmesi ve dünya emperyalist sistemi içerisinde daha saldırgan bir tutum alması olarak yorumluyoruz.

Bu Avrupa Parlamentosu seçimlerine İsveç'ten bir komünist partinin ilk katılışı, bu kararı almasındaki etkenler nelerdi? Bir AB üyesi ülkenin AB karşıtı komünist partisi olarak AB’ye dair bir seçim sürecinin parçası oluyorsunuz. İsveç halkına bu konudaki motivasyonunuzu anlatma konusunda çeşitli sıkıntılar yaşıyor musunuz? 

İsveç AB’ye 90’li yılların ortalarında girdi, o günden beri İsveç'teki komünist partilerin politikası bu seçimleri boykot etmek yönündeydi. Bugün ilk defa İsveç'ten bir komünist parti Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılıyor.

Bunun kısmen parti olarak gücümüzle ilgisi var. Geçtiğimiz sene ulusal parlamento seçimlerinde yer aldık; fakat AB seçimlerine girmemeyi tercih ettik. Bugün iki seçime katılıyor ve boyutumuza göre iddialı olan bir kampanya yürütüyoruz: bir sene içinde iki seçim. Bu daha önce görece zayıflığımızdan ötürü yapma imkanı bulamadığımız bir şeydi. Bugün örgütümüzü çok daha ilerletmiş bulunuyoruz, örneğin kendi bağımsız eylemlerimizi düzenliyor, ileri doğru adımlar atıyoruz.

Öyleyse halkın sorularını yanıtlamanız yeterli oluyor?

Ve bunu kolayca yapabiliyoruz.

Küresel ısınma üzerine tartışmalar ve aktivizm kültürü konusunda neler düşünüyorsunuz?

Bize göre çevre konulu tartışmalar etrafında örgütlenen aktivizm kültürü, insanların katılımını gösteriyor, bu iyi niyetli yönelimi olumlu karşılıyoruz. Daha iyi bir dünya istiyorlar, herkesin birlikte yaşayabileceği bir dünya istiyorlar. Fakat bu kaygı, korku, ve eleştiri sisteme yönelik bir başkaldırıya dönüşmediği sürece maalesef faydasız. Tam da bu sebeple, sermaye bu protestoları kapitalizmin sınırları çerçevesinde tutmak istiyor.

Çevreci hareketin cok daha radikal olabileceğini düşünüyoruz. Sistemin dar görüşlülüğüne çok daha eleştirel yaklaşmak mümkün. Fakat anti-kapitalist bakış açısından yoksun oldukları için sonunda kapitalistlerin kullanabileceği araçlar haline geliyorlar.

Bunu İsveç  bağlamında irdeleme imkanı bulduk. Ülkemizde aktif olan ve yaklaşık %5 oy oranına sahip bir yeşil parti var. 80’lerdeki çevreci hareketin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu parti, aslında çok daha radikal olan ve bünyesinde birçok komünist ve sosyalisti de barındıran bu hareketliliğin kapitalizm çerçevesine sığdırılmasının bir yolu oldu. Bu anlamda sol parti ile aynı işlevi görüyor. Çevreci aktivistleri kendisine çekerek kapitalizmi muhafaza etmeye yarıyor, tıpkı sol partinin hoşnutsuz işçileri kendisine çekerek yaptığı gibi.

Birçok kişi 16 yaşındaki Greta Thunberg’in mücadelesini takip ediyor ve onun hakkında konuşuyor. İsveç Komünist Partisi olarak onun hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle sosyal medya üzerinden birçok insana ulaşması, Isveç ve Avrupa’daki çevreci politik tartışmaları nasıl etkiledi?

Aslında Greta Thunberg’in İsveç dışında, İsveç içinde olduğundan daha popüler olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Belçika'yı etkilediğini görüyoruz, genç öğrencilerin kitlesel gösterilerine tanık olduk. Fakat İsveç'te bu yaşanmadı. Meydanlarda bir araya gelen ve broşür dağıtan az sayıda insan vardı; fakat kitlesel bir hareket ortaya çıkmadı. 

Halkın genel olarak etkilendiğini düşünmüyoruz çünkü herkes çevrenin günden güne hasara uğradığının farkında, bunu zaten biliyorlar. Sorun şu ki, bunu kapitalizm ile ilişkilendirmiyorlar. Bu anlamda, Greta Thunberg çevreye verilen zararın kapitalizmle bağdaştırılmasına yardımcı olmadı.

Örneğin Belçika'da binlerce öğrenci sokaklara döküldü, orada daha büyük bir yankı uyandırdığını görüyoruz. Bunu Belçika açısından değil ama İsveç açısından okuyabiliyoruz. İsveçli insanları sokağa dökmek biraz daha zor; çünkü burada görece yüksek bir hayat standardına ve görece düşük bir politik bilince sahibiz. Sebep bu bileşim olabilir.

Avrupa Birliği ve özellikle Iskandinav ülkeleri Türkiye’deki pek çok eğitimli kişi için büyük bir cazibeye sahip olmaya devam ediyor. Bu ülkeler birer demokrasi ve özgürlük merkezi, aynı zamanda da akademik/profesyonel kariyer hedeflerine ulaşmak icin birer fırsat olarak görülüyor. Geçtiğimiz yıllarda artan yurtdışına çıkma isteği de bunu doğrular nitelikte. Bu konuda neler dusunuyorsunuz?

