Kriz, sağ ve sol paradoks

18/06/2010 Cuma
Kriz, sağ ve sol paradoks

Hafta başında falan yinelenmiş, sözde "açıklanmış" oldu. Övündüler ve "sirkatin söyler" bir rolü nasıl iştahla üstlendiklerine bir kez daha tanık olduk. Ülkeyi haraç mezat satmışlar ve daha da satmaya kararlılar. Özelleştirmeden söz ediyoruz.

Son çeyrek yüzyılda, aslında 24 yılda, Türkiye 39.6 milyar dolarlık özelleştirme yapmış. Bunun 30.3 milyarlık bölümünü, AkParti, tabii AsParti'nin de desteğiyle, 7.5 yıllık iktidarında gerçekleştirmiş. Yüzde 80'e yakın bir oran. Yıkıcılar başarılı gerçekten. İyi.

İyi de, biz uzun bir süredir başka bir şey söylüyorduk. Soruyorduk: Bunu bilmeden mi yapıyorlar? Arkada ne var?

Özel şirketleri de dahil edersek, toplam çok daha büyüyor. Ama sadece kamuda kalsak bile, memleketin her verimli köşesinin böyle apar topar yabancı sermayeye peşkeş çekilmesinin, "neo-calvinistler" veya "yeni mütedeyyin sermaye" açısından başka bir anlamı olduğunu, geçtiğimiz yıllarda bu köşede tartışmıştık: Gerçekten cahil, belki kurnaz, ama her şeyi mutlaka satmaya kararlı tüccar imamlar diktatörlüğü, alttan alta bir "anti-kriz politikası" izlemektedir: Ülkeye ne kadar yabancı sermaye çekip bağlarlarsa, Türkiye'nin ipinin piyasalardaki büyük oyuncularca o kadar zor çekileceğine inanıyorlar. İnandırılmışlar. Yazmıştık.

Bunun bir zeka geriliği olarak damgalanması mümkündür, abes de kaçmaz, ama sadece bize özgü olmadığı eklenmelidir. Sonuçta neoliberal çılgınlığın en önemli ilkelerinden birisiyle karşı karşıyayız.

Gerçi tüccar imamlarımız, umacı hatunları ve badem bıyıklı zevksizlikleriyle sonuçta yerli birer düzeysizlik simgesidir, ama neredeyse her şeyi dışarıdan öğrendikleri de kesindir. Yeni ortaçağın "demir yasası" diyelim. Gericilerimiz, büyük ölçüde dışarıdan belirlenmekte, gericilikteki katkıları ihmal edilebilir düzeyde kalmaktadır. Entelektüel katkıdan söz ediyoruz.

Böylece ortaya bir tuhaf paradoks çıkıyor: Uşak ruhlu gericiliğimiz, dünya gericiliğine katkı olabilecek hiçbir fikir kapasitesine veya tarihine sahip değildir. Ama baktığımızda, maşallah, yedi düvele ders yağdıracak bir müktesebata sahipmiş gibi propagandayı da ihmal etmediğini görüyoruz. Oysa dirençli ilericiliğimiz, ki bu kavramın sol kemalizm ve sol kürdizmi de içerdiğini kabul edebiliriz, böyle bir katkı açısından pek bir çekingendir.

Aslında şöyledir: Solun geriye doğru sınırında bulunanlar, yani sağla temas noktaları güçlü sol kemalizm ve sol kürdizm, bu sağ böbürlenmeyi yer yer nasıl tevarüs ettiklerini kanıtlayacak kadar "uçuş ustası"dırlar. Örneğin, sol kemalizmin, Ekim Devrimi'ni hiçleyen, "emperyalizme karşı ilk büyük ve örnek savaş olarak kurtuluş savaşımız" güzellemeleriyle, Kürt uyanışını insanlık tarihinin en müthiş sol işi olarak gösterenlerin telaşı böyle yorumlanabilir. Elbette ikisi de temelde bir doğruluk payı taşımaktadır. Ama bu, arkalarında Türkiye solu, Türkiye devrimci hareketi olduğu için böyledir ve doğrudur. Solsuz kemalizm de kürdizm de birer sermaye silahı ve bedavacılığıdır. Sol bu iki kanala hayat taşımaktadır. İşte söylemek istediğimiz şey buna bağlı, ama sonuçta başka: Dünya çapında bir katkıdan söz edilecekse eğer bu topraklardan kaynaklanan, o katkılar, Nâzım başta olmak üzere, Dr. Kıvılcımlılardan, Behice Boranlardan, Mahir Çayanlar ve Deniz Gezmişlerden gelmiştir. Onların ve devrim bayrağını o insanlardan devralan gençlerin tevazusu ise gerçekten ibretliktir. Sadece göz yaşartıcı yüce gönüllülükleri nedeniyle değil, tamam, o var, ama asıl yaptıklarının önemini çok kolay göz ardı etmeleri nedeniyle de bu böyledir.

Sermaye sınıfımız ve temsilcileri, şu en son tüccar imamlar güruhu, bir bütün olarak gericiliğimiz, emperyalizmin içimizdeki ucuz ajanlarıdır. Yaygaraları yalan üzerine kuruludur. Ama solcularımız bir katkıdır. Her zaman neredeyse 1000 derecede kaynayan bir ilerici siyaset kazanı olarak Türkiye, nasıl etkisiz kalabilirdi? Acı olan, solumuzun kendi katkılarını hiçleyen, gereksiz bir tevazu, hatta suskunluk içinde kalmasıdır. Bu eğilimin Türkiye'deki sol mücadeleye büyük bir haksızlık ve Türkiye gericiliğine verilmiş dev bir taviz olduğunu söylemek zorundayız. Nitekim bunu, hafta içinde, kendi alanında etkili, Fransız İhtilali ile gelen aydınlanma düşüncesini jakoben gelenek üzerinden sosyalizme taşımayı hedefleyen, din karşıtı sert tutumuyla tanınan, etkisiz de sayılamayacak bir Alman yayıncısıyla tartışırken bir kez daha yaşadık. Kısa bir süre önce Türkiye üzerine de bir kitap çıkaran ve çok doğru şeyler yazan bu yayıncı, Junge Welt gazetesinde geçenlerde Kemal Okuyan'la yapılan mülakatı ve daha sonra da yine aynı gazetede çıkan Tekel işçilerinin çıkışına yönelik gerçekten güzel ve geniş analizi överken, bir küçük şaşkınlık geçiriyordu. Türkiye'nin hiç öyle bildiği ve sandığı Türkiye olmadığını anlamanın şaşkınlığıydı bu. Ona, Metin Çulhaoğlu'nun o müthiş formülasyonunu da hatırlattık: "Aydınlanma bizi taşımaz, biz onu taşırız." Tartışmanın sonuçlarını başka yerlerde başka biçimlerde anlatırız. Ama, şimdilik şunu söylemiş olalım: Türkiye ilericiliği, Türkiye devrimcileri sandıklarından çok daha üst düzeyde bir entelektüel katkı içindeler. Abartmadan görmek gerekir.

Türk gericiliğinin tam tersi bir yol bu.

Onlar dışarının uşağı ve içeride etkili. Biz dışarıya kafa tutuyoruz, hatta onlara akıl öğretecek durumdayız, ama içeride etkisiziz.

Bir paradoks dedik. Bu paradoksu tersinden kurmak belki zordur kuşkusuz siyasal iktidar mücadelesinin bir fonksiyonu olacaktır. İktidarla kurulacaktır.

Başa dönebiliriz: Türkiye'nin satılık ve satıcı imamları, bu krizle mücadele programını neoliberal celeplerden öğrendiler. 30 milyarlık bir bağlantının şu anda dünyadaki hasıladan, dünya GSYİH'sından, 75 kat daha fazla bir işlem hacmine sahip finans işlemleriyle karşılaştırıldığında hiçbir öneminin olmadığını acaba söylemek gerekir mi? Tarihin görmediği bir şişkinlik bu. Kağıtların, paraların hiç karşılığı yok. Sonuçları çok ağır olacak bunun.

Eğer böyleyse, Avrupa'nın sahibi Almanya'nın, sadece banka sisteminin emrine trilyonlar bağladığı bir sistemde, Türkiye'deki krizde üç-beş milyarlık bir kaybın dünyanın efendilerince umursanacağını ancak bir cahil imam düşünebilir. Öyle düşünmesini, emperyalist başkentlerden, o başkentlerdeki celepler ve papazlardan öğrenmiştir.

Buradaki kayıpları, dünya sisteminin, Türkiye'yi "filetolarına ayırarak" yeniden bir kaynak haline getireceğini, yani kâra dönüştüreceğini ve zararını bu yolla mutlaka telafi edeceğini eklemeye hacet var mıdır?

Özelleştirmeden nerelere geldik... İyi de, nereye gelecektik ki?