Kırılacak Burun da Kalmıyor, Dikkat!

01/01/2010 Cuma
Kırılacak Burun da Kalmıyor, Dikkat!

Yıl bitti. Yol, yeni başlıyor. 2010’dayız.

AkParti’ye iktidar hazırlayanların veya o iktidarı bir biçimde kabullenenlerin kaderi, AsParti, Fransız İhtilali’nin trajik figürlerinden Marie Antoinette’in, dış dünyadan habersiz üst sınıfa mensup bir Avusturyalı hoş ve boş kadının kaderini andırıyor. İsteyen, “Hayır, günümüze dönelim, Alara Uzan’ın durumu daha iyi örnektir” de diyebilir. Yönetenler tüm itidalini yitirmiş bulunuyor. Şaşkınlar. Birbirlerini Uzan ailesi üyelerine benzetiyorlar. Burunlarını kırarak... Tüm değerlerini yitirmiş, çevresiz, umarsız, eski “laik” zenginler... Adım atmak zorunda kalan ve attıkları her adımla kendi ayaklarının altındaki toprağın da kaydığını gören yeni tüccar “dinci” zenginler... İyi.

İyi ve tabii, AkParti’nin, sistemin eski sahiplerini yerle bir ettiğini söylemek için bu tüccar imamlarda hikmet bulan “sol” uşaklardan olmak gerekmiyor. AkParti böyle yapmak zorunda. Koalisyon ortağını, AsParti yönetimini, MHP’sinden DTP’sine, ondan CHP’sine kadar, bütün aksamıyla birlikte yere serdiler. Kendilerini de... Çünkü, AkParti ile koalisyonu hazırlayan veya kabullenen AsParti üst düzey kadroları gerek halkın gerekse AsParti tabanının gözünde yerle bir olmuş durumda. Bindikleri dalı kesmek zorunda kalıyorlar. Mecburlar.

Tamam, artık iç savaş sath-ı mailindeyiz, nihai iç savaş diyelim, bu nedenle inanılmaz bir cepheleşmenin içinden de geçiyoruz. Bu yenilgiden sonra, bir daha AsParti yönetiminin kendisini aklayabileceğini düşünemeyiz. Yüksek yoğunluklu bir iç savaş, tam böyle bir aşamada kendisini ilan etmiş gibidir.

Ama sadece AsParti mi? Medyanın önde gideni de benzer bir kaderi yaşamıyor mu?

Bu kadar “istiskalden” sonra ne AsParti ne de eski zenginlerin sözcüsü “demokrat” medya kendisini toplayabilir. Artık yönetenler katında herkesin herkese karşı savaşacağı, elindekini karşısındakinin kafasına veya burnuna indireceği (“ittifak”) bir kaotik döneme giriyoruz.
Siyaset böyle. Çünkü ekonomi böyle. Bunlar, birlikte, büyük çöküşün altyapısını oluşturuyorlar.

Aslında, işlerin sarpa sarmasına neden olacak şey, krizin yayılma hızı. 2010, Türkiye’nin temellerini oluşturan Avrupa Almanyası’nın da tüm kıtayı sürükleyerek krizin pençesinde kavrulacağı bir yıla karşılık geliyor. Macaristan, Romanya, İrlanda, Yunanistan.... Art arda resmen iflas eden AB ülkelerini hangi ülke taşıyacak? Almanya taşıyabilir mi? ABD’nin kendisini taşıyacak hali yok. Karşılıksız dolarlarını okutabilmek için sürekli askeri şiddet kullanmaya mahkum. Zulmü artmazsa parasını koruyamaz. Artarsa, ezilenler açısından acı ve yine de iyi olur. Yaşar Kemal “zulmün artsın” sözcüğünü geçtiğimiz yıllarda açıklamaya çalışmıştı. Egemen acımasızlara söylenir... Çünkü bu zulüm, sonunda kullananı yıkarmış. Öyle derler... Neyse...

Dünya krizini Türkiye ve benzeri ülkeler finanse edecek yani. Samir Amin’in deyimiyle, “Güney”. İyi de, nasıl? Bu soruların yanıtı şimdilik yok.
Avrupa’daki neoliberal fırtınanın ardından devleti tekrar ekonomiye çağıran ve böylece krizin önüne set çektiğine inanan iyimserler var. Bunlar, bu iyimserliklerine devam etsin. Ama alabildikleri bir sonuç yok. Kötümserler ise haklı kesimdir ve bunların arasında sadece solculuğa ömür yatıranlar bulunmuyor. Gelişmeleri okuyabilenler, ki içlerinde neoliberal demokrasinin her boydan hizmetkarları da var, “kafa üstü gittiğimizi” biliyor. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir gelişme değil. Ondan çok daha kötüsü şu: Türkiye, Avrupa’daki krizin üzerine yıkılacağını bilmeyen kadroların, bir koalisyonun (dinci zenginlerle asker partisinin üst düzey yöneticilerinin) elinde can çekişiyor. AsParti-AkParti koalisyonu, krizin derinleşen etkisiyle yüksek yoğunluklu nihai iç savaşın beklenenden çok önce sahneye çıkmasına yol açabilir. Ama ne imam-tüccar takımı, AkParti, ne de Amerikancılıkta sınır tanımayan AsParti üst yönetimi, artık gelişmelerin farkında. Birbirlerinin burunlarını iştahla kırıyor ve sözde yeni ittifaklar kurmaya çalışıyorlar. Kırmadan kuramıyorlar. İttifaklarını ayakta tutacak halleri de kalmayacak bu gidişle. Kırılmış burunlar mezarlığına döndük... Ortalığı daha şimdiden kan götürüyor...

İşte tam böyle bir anda hiç hesapta olmayan gelişmelerle karşılaşabiliriz. Hazır olmak gerekiyor. Gafil avlanmamak için hep bir pozisyon sonrasını okumak ve kurgulamak zorundayız.

Ne demek mi istiyoruz?

Şunu: Bu parti kapatmalar, Kürt halkının kitlesel tepkilerindeki yayılma hızı, medyada ve askeriyede olanların birbirini andırması, hiç tesadüf değildir. Herkes kazandığını sanan mağluptur aslında. En güçlü olduğunu düşünen ise en zayıf anında... Örneğin AsParti içinden son gelişmelere bir tepki çıkmaması “eşyanın tabiatına” aykırı olur. Burnu böylesine sürtülen, böylesine aşağılanan bir kurumun yönetimi, prestijini hiçbir ülkede koruyamaz. Hele Türkiye gibi bir ülkede, bu hiç olmaz. O kurumun açıkça ve hızla tasfiye edilmesi sağlanamazsa, yeni komplikasyonların eli kulağındadır. Aydın Doğan-Ertuğrul Özkök operasyonu da öyle. Bu gerileme, o grubu kurtaramayacak. Tıpkı randevu almadan başbakanla görüşerek “karakter çeken” birkaç generalin “tepkisinin” iz bırakmadan belleklerden silinemeyeceği gibi. Ama en önemlisi, Türkiye, çok geniş bir çevrede, dünya sisteminin en kırılgan bir ülkesi olarak yerle bir olmuşken, bu gelişmelerin izinin kalmaması mümkün değil. Ekleyebiliriz: O zaman Tekel işçilerinin küçük umut serpintisi de etkisiz kalamaz.

Biz, istiyoruz. “Otların büyürken çıkardığı sesi duyacak kadar”, kimine göre hastalıklı kimine göre aşırı duyarlı, kulaklarımız var gelişmeleri yönetenlerden daha hızla algılayabiliyoruz. Ama buna rağmen göremiyor, duyamıyor olabiliriz. Dipten bir dalga gelmemesi, toplumsal mücadelenin binlerce yıllık müktesebatına sığmaz. Dipten bir dalga geliyor olmalı. Biz ilk işaretlerini “duyumsuyoruz”. Nedense sola yapıştırılan, Frankfurt Okulu’nun akil ismi Max Horkheimer’i hatırlayabiliriz: Kuramda kötümserlik, pratikte iyimserlik, her şeye rağmen, iyidir... Peki...

Bu dalgadan kaçamayız. Ama bu dalganın üzerinde politika yaparak, yani kaygan toprakta siyasetten çok daha zor bir işe soyunarak, insanın özgürleşmesini şimdiden kurgulayabiliriz. Sol cumhuriyet çağrısını daha çok paylaşmamız gerek.

Sorun şu: Sol diye ortalıkta dolananların önemli bir kesimi (“eski sol”), medya döküntülerinden, imam tüccarlardan, AsParti yöneticilerinden hiç farklı değil. O nedenle bunları etkisizleştirerek, ama tabii bölerek, devrimci siyasetin ise birbirine mecbur insanlardan oluştuğunu unutmayarak, bu ülkeyi artık sadece sol bir cumhuriyet halinde yaşatabileceğimizi birbirimize anlatarak yani, acil bir kurtuluş programı üzerinde anlaşabiliriz. Bu, yepyeni bir güç odağı oluşturmak demektir. Burada motor güç 98’lilerden çıkacaktır.

Ülke resmen üzerimize yıkılıyor. Sol, kurtuluş ve yeniden kuruluş görevinden kaçamayacak. Yıkımın iyi yanı yok değil: Tıpkı AsParti-AkParti sürtüşmesi gibi, bu hengamede, bahaneyle eski sol, kaçak sol, bu demokrat uşak sürüsü de tasfiye oluyor. Yeni sol, yeni bir devrimci perde açmaya hazırlanıyor. Bu entelektüel gücü var. Devrimci hareketin son yükselişinde o gücü yoktu. Pratik gücü vardı. Şimdi durum tamamen tersine dönmüştür.

Sonuçta, iktidardaki bir avuç ortak, orada kalmak için bölecek, biz ise birleştireceğiz. Bu ısrarın yankısız kalması mümkün değildir.

2010’a böyle giriyoruz.