Bizim için İskandinavya'nın sözde sosyalizmi ve İskandinavya/İsveç modeli hakkındaki yanılsamaları gidermek çok önemli. Kimi gerçekleri açığa çıkararak bunu yapabileceğimizi düşünüyoruz. Aynı zamanda diğer ülkelerdeki mücadeleler bizim için de bir esin kaynağı oluyor.

Görülmesi gereken, İsveç'te geliştirilen modelin sermayenin ihtiyaçlarına da yanıt verdiğidir. Örneğin sahip olduğumuz birçok büyük toplu konut projesi, çok sayıda insanın bir arada yaşadığı yerlerdir. Bir yandan vatandaşlara barınma imkanı sağlamak üzere inşa edildiği iddia edilen bu mekanlar, öte yandan kapitalizmin çok sayıdaki insanı bir araya toplayarak sanayi ve işyerlerini merkezileştirebilmesine olanak tanımıştır. 

Eğitim kurumları da benzer şekilde. İsveç eğitim sistemi 1962 yılında büyük bir gelişim göstermiştir. Eğitim merkezileştirilmiş, bu da işçi sınıfının temel bir eğitim almasına imkan tanımıştır. Sebep elbette kapitalistlerin iyi niyeti değil, üretici güçlerin işgücünde belli bir eğitim derecesine gereksinim duymalarıdır. Böylelikle İsveç'teki bütün reformlar zamanın üretici güçlerinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.

İşçi sınıfı sosyal demokrasi şemsiyesi altında, özellikle 30’lu yıllarda, yüksek hareketliliğe kavuşmuştur. Geçmişte daha iyi çalışma ve barınma koşulları için taleplerin yükseltilmesine de fırsar  veren İsveç modeli, inşa edildiği o yıllardan bu yana başarılı şekilde parçalanmaktadır. Süreci daha iyi anlayabilmek için, üretici güçlerin eğitim ve barınma koşullarını iyileştirmeleriyle isçilerin daha iyi şartlara duyduğu ihtiyaç arasındaki diyalektik ilişkiyi ayırt edebilmeliyiz.

Bugün düzen aynı şekilde işlememekte, bu yüzden de sürekli saldırı altında kalmaktadır. Birincisi, İsveç'te radikal bir hareket kalmamıştır. Örgütlü bir emekçi sınıf olmadığı için, deyim yerindeyse kapitalistler özgürce at koşturmaktadır. Neredeyse hiçbir direnç görmeden emekçi sınıfa saldırabilmekte, ücretleri düşürebilmekte, çalışma koşullarını kötüleştirebilmekte, kiraları arttırabilmektedir.

Bugün İsveç devleti tarafından barışçı İskandinav ülkesi kisvesi altında sergilenen emperyalist saldırganlık hakkında ne düşünüyorsunuz ? İsveç devletinin çatışmalı coğrafyalara yönelik yarı örtülü silah satışına ve savaş gelirlerine karşı nasıl bir mücadele veriyorsunuz? 

Bugünkü etkinliğimizde konuşma yapan yoldaşımın da belirttiği gibi, Isveç bugün dünyadaki en büyük silah ihracatçılarından biridir. “Yüksek kaliteli”, yani öldürme gücü yüksek silahları, istediği ülkeye satmaktadır. Örneğin Başbakan Stefan Löfven birkaç sene önce Suudi Arabistan’a yaptığı bir seyahat sırasında, ülkedeki özellikle kadınlara dönük özgürlük kısıtlamaları sebebiyle eleştirilere maruz kalmıştır. Oysa Stefan Löfven İsveç'in Suudi Arabistan’a silah satışını kolaylaştırmak için oradaydı. Hükümeti bir yandan kendisini feminist olarak adlandırırken, kadın karşıtı bir diktatörlüğe silah satarak kendi halkıyla dalga geçmektedir.

Bir yandan Suudi Arabistan’a silah satarken bir yandan da gözleri Yemen’in üzerindedir ve aynı zamanda ülkeler arasında bir sözde barış sağlamaya çalışmaktadırlar.

Örneğin 200 yıllık bir tarafsızlık geleneğine sahip olduğu iddia edilen İsveç neden Afganistan’ın işgalinin bir parçası olmuştur? Soğuk savaş sırasında NATO ile işbirliği içinde, komünizm tehdidinin ortaya çıkması halinde aktive edilmek üzere yeraltında hazır bekleyen eski Nazilerden oluşan anti-komünist çetelerin kurulmasına öncülük etmiştir.

Tarafsız mıyız? Sovyetler Birliği’ne karşı Birleşik Krallık ile işbirliği içine girip, İsveç karasularındaki Sovyet denizaltılarına dair bütün bilgileri İngiliz istihbarat örgütü Mİ6’e veren biz değil miyiz?

Tarafsız değiliz. Bu, sürdürmeye çalıştıkları bir aldatmacadır. Aynı yanılsamayı AB seçimlerine dair de sürdürmek istiyorlar. AB seçimlerindeki sloganlarının aynısını, çalışanların haklarını savunmayı 1 Mayıs'ta şiar edinenler, 2 Mayıs'ta grev hakkını sınırlandırmak için bir teklif veriyor. Bir de bütün bunları çalışanları korumak için yaptıklarını söyleyerek insanlarla alay ediyorlar.