Emir Kusturica ve ilericiliğin evrensel rengi

23/09/2011 Cuma
Emir Kusturica ve ilericiliğin evrensel rengi

Türkiye gericiliğinin ve ilericiliğinin, dünya gericiliği ve ilericiliği ile ortak yanları var. Türkçülük ve islamcılık başta olmak üzere, Türkiye’nin tüm gericileri, kökü dışarıda bir sürü olarak tanımlanabilir. Sermayenin inanılmaz olanaklarıyla donatılarak, halkı ve onun iyi çocuklarını katlederken de dışarıdan besleniyorlardı. Ciddiye alınacak bir fikirleri olmadı, ama olanlar da, kırıntılar yani, hep dışarıdan önlerine atılmış kemik parçalarıydı. Dünya gericiliğinin ortak paydası sayabiliriz bunu. En azından "azgelişmişlerin" ortak paydası...

İlericilik için tersinden hareket etmek zorundayız: Türkiye ilericiliği, dünya ilericiliğinin bir parçası olduğu için, yerli, emekçi halkına bağlı ve emekçi halkının çıkarları için birçok şeyi feda edebilecek bir karaktere sahiptir.

Dışarıya göbeğinden bağımlı olmak, ilericiliğimizin ana karakterine yabancı bir zihniyetken, demek ki, gericiliğimizin "alâmet-i fârikası"dır.
Şunu söyleyebiliriz: Her türlü demokratik gericiliğin, liberalizmin, milliyetçiliğin, dinciliğin, hatta feminizmin, çevreciliğin vs dışarıdan belirlenme kaderiyle, devrimciliğin dışarı karşı dik duruşu, hep kendi ayakları üzerinde yükselme kararlılığı, birbirini dışlayan iki bakıştır. O nedenle cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye devrimcilerine, komünistlerine saldırılarda, Türk gericileri hep kendi aşağılık yanlarını, satılmışlıklarını, Türkiye ilericiliğine yapıştırmaya çalıştılar.

Türk gericiliği, uşaktı. Türk ilericiliği, yenilgilerle dolu tarihinde, hiç dışarıya uşaklık yapmadı. Ama bu konuda yalnız değildi. Dünya komünist hareketinin kaderini paylaşıyordu. Bu anlamda da enternasyonalistti.

Reel sosyalizmi bir "peykler ittifakı" olarak görmek ve göstermek isteyenler, yalan söylüyordu. Mecburdular. Gerçek kimliklerini, uşaklıklarını başka türlü saklayamazlardı. Zeytinyağı gibi üste çıkmak zorundaydılar. Halkı ve onun akıllı, namuslu çocuklarını aldatmaya çalışıyorlardı. Başarısız olduklarını söyleyemeyiz.

70’lerin "muarızlarına" bir bakın: Nabi Yağcı, Halil Berktay ve Murat Belge, böyle bir ortak paydanın kahramanlarıdır. Hepsi uşak ve dışarıdan beslenen adamlardır. Kendi fikirleri yoktu, kendilerine ait sandıkları fikirlerin de solculukla ilgisi bulunmuyordu. Böyle olunca, badem bıyıklı tüccar imamlar ve sermayenin jöleli şaklabanlarıyla anlaşmaları zor olmamıştır.

"Türkiye ilericiliği de dünya ilericiliği ile aynı kaderi paylaşıyor" dedik. İsteyen Moskova’nın peyki diye sunulan, başından sonuna kadar kendi burunlarının ve sosyalizm sorumluluklarının doğrultusunda yürüyen Alman komünistlerine de bakabilir. Moskova, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin pek istememişti. Alman komünistleri, sadece emperyalizme karşı değil, neredeyse Moskova’nın hesaplarına karşı da direndi. Stalin’in belirsiz tutumu ve erken ölümü, Kruşçov ile birlikte satışa hazır bir sahnenin kurulmasını kolaylaştırdı. Ama Alman devrimcileri, buna rağmen sosyalist cumhuriyetlerini 40 yıl yaşatabildiler. Uşak değillerdi çünkü. Nitekim 1953’teki faşist ayaklanmayı, sorumlu bir direnişle bastırmayı başardılar. 1961’de de sosyalizmin çöküşünü geciktiren bir Duvar kararı aldılar. Yani Moskova’ya rağmen, kendi akıllarıyla ve dirençleriyle çözüm ürettiler. Şimdi Amerikalı yazarlar, bir şeyi kabul ediyorlar: Berlin Duvarı, Ulbricht’in adı verilerek, Alman komünistlerinin Moskova’ya karşı bir girişimi diye anlatılıyor. Peyk falan değildiler.
Dünya ilericiliğinin karakteri ortaktır: Yerlidirler ve yerliliklerinden sosyalizmin enternasyonalist rengini üretirler.

Devrimci sosyalistler dışarıdaki devrimci odaklara hiç körü körüne bağlanmazlar, oradan gelen "emirler" doğrultusunda falan hareket etmezler. Kendi akıllarını kullanırlar. Halklarını ve memleketlerini dışarıdan çok daha iyi tanıdıklarını bilirler. Dışarıya, dost devrimci odaklara, kendi tarihsel sorumlulukları ve sosyalizmin evrensel çıkarları açısından kendilerine görev biçmek için bakarlar.

Böyle yaptılar. Böylece içerideki nefretin yıkıcı gücünü frenleyebildiler.

Ne demek mi istiyoruz? Belki bir örnekle, daha rahat bağlayabiliriz. Dünya sinemasının Saraybosnalı yeteneği Emir Kusturica, bu fırlak zekalı Balkan delikanlısı, geçen yıl Sırpça bastığı otobiyografik yapıtını önce Fransızca ve geçtiğimiz günlerde de Almanca olarak yayımladı. "Der Tod ist ein unbestätigtes Gerücht" (Ölüm, Doğrulanmamış Bir Dedikodudur) başlıklı bu kitabında "şimdiye kadarki yaşamını" anlatan Kusturica, ki kitabının başlığı komünist partizan babası Murat Kusturica’nın da bir sözüdür, aktör dostu Johnny Depp’e memleketini ve unutulmaz Ivo Andriç’i anlatıyor. Bizim yakın geleceğimizi içerdiği kesin bu acılı anıların bir yerinde Depp’e, Bosna’daki üç halk grubunun 20’nci yüzyılın başındaki konumuyla ilgili olarak, şöyle sesleniyor:

"Ivo Andriç, trajik üçgenin tüm karmaşıklığını kavrayan yegane adamdı: İslam, katoliklik ve ortodoks kilisesi. Sevginin buradan hep çok uzak, nefretin ise çok yakın olduğunu yazdı. Müslümanlar İstanbul’a, Sırplar Moskova’ya ve Hırvatlar da Vatikan’a bakıyordu. Oralarda sevgileri, burada, bizim aramızda ise nefretleri vardı. Adam, tek kelimeyle, tam bir dahiydi."

Bu gerçekten sıcak, bazı açılardan ise kabul edemeyeceğimiz kolaylıklar içeren, yakında, herhalde İngilizce yayımlanınca, Türkçeye de "büyük gangsterlerin", pardon, yayınevlerinin listesinden gireceğini sandığımız kitap ve yaratıcısından hareketle şunu söyleyebiliriz: Dünyanın ilericileri ile gericileri arasında dışarıya bakış ve dışarıdan belirlenme konusunda Kusturica’nın Andriç’e göndermesini andıran tam bir kan uyuşmazlığı vardır. Buna daha ileride bir başka "vesile-i haseneyle" yeniden değiniriz.

Şimdilik söylemek istediğimiz, şu: İlericiliğin içine moda gereği ve gençlik saflığıyla sızmış gericilikleri, nefret kaynaklarını, böylece ayıklamak mümkündür. Kendi aklını ve yüreğini, kendi emekçi halkı ve ülkesi için kullanmayan, sevgiyi, çözümü ve güzelliği dışarıda görenler, gericiliğin içimize sızdırdığı kanlı uşaklardı. Bu sürünün, bizde -Türkiye’de- ve aramızda - sosyalist hareketimizde-, gördüğü tek şey, nefretti.

Kusturica, Andriç ve Depp üçgeninden çekelim ışığımızı ve bugünümüze, mesela Türkiye’ye tutalım. Dışarıya kimlerin ve nasıl baktığını işaretleyelim.

Göreceklerimizi tartışalım.