Neoliberal şiddet: Kıyıcı demokrasi

03/06/2011 Cuma
Neoliberal şiddet: Kıyıcı demokrasi

Doğru okunmuş bir 1917 olmasaydı, Türkiye’de yoksullaşmanın bu boyutlarına rağmen, ortada açık bir sol iktidar tehlikesinin bulunmaması, tarihçilerin yanıtlamakta güçlük çekeceği bir anomali olurdu. Lenin ve leninizm, biraz da bu anomaliye verilmiş yanıttır. Biz şaşırmıyoruz.

Ne oluyor?

Türkiye’de 12 Eylül 1980’den bu yana yaşanan bir fırtına var. 31 yıl önce dizginlerinden boşanan neoliberal şiddet -isteyen bunu "neoliberal iktisat politikaları" diye de okuyabilir-, emperyalist demokrasinin bir reçetesiydi ve doğrusu sonuçta yüzde 92’lik halk çoğunluğunu arkasına alarak, pek demokratik bir biçimde, yoksulluğu tabana yaydı. Bu sonucu, o politikaların sahipleri de öngörebilmişti, istenmeyen bir şey değildi yani, onun için bir panzehir geliştirdiler. İslamcı-Türkçü bir ideolojiyi, "demokratikleşmiş", bir başka ifadeyle, tabana yayılmış bir yoksulluktan sermayeyi tehdit edebilecek bir siyasal rejimin doğmasını engellemek için, topluma pompaladılar. Yoksullaşan geniş halk kesimlerini bir süre islamcılıkla ve Türkçülükle "şallak mallak" ettiler. Elbette, islamcılığın neyse de, önemli bir Kürt nüfusun yaşadığı Türkiye gibi bir ülkede, Türkçülüğün eninde sonunda ters tepeceğini, Türkiye halkının önemli bir kesiminin, yani Kürt halkının, bu inkarcı ve işkenceci politikalara isyan edeceğini biliyorlardı. Hiç korkmadılar. O tepkiyi bile isteye sineye çektiler: Panzehirlerinin dinci gücünden emindiler ve sermayenin egemenliğiydi önemli olan, şu veya bu dil değil.

Öyle mi?

Öyle. Yani, 2000’lerde 12 Eylül’ün meşru çocukları olarak haklarını isteyen "mütedeyyin sermayedarların" çıkışlarını kabullenmekte önce güçlük çeken, ama bugün artık durumu kanıksamış görünen Türkiye burjuvazisi, bir bütün olarak, iş o aşamaya gelirse, bu ülkenin bir yerlerinden kırılmasını falan trajik bir şey olarak görmüyordu. Akrep gibiydi... Kötülüğünden değil, doğasındandır: Sermaye, bu memleketi satmaya ve parçalamaya mahkumdur. Doğasının gerektirdiğini yapıyor. Hep birlikte bir gerekliliği yerine getiriyor, Ekim Devrimi’nin ürünü son büyük siyasal birimi -Türkiye Cumhuriyeti- ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Türkçülüğün iflas ettiği yerde islamcılığı kullanarak... Yumuşak iniş hesapları yaparak...

Bunu normal karşılamak lazım.

Yukarıda, "neoliberal şiddetin yoksulluğu tabana yaydığını" söyledik. Böyle bir yaygınlık neden sosyalist bir alternatif doğuramıyor, bazen buna yanıt bulmakta güçlük çekiyoruz. Sadece bizim ülkemizde değil, birçok yerde, misal, şu anda resmen iflas etmiş durumdaki komşumuzda da, Yunanistan Komünist Partisi dışında, alternatif bir öneri sahibi yok. Malum, oranın CHP’si arabayı duvara çarpan kurumdur. Al Papandreu’yu vur Ecevit-Kılıçdaroğlu antikomünizmine...

Peki, nedir normal ve anormal olan? Leninizm çağında, böyle bir çerçevede, herhalde normal olan anormal, anormal karşılanan da normal olandır.

Örneğin, neoliberal şiddetin yaydığı yoksulluğun, yoksullardan yana sol bir alternatif çıkaramaması normaldir. Anormallik, tabana yayılan yoksullaşmaya karşı kendiliğinden sol bir alternatifin çıkması olurdu. Bu sonuç için sermayenin büyük yatırımlar yaptığını biliyoruz. Emperyalizm çağında ve leninizmin ışığında, normal olan, bu büyük saldırıyı bir karşı entelektüel saldırıyla, bir kitleselleşmiş aydın çıkışıyla, sadece bir partinin göğüslemesidir. Elbette tek başına değil. Bir enerji merkezi kurabilir ve sosyalist iktidar bu enerjinin sonuçlarından sadece biri olur.

Haklarını verelim, gerçekten "çok çalıştı" sermayedarlar: Yoksulların tek bir sesle ve iktidarı zorlayacak şekilde ortaklık, bir birlik, bir imece oluşturmasını, böyle bir alternatif yoğunluk kazanmasını engellemek için çok çalıştılar. Ezilenler, yoksul halk katmanları, çalışan sınıflar vs kendi içinde binbir öbeğe ayrıldı. Demokrasi ve sol adına bu parçalanma kutsandı. Demokratik sol, eski sol, emperyalist demokrasi -artık ne ise- kendi kendini vuran bir çaresizliğe dönüştü. Dilsel, dinsel, cinsel, etnik, kültürel, ahlaki kompartımanlar topluma yedirildi. Demokrasi buydu. Eski sol, tüm versiyonlarıyla, bundan birinci derecede suçludur.

Demokrasi gerçekten de ezilenlerin çağdaş boyunduruğudur. Mesut Odman’ın geçen haftaki yazısındaki o mükemmel finali yinelersek, büyük bataklık bir anomali değildir "Tam tersine, demokrasi budur." Bu parçalanma sayesinde, yaygın yoksulluktan sol bir seçenek çıkması engellenebiliyor. Eski solun yardımıyla...

Nitekim bugün ezenlerin bu rehaveti, zerk ettikleri zehirin sonuçlarını er ya da geç alacaklarını bilmelerinden kaynaklanıyor. Yoksulluk yaygınlaştıkça, yoksulları birbirlerinden uzak tutacak ideolojik uyuşturucular da, üstelik eski solun yardımıyla topluma enjekte ediliyor. Devrim doğurabilecek her parçalanma, yaygın yoksullaşmaya rağmen, böylece, bir felaket yaratan parçalanmayı kemikleştiriyor.

Kazanan, sermayedir.

Ama, dedik ya, bunlar hiç önemli değildir. "Aklını demokrasiyle yememiş" her solcunun söyleyebileceği şeylerdir. Önemli olan, bu parçalanmışlığı göğüsleyebilecek tek kurumun işçi sınıfı partisi ve o partinin ittifak politikaları olduğunu bilenlerin, eski solun entelektüel enerjisiyle paralize edilmesidir. Bu saldırının mutlaka sol üzerinden, eski sol üzerinden gerçekleştirileceğini görmektir. İmam döküntüleri değil, Murat Belgeler, Ufuk Uras-Ertuğrul Kürkçü çizgileri, Kılıçdaroğlu tuzağıdır tehlikeli olan.

Eğer böyleyse, bir ek sonucumuz var: 12 Haziran seçimleri, daha gelmeden, Türkiye soluna büyük bir tasfiye "bahşetti". Hangi gerekçeyle olursa olsun, parlamento üyeliği için bu rezalette rol alanlardan bazıları, Türkiye devrimci hareketinin önemli kollarını oluşturan partilerini de tasfiye ettiler. Genç TKP tamamen ve ÖDP de kısmen bu batağın dışında kalabildi. Diğerlerinin tümü, eski sol, bilerek veya bilmeyerek, kendi kendilerini tasfiye ettiler.

Bu tasfiye sürecinin 13 Haziran’da hızlanarak devam edeceğini şimdilik eklemekle yetinelim. Fakat bu süreç, tasfiyecilerin tasfiyesi sonucunu da doğurabilir. 13 Haziran’dan itibaren Türkiye solunda müthiş bir hesaplaşma başlayacaktır.

Biz bütün bu gelişmeler içinde önemli bir ışık gördüğümüzü ekleyerek bitirelim: Boyun eğmeyenlerin inadı bulaşıcıdır...