“Garip Bir İhtilalci”?

12/12/2008 Cuma
“Garip Bir İhtilalci”?

İlginç şeyler oluyor. Birdenbire, hiç beklemediğimiz bir anda, fırtınalar kopabiliyor. Yunanistan sadece bir örnek. Yayılması halinde, ki kriz biraz da bu işe yarayacaktır, AB'nin çok ağır sarsıntılar geçireceğini söylemek için "kâhin" olmaya gerek yok.

Merkezde değil, kenarlarda patlak veriyor isyan.

Zayıf halkalar.

Hâlâ.

"Lenin'in kulakları çınlasın" diyesi geliyor insanın.

Biliyoruz ki, bu zayıf halkalar, yani görece yoksul ülkeler son krizin kaynağı değildir. Bu kriz emperyalist merkezlerde doğdu. Gerçi emperyal merkezlerdeki halklar uyumaya devam ediyor, ancak kenardaki ülkeler ve toplumlar kaynamaya başlamış durumda.

Zayıf halka işte. Peki.

Tamam da, zayıf halkalarda patlak veren toplumsal olaylarla entelektüel isyan veya müdahale arasında bir paralellik var mı? Olamaz mı?

Neden olmasın?

Emperyalist-kapitalist dünya sistemine etkili bir biçimde kafa tutabilenler, zayıf halkanın aydınlarından çıkıyor. Türkçeden bakınca görmek çok kolay: Azgelişmişlerin aydını, gelişmişlerin aydınını veya -daha doğrusu- teknokratını gölgede bırakacak parlaklıklar içeriyor.

Fakat, geçmişten bu yana aydınlanma ve sosyalizm tarihine taşınmış bir alışkanlık da hükmünü sürdürüyor. Daha az gelişebilmiş, görece yoksul kalmış ülkelerin aydınları, hâlâ, bilginin "zengin mutfaklarında" biriktiğini düşünebiliyor. Marksizm ve marksistler açısından bile böyle... Buna hiç hakları olmadığı elbette söylenemez.

Hakları var.

Var ama, çoktandır bu tabloyu tersine çevirme hakları da var ve bu ikinci hakkı, artık sahneye daha etkili bir biçimde sürme zamanıdır.

Türkiyeli devrimcilerin, solcuların, yani aydınların "dışarıdan öğreneceklerimiz var, ama ondan daha önemlisi, bizim dışarıya öğreteceklerimiz var" diye düşünüp daha yüksek sesle yineleme hakları var örneğin: "Mebzul miktarda" üstelik.

İddia edelim: Dışarıdan öğreneceklerimizin dışarıya öğreteceklerimizden daha önemli olduğunu düşünenlerin, artık aydın veya solcu olmakla pek bir ilişkileri yoktur. Teknokrat uşaklar, dışarının, emperyalist merkezlerin, her anlamda kenardakilerden veya azgelişmişlerden daha yetkin olduğunu düşünür ve progadanda eder. Biraz da bu nedenle teknokrat ve uşaktırlar.

Oysa aydın, Türkiye gibi ülkelerin solcusu, emperyalist merkezlerdeki ideolojik uğrakların, solculuk bile taslasalar, kendisinden çok daha düşük kalitede, hatta yer yer "zır cahil" olduğunu düşünmek zorundadır eğer bir iş çıkarmak ve emekçilerin siyasal iktidarında yaşamak istiyorsa... Burada kaideyi bozamayan istisnalardan değil, genel eğilimlerden söz ediyoruz.

Böyle bakınca bazı sonuçlar çıkarılabilir. Örneğin, devrime yürüyen görece daha yoksul ülkelerdeki solcuların epey bir "havaya girmesi" ve hatta bazen "küçük dağları biz yarattık" tuzağına düşmesi elbette mümkündür. Ama görülmelidir ki, Marx'ın ve marksizmin doğduğu coğrafya bile, sol aydın düşüncesi için bugün bir olanak veya zenginlik kaynağı değildir. Buradaki marksistlerin de marksizmi ne kadar anlayabildiği, bir sorudur. Kuşkuludur.

Öyle olmasa, galiba önümüzdeki dönem Yordam Kitap yayınları arasında Türkçe okuyan insanların önüne çıkabilecek dünyaca ünlü marksist filozof ve emekli profesör Hans Heinz Holz, neden bu kadar çaba harcasın? 81 yaşında, kendi partisi (DKP) içinde bile marksizmi savunma savaşları versin?

Prof. Dr. Holz, dünyanın önde gelen Hegel ve diyalektik uzmanlarındandır ve birçok dilde, birçok yerde derdini anlatmaya, reel sosyalizmin bir sağlıksızlık değil marksizmin bir sonucu olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

Birkaç yıldır, bir dizi yoldaşıyla birlikte pek küçük bir tartışma dergisi bile yayımlıyor: "Theorie &amp Praxis". İnternet ortamında www.tundp.info adresinden ulaşılabilen bu küçük dergide yer yer marksizm adına gerçekten yaratıcı vurgular, savunmalar olduğunu, Prof. Dr. Holz dışında özellikle Doğan Göçmen imzasının dikkatleri üzerinde topladığını söyleyebiliriz.

Gelmek istediğimiz yere yaklaştık.

Türkçedeki sosyalizm mücadelemizin, elbette dışarıdan öğrenecekleri var.

Ama ondan çok daha önemlisi, bizim dışarıya öğreteceklerimiz var.

Neden mi?

Bazı çalışmalarına Türkçede de rastladığımız ve DKP içinde son dönemde gerçekten hoş bir devrimci marksizm savaşı verdiğini gözlediğimiz, yaratıcı vurgularıyla ciddi Alman devrimcilerini en azından düşünmeye sevk eden Doğan Göçmen'den hareketle söyleyebiliriz: Göçmen, yazılarında "siyasal iktidarın alınması" gibi Avrupalı solcunun resmen kanını donduran saptamalarıyla, boş bırakılmış bir alana dikkat çekmektedir. Kurguladığı çerçevenin, marksizmin doğduğu dilde ve bugün bile şaşkınlık uyandırdığını görebiliyoruz. Belki bu ataklığını, gerçekten rahat kullandığı Almancanın yanı sıra, İngilizceden çok Türkçeye vâkıf olmasına bağlayabiliriz. Avrupa solu siyasal iktidarın devrimci fethinden kopalı, hatta onu gömüp belleğinden kazıyalı çok oluyor. Çok zaman geçti. En az yarım asır...

Lenin ve Stalin düşmanlıkları, bu kopma ve unutmanın semptomatik bir uzantısıdır.

Peki, Doğan Göçmen, Prof. Dr. Holz ve diğer devrimci yoldaşlarıyla birlikte nasıl oluyor da bu kadar keskin entelektüel virajları alabiliyor? Sosyalist bir iktidarın kaçınılmazlığından söz eden, reel sosyalizmi, bir kazanım olarak yüksek tutmaya mecbur ve mahkumdur. Başka bir yere bağlamak için, Doğan Göçmen'in, yukarıda sözünü ettiğimiz dergisinde değinmek zorunda olduğu bir noktayı öne çıkaralım. Göçmen, sonuçta, Stalin ve Lenin'den vazgeçmenin, Marx ve marksizmden vazgeçmek anlamına geldiğini söylemek istiyor. Dikkat edin, bu uyarıyı Almanya'da ve Alman komünistlerine yapıyor. Biraz hızlı bir çeviriyle ve aşağı yukarı şöyle:

"Burjuva ideologların, Stalin'i demonte ve demonize etmeyi aramasını anlamak gayet kolay, çünkü o, sınıf mücadelelerini ahlakileştirmek yerine, gözünü bile kırpmaksızın kendini somut mücadele koşullarının içine bırakmıştır. Tam da bu nedenle, tarihsel bir kişilik olarak (Stalin-Y.E.), işçi sınıfının siyasal iktidarı alma ve koruma, faşizmi ezme ve sermaye üzerinde zafer kazanma mücadelesini canlandırmaktadır. Burjuvazi, ruhsal bir yanı da olan yenilgisinden kendini kurtarmak için, bu kişiliği ne pahasına olursa olsun demonte etmek zorundadır. Ancak bu demontaj işi komünist veya sol kesimlerce üstlenilirse, ahmakça bir şey yapılmış olur. Yer yer hiç reddedilemeyecek tüm eleştirilere rağmen, Sovyet komünistleri Stalin'in önderliğinde tarihsel bir temel oluşturdular. Yeni kuşaklar, resimde kalmak için söyleyelim, yapılarını bu temelin üzerinde kurabilirler. Tüm yanılgılarına ve trajik hatalarına rağmen, Stalin, gayet açık bir biçimde, Marx ile Engels'in geleneği içindedir. Lenin gibi, o da, Marx ve Engels'in omuzları üzerinde durmaktadır." (Doğan Göçmen, Das "Kommunistische Manifest" und der Kampf für den Sozialismus heute, www.tundp.info içinde.)

Böyle vurguların anlamı çokludur.

Batı'da, sağlıklı bir akıl ayarına sahip olduğu söylenemeyecek marjinal maocu öfkenin biriktirdiği ölçüsüz Stalin tapınmaları bir yana bırakılırsa, sosyalist politika yapmak, reel sosyalizm ve onun kurucu babalarına sınırsız bir saldırıya hedef olmak demektir ve biz, Göçmen'in yaşadığı sıkıntıyı bu satırlarında bile hissedebiliyoruz. Bu kadar eski, yaratıcılıktan uzak ve hatta korkutucu bir didaktizme duyulan ihtiyaç, burjuvazinin sol diye kimleri kullandığının ve bunun sol içinde yarattığı düzeysizliğin göstergesidir. Doğan Göçmen ve yoldaşlarının işi çok zor.

Ama biz bu kadar lafı, çağdaş ölçülerde "Garip Bir İhtilalci" portresine destek olsun diye etmedik.

Şunun için ettik: Türkçede sosyalizmin sorunları üzerine yürütülen tartışmalar, belki TKP'nin son onyıllarda özellikle soldaki entelektüel yaşamı zenginleştirici o büyük sıçraması nedeniyle, bugün çok ileride ve yaratıcı bir noktadadır. Trajik olan, Doğan Göçmen ve yoldaşlarının temiz bir Almanca ile anlatmaya çalıştıklarından çok daha fazlasının 30 yılı aşkın bir zaman önce Türkçe yazılmış olmasıdır. TİP-TSİP-TKP ve Dev-Genç gelenekleri paramparça olurken, 70'lerin sonunda yaptığı "Avrupa Komünizmi" çözümlemelerinde Batı marksizmini "sıçrayamayacak kadar yüklü" gören Metin Çulhaoğlu'nun açtığı entelektüel yolu, bugün anlamlandırmamız çok kolay. Bu tartışmalarda Türkçenin geldiği yaratıcı nokta, diğer arkadaşlarımız bir yana, ama sadece Kemal Okuyan'ın yeniden basılan "Stalin'i Anlamak" kitabından bile çıkarılabilir. Batı, bizden, geridedir. Tek tek örnekler üzerinden tartışmayı başka zamanlara bırakalım. Açılması gereken kanalları da...

Başa dönelim.

Tekrar olsun: Dışarıdan öğreneceklerimiz pek yok, elbette dışarıda olup bitenleri mutlaka "tahsil etmek" zorundayız, o var, ama asıl önemlisi, dışarının bizden, yani Türkiye solundan öğrenecek çok şeyi bulunduğu gerçeğidir.

Emperyalist merkezlerdeki sol, demek ki, zayıf halka solundan çok şey öğrenmeye, ondan beslenmeye mahkum. Roller, tersine dönmüş gibidir: Sanki Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Mahur Beste"de çizdiği o unutulmaz "Garip Bir İhtilalci", emperyal merkezlerde dolanıp durmakta ve kendine sığınacak köşeler aramaktadır.

Türkiye'de önümüzdeki haftalarda yapılacak bir bilimsel toplantıda bildiri sunacağını öğrendiğimiz bu ilginç düşünce adamının, Doğan Göçmen, Türkçe yazıp çizen genç ve aşkın sosyalistlerle gerçekten de konuşacak çok şeyi var.

Kim bilir, belki soL'daki arkadaşlarımız kendisiyle ayrıntılı bir mülakat gerçekleştirip yayımlar ve biz de bir karşılaştırma yapma olanağı buluruz. Açılması gereken kanalların yönü üzerinde yeniden düşünürüz...