13 Haziran: Nihai iç savaşın ilanı

27/05/2011 Cuma
13 Haziran: Nihai iç savaşın ilanı

Şu saptamayı, o partinin eylemcileri ve siyasetine yön verenler bile kabul etmekte güçlük çekebilir, ama sıradan bir gözlemcinin, bir cumhuriyetçi yurttaşın iddiası olarak kayıtlara girmesinde yarar var: Bu çözülen ülkede ne yaptığını bilen tek siyasal kurum genç TKP’dir. Tüm bir ülke, şu veya bu şekilde, ya bir şaşkınlığı ya da açık bir ihaneti yaşıyor. Bu sürecin 13 Haziran itibariyle yeni bir aşamaya yükseleceğini görmek zorundayız. Boyun eğmeyenlerin sayısı, müdahale şansını arttıracağı için, önemli.

1. Koşullar, üç hafta falan sonra Türkiye’nin, tarihinde hiç yaşamadığı kadar acımasız, tam bir iç savaş sath-ı mailine gireceğine kuvvetle işaret ediyor. Genç TKP ve onunla şu veya bu biçimde bir etkileşim içinde olan çevreler, aydınlar, sınıf eylemcileri dışında, Türkiye topraklarında bu felaketin ne olduğunu ve neyle sonuçlanacağını bilen yok. "Bilmek isteyen yok" demek daha doğru olabilir.

Doğaldır:

Görmek istemeyen görmez.

Duymak istemeyen duymaz.

Bilmek istemeyen bilmez.

Öyle bir durumdayız ki, bu felaketin önünü bizzat açanlardan bazıları, üstelik sayı ve ağırlıkları hiç de yabana atılır boyutlarda değildir, daha şimdiden, itiraflara başladılar. Bu kesimin son temsilcilerinden biri Cüneyt Ülsever. Ama Ülsever tipi de, büyük bir çaresizliğin resmi olmanın dışında anlam taşımıyor.

Sevindirici olan şey, bu felaketin yaratıcıları ve ortaklarından söz açıldığında, parlamentoda örneğin, solun adının geçmeyeceğidir. 13 Haziran’da, birtakım densiz muhterisler kendilerine ne sıfat uygun görürse görsün, Türkiye’de parlamento dışı kalmış tek şey, tek "öcü", devrimci sosyalistler veya komünistler olacaktır. Ülke paramparça edilirken, bu bilginin Türkiye halkının aklında bir yerlerde kalacağından hareket edebiliriz. Yani mağluptur bu yolda galip. Boyun eğmeyenlerin ise nerede aranıp bulunacağını bilecektir insanlar. Önceleri bir şaşkınlık geçirseler bile, zamanla... İç savaş, ortak aklın ve bilincin normal zamanlardaki işleyiş biçimlerini iptal eder keskinleştirir, hızlandırır.
Başka hiçbir şey değil, bu saçma seçimi, daha şimdiden 500 bin boyun eğmeyen kadın ve erken arayışı damgalamıştır. Görürüz...

2. Zamanın ve o zamana hükmeden efendilerin inanılmaz bir hızla değiştiğini görüyoruz yıllardır. Bugünün sıkı yardakçıları, yarının kanlı bıçaklı düşmanları ilan ediliyorlar ve sözcüğün bir eski anlamıyla "hallediliyorlar". İktidar koltuğundan itiliveriyorlar. Miloşeviç, Saddam, Mübarek, Bin Ali, Kaddafi, hatta Beşar Esat... Örneğin Kaddafi birkaç yıldır hepsinin gözdesiydi. Tony Blair’in Kaddafi’nin rehabilitasyonundaki özel rolünü herkes biliyor. Sarkozy ile Kaddafi muhabbetinin derinliği dillere destandı, malum. Üstelik 6 ay kadar önce, aralık ayında, AB’nin "başı" Herman van Rumpuy, Libya Devlet Başkanı’nı sıkı sıkı kucaklamıştı...

Bu ne hız?

Hız, gücün veya iktidarın bir türevidir.

Yani gücünüz arttıkça düşmanlarınız da artar. Siyaset, böyle.

Emperyalizm gibi. Emperyalizm, merkezdeki devletlerin gücünü arttırırken, çevredeki devletlerin belinin veya gücünün kırılması demektir. İkisi birden güçlenemiyor. Tekellerin gücünü ve kırılganlığını elbette ancak dev boyutlardaki bir devlet mekanizması denetleyebilir. Ayrıca çevre ülkelerdeki istikrarsızlıkların, çözülmelerin merkeze yıkıcı boyutlarıyla yansımaması için, kenardaki ülkelerde bir zaaf ortamı yaratılması da şarttır.

Böyle bir zamanda, Türkiye, emperyalizmin artık göz yumamayacağı kadar büyük görünüyor. Çok göze batıyor. Ne yapsa yaranamıyor. Demek, kırpılması için zaman gelmiş bulunuyor. 13 Haziran’dan sonra bu sürecin ve bıçakların daha bir acımasızca işlediğine tanık olacağız.
Krizdeki merkez, çevredeki kırılmaların nedenidir. Tahammül edemezler. Emperyalist demokrasi, çevrede etnik parçalanmalar dışındaki her türlü arayışı düşman ilan etmek zorundadır. İslam’a bakışı da böyledir.

Türkiye artık topun ağzındadır.

3. Peki, bu ülkeyi çevresiyle birlikte bir arada tutabilecek olan şey nedir?

Türkiye’nin bütünlüğü, çevresinde daha geniş ve antiemperyalist bir güvenlik çemberi yaratma gücü olarak tercüme edilebilir. Bunun için parçalanması gerekiyor zaten emperyalistlerin gözünde. Etnik delirmenin bugünkü ölçülere ulaştığı bir ortamda, sosyalizm dışında bir çağdaş çimento bulunmuyor.

Parçalanmaların acısız, yani merkezdeki devletlere sıçramadan icra edilebilmesi için ise bir uyuşturucu gerekiyor. Emperyalizmle uzlaşmış bir islamcılık: Fethullahlaşmış ve küçülmüş bir Türkiye, çevresine de örnek ülke olacaktır.

Elbette komünizm, emperyalist merkezler için, tüm zamanların en büyük düşmanı olmayı sürdürüyor. Henüz güçlü olmadığı kanısındalar. Ama Yunanistan’da büyük bir tedirginlik yaşadıklarını biliyoruz. Portekiz’den de emin değiller. Yunan halkının yegane koruyucusu, diğer solu da derleyip toplayan YKP’dir. Nitekim Berlin’de bu açıkça itiraf ediliyor. Herkes yola getirilmiştir, ama YKP tam bir oyunbozandır... Yunanistan küçük ülke. Türkiye ise çok büyük.

Asya ile Afrika’da, açıkça Çin ve Rusya ile sürtüşmeye başlayan ABD ve AB’nin yeni zamandan çok emin olduğunu kimse söyleyemez.
Tedirginliği bununla bağlantılı. İran ve Arap dünyasından bir farkımız var. Türkiye’yi artık sosyalizm düşüncesi veya ideolojisinden ve sosyalist yönelimli bir hükümetten başka hiçbir şey bir arada tutamaz. Büyük felaketi, sadece solcu ve devrimci bir müdahale engelleyebilir. İşte onu küçük gösterdikçe, şanslarının büyüyeceğine inanıyorlar. Bu konuda kendisini solcu sanan epey yardımcıları da var.

4. Parlamentoymuş... Tarihimiz yüklüdür. Dağlarda çoban ateşleri olurdu eski