Avrupa'nın geleceği bu oylamaya kaldıysa...

Avrupa Parlamentosu seçimlerine bir hafta kaldı. Bir yandan Almanya-Fransa merkezli bir Avrupa ordusu kurma gündemi, diğer yandan AB içi tartışmalara yol açmış mülteci krizi ve İngiltere’nin bir türlü netleşemeyen ayrılma süreci seçimlere giden Avrupa’nın resmini veriyor. “İstikrar adası çökerken” Birlik’i yeniden yapılandırma çabaları bu resme eklenebilir. Birlik hakkında farklı yorumlar yapılmakla birlikte, bu yorumlarda ortak olan bir tema var: Avrupa'nın geleceği ne olacak? Sermaye açısından bu soruyu şöyle yorumlamak yanlış olmaz: Gerçekten bir Avrupa Birliği var mı? Ya da bundan sonra da olacak mı?
soL - Dış Haberler
Cuma, 17 Mayıs 2019 09:07

Avrupa seçimlere hazırlanıyor. AB üyesi ülkelerde Avrupa Parlamentosu üyelikleri için seçim sandıkları kurulacak. soL olarak, AP seçimleri öncesinde, Avrupa siyasetini, farklı ülkelerdeki siyasal tabloyu anlama çabasında olacağız. İlkini bugün yayımladığımız bir dizi içinde değerlendirme ve haber yazılarının yanısıra farklı ülkelerden siyasetçilerle yapılmış söyleşiler yer alacak.

Hazırlayanlar: Burçak Özoğlu, Ali Somel,  Nükhet A. Bordignon, Aynur Gümüş, Erdal Akmaz, Tevfik Taş

 

  • Seçimler için her ne kadar tüm Avrupa'dan seçmenlerin önüne sandık kurulacak olsa da, oy tercihleri genellikle ülke içi siyasetlerin bir yansıması oluyor. Birlik içinde sömürü olanakları açısından dezavantajlı konumdaki devletlerin rekabete dahil olma eğilimleri de AP içindeki grupların hareketlerini belirliyor.. 
  • Avrupa'da merkez sağın bazen bir şantaj aracı bazen de bir sopa olarak kullanıp gizlice beslediği faşizan örgütler, bugün egemenler için de bir bela haline gelmiş durumda.
  • Seçimler bir kez daha Avrupa’nın emperyalist sermayesi için “Birlik”in yalan olduğunu gösteriyor. Fransa ve Almanya arasında zaman zaman oluşan rabıta bile iki dev arasındaki rekabetin gölgesinde kalıyor.
  • Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde komünistlerin sağında kalan Avrupa solu ise şaşkınlığı ile sahne alıyor. Sorunları tanımlarken "gerçekçi", çözümler önerirken şaşkın...

 

Avrupa Parlamentosu seçimlerine bir hafta kaldı. Bir yandan Almanya-Fransa merkezli bir Avrupa ordusu kurma gündemi, diğer yandan AB içi tartışmalara yol açmış mülteci krizi ve İngiltere’nin bir türlü netleşemeyen ayrılma süreci ve “istikrar adası çökerken” Birlik’i yeniden yapılandırma çabaları AP seçimlerinin sonuçlarını etkileyecek başlıklar olarak görünüyor. Beş yüz milyonu aşkın insanın yaşadığı kıtada, 741 temsilciyi seçmek için sandıklara gidilmesinin beklendiği Avrupa Parlamentosu seçimleri, yaşanan krizden kaynaklı nisbi bir siyasileşme ilgisi kazanmış gibi görünüyor.

Öte yandan oy oranları genellikle ülke içi siyasetlerin ve parlamento seçimlerinin bir yansıması oluyor. Bu süre içinde İspanya’da, İtalya’da ve Fransa’da el değiştiren iktidarlar AP seçimlerinde de oy dağılımı haritasını değiştirecek gibi görünüyor. 2014 yılında yapılan bir önceki seçimlerde Yunanistan’daki ekonomik kriz etrafında dönen tartışmalar belirleyici unsurlardan biri olmuş, ardından Syriza 2015 parlamento seçimlerinde birinci parti olarak çıkmıştı. Arada geçen sürede Avrupa’da siyasilerin en çok konuştuğu başlıklardan birisi ise 2015-16 yıllarında zirve yapan göçmen dalgası oldu. Emperyalist müdahaleler eliyle yerinden edilen büyük çoğunluğu Ortadoğu kökenli göçmenlerin Avrupa’ya ucuz iş gücü olarak kazandırılması projesinin en büyük destekçisi CDU-SPD koalisyonunun Almanya’sı, buna itiraz eden milliyetçi hükümetlerin başta olduğu İtalya ve Macaristan gibi ülkeler ile bu süreçte çok defa karşı karşıya geldi. Bu gerilim ülke içi siyasetleri, ittifakları da yönetme zorluğuna itti, zaman zaman kopma noktasına getirdi.

BİRLİK DİYORUZ AMA AYRILIK ÇOK

Anket sonuçlarına göre Hristiyan Demokratların oluşturduğu merkez sağ EPP (Avrupalı Halklar Partisi) grubun ve sosyal demokratların, önceki döneme göre oy oranları gerilese de yine en fazla sayıda sandalyeyi alması bekleniyor. EPP’nin lider adayı Alman Manfred Weber ise bir sonraki Avrupa Komisyonu başkanlığı için en güçlü aday. Kıtadaki Hristiyan etkisinden gurur duyduğunu belirten ve millyetçiliğe karşı Avrupalı değerlerin savunulmasını ön plana çıkartan Weber’in, Birlik’in konsolidasyonu yönünde ağırlığını koyması hedefleniyor. Ancak “yaşlı erkekler partisi” CSU üyesi taşralı Weber, bu haliyle bu beklentiyi karşılamaktan, hatta Birlik halkaları için ortalama bir temsiliyeti bir sağlamaktan bile uzak görünüyor.

Ayrıca Weber'in Avrupa Komisyonu başkanlığının doğal müttefiki olan Macron'un Yürüyen Cumhuriyet partisi Weberhakkında hiç de olumlu yargılara sahip değil. Fransa burjuvazisinin bu komisyonun başına yine bir Fransız'ın (Michel Barnier) geçmesi için kulis yaptığı bilgisi anaakım Alman basınında homurtular eşliğinde aktarıldı.

Almanya ve Fransa arasında imzalanan 24 Ocak 2019 Aachen Anlaşması, iki ülkeyi birbirine bağlamaktan ziyade Avrupa'nın diğer devletlerine karşı özel bir mevzilenmeyi temsil ediyordu. Avrupa'nın geri kalanına meydan okumak olarak anlaşılan anlaşmanın, çok geçmeden bizzat imzacı devletler için de, hemen hiçbir dostane bağlayıcılığı olmayan, zorunlu işbirliği olduğu gerçeği ortaya döküldü.

Avrupa Ordusu projesinden çark etme sinyalleri veren Paris, Almanya'nın Rusya ile geliştirdiği Mavi Akım 2 projesine taş koyma çabasıyla dikkat çekti. Atası 68 yıl önce Fransa ile Almanya arasında imzalanan kömür ve çelik anlaşması ile şekillenen gümrük ve pazar birliği olarak AB, bugün pazarına aldığı orta ve küçük ölçekteki ülkeleri sömürerek varlığını korumaya çalışıyor.

SAĞ – SOL YOK AŞIRI SAĞ’A KARŞI BİRLİK VAR: O ZAMAN AŞIRI SAĞ NİYE VAR?

Bir seçim önce sermaye sınıfının taleplerini yerine getirmede, Birlik’in ekonomik açıdan görece zayıf ülkelerine ve Birlik dışındaki coğrafyalara yönelik baskıları uygulamada işlevsel olan, neoliberal politikaların destekçisi faşizan partiler bugün ana akım siyasetçilerin sırtına bir yük olarak binmeye başladı. “Aşırı sağın yükselişi” AP seçimlerinin en önemli meselesi haline geldi. Öyle ki seçim liberal çevreler tarafından popülist ve aşırılıkçı siyasetlere karşı bir “kader oylaması” olarak lanse ediliyor. Bu anlamda bazı anlaşmazlıklara rağmen “Macron’dan Çipras’a” uzanacak bir birliğin korkulan sağın yükselişini durdurabileceği iddia ediliyor.

Sağın bileşiminde de son gelişmelerle birlikte ciddi değişiklikler olacak gibi görünüyor. EPP’den tartışmalı bir şekilde ayrılan, daha doğrusu üyelik hakları askıya alınan Macaristan Başbakanı Orban, bu süreçte İtalyan Lega lideri Salvini ile yakınlaştı. Salvini, AB modelinde dezavantajlı konuma sürüklenen İtalyan sermayesinin sömürüden daha fazla pay talebinin sesi olarak değer taşıyor. Macron-Salvini gerilimi, 500 milyonluk Avrupa pazarından daha fazla pay alma kavgasını temsil ediyor. Bir de emperyalist devletler arasındaki uluslararası rekabette güç ve denge unsuru olarak etkili bir araç.

Macroncu liberal sağın cephesi ile, Salvinici şovenist sağın mevzisi arasında seçime zorlanan Avrupa halkları, kötü ile daha kötü arasında bir ''seçim''e zorlanıyor. Avrupa Birliği'nin beka sorunu Avrupa Parlamentosu seçiminin de temel meselesi olarak şekillendi.

Berlin-Paris merkezli geleneksel emperyalist AB önderliği, birliğin daha zayıf bileşenlerinin kaleyi içeriden topa tutan salvoları karşısında ''yeniden yapılanma'' söylemi altında manevra yapmaya çalışıyor.

AVRUPA SOLU: TUHAF VE MUĞLAK

Avrupa Sol Partisi ise büyük sermayenin Avrupa’ya hükmettiğini, maaşların ve emekli aylıklarının kesintiye uğradığı, özelleştirmelerin hak kayıpları yarattığını ifade ettiği seçim bildirgesinde, tüm bu tespitlerin ardından ortaya gerçekçi bir çözüm koymamayı başarıyor. “AB’nin karar verme süreçlerine vatandaşların katılımını destekleyerek finans sermayesinin elinden gücünü almak gerektiği” gibi soyut bir önermeye yer veren Avrupa Sol Partisi, bir sermaye örgütü olarak AB içinde bunun nasıl başarılacağını yanıtlayamayan, bu haliyle kendi kendisiyle çelişen bir seçim vaadi ortaya koyuyor. Rusya ile “soğuk savaş tipi” bir yüzleşmenin ise Avrupa’nın hayrına olmayacağını vurguluyor. Ve elbette sosyalizmin s’sine yer vermiyor.

Protesto yerine ya da ülkelerarası dengelere oynamak amacıyla kendi ülkesinden adaylığını koymayan, bir anlamda adaylıkları sembolik kalan örnekler de var. Eski Syriza Bakanı Varoufakis Almanya’dan aday. Bir önceki dönem İtalya’da Matteo Renzi hükümetinde görev yapan Sandro Gozi ise bu kez Fransa’dan Macron’un partisinden aday oldu.

İNGİLTERE: AYRILINCA SEÇTİKLERİ NE OLACAK?

İki seçim arası en çok konuşulan başlıklardan biri de İngiltere’nin Birlik’ten ayrıl(ama)ması süreci oldu. Ayrılmanın yaratacağı ekonomik zorluklar kararın uygulamaya geçirilmesini sürekli erteledi, belirsizlik ve iktidardaki May’in basiretsiz siyaseti ise geniş halk kesimlerinde tepki doğurdu. 2016’da UKIP (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) ile Britanya’nın Birlik’ten ayrılmasının mimarlarından olan Nigel Farage, geçtiğimiz ay partisinden ayrılıp Brexit Partisi adında yeni bir parti kurdu. Farage, ayrılmak istediği Parlamento’ya bir kez daha vekil olarak dönmek üzere anketleri önde götürüyor. Bu durum genel olarak oy kullanma oranlarının çok düşük olduğu İngiltere’de halkın seçimlere beklenenin üzerinde bir katılım göstereceği yorumlarına yol açıyor. Brexit için belirlenen “boşanma” tarihinin ertelenmesi ile birlikte İngiltere’de de seçmenlerin Avrupa Parlamentosu’na vekil gönderme hakkı bulunsa da vekillerinin durumunun ne kadar geçerli olacağı belli değil, İngiltere ile AB arasında yapılacak anlaşmaya göre netleşecek.

SEÇİME KATILIM UZUN SÜREDİR YERLERDE SÜRÜNÜYOR

Seçime katılma, oy hakkını kullanma, örnek bir Avrupa demokrasisi sergileme konusunda aylardır yapılan çağrılara rağmen, halk parlamento seçimlerine rağbet göstermiyor. Seçime katılma oranı 1979’daki ilk seçimlerden bu yana sürekli düşme eğiliminde. Bir önceki seçime Birlik üyesi ülkelerin vatandaşlarının yarısından azı katılmıştı. 18-25 yaş arası gençlerin ise yalnızca %28’inin katıldığı belirtiliyor.

Umut ve enerji üretmeyen, medya pohpohlamalarıyla ittirilmeye çalışan seçim kampanyaları kitlelerde ciddi bir bezginlik duygusu yaratmış durumda. Nasıl olsa bir şey değişmeyecek duygusu asıl ''seçmen dilimi''ni temsil ediyor.

Halkın düzenden memnuniyetsizliği dolaylı olarak bu oranlardan anlaşılsa bile, bu memnuniyetsizlik heterojen ve oldukça örgütsüz. Avrupa halklarının son yıllarda daha fazla kemer sıkmaya, daha yüksek oranda işsizliğe, sosyal haklarının ellerinden birer birer alınmasına, başkent meydanlarında yapılan eylemlere güvenlik güçlerinin saldırmasına tepkisinin henüz etkili bir siyaset ile buluşabildiğini söylemekten uzağız.

ÜRKÜTÜCÜ YANARDAĞ AĞZI VE KOMÜNİZM HAYALETİ

1848 devrimlerini inceleyen tarihçi Eric Hobsbawm bu dönemi betimlerken ''Avrupa, yanardağın üzerinde duruyordu'' der. Komünist Manifesto'yu insanlıkla ilk kez tanıştıran Marx ve Engels’in sözü geçen dönemde kullandıkları bir tasvir ise''Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor, komünizm hayaleti'' cümlesinde ifade ediliyordu.

Eski Kıta, bugün yine bir yanardağın üzerinde duruyor. Her an patlamaya hazır öfkeli bir yanardağın üzerinde. Komünizm hayaleti öfkeli yanardağa tesir edip, sosyalist devrimlerini yapamadığı durumda sonuç, 1945 öncesinin tekrarı olmaya aday.

Kapitalizmin yapısal sorunları çözüme kavuşturulamayacak kadar sisteme içkin. Bu bağlamda, ''emeğin Avrupa Birliği'' olmaz, olamaz. “Emeğin Avrupası” ise ancak emekçi iktidarları ile mümkün.

Bu tabloda Avrupa Komünist İnisiyatifi üyesi partiler çeşitli ülkelerde ayrı ya da ortak listeler aracılığıyla seçime katılıyor ve “Başka bir Avrupa mümkün” diyor. Elbette koşulları ile birlikte. Önümüzdeki günlerde komünist adayların cephesinden seçim değerlendirmelerini paylaşacağız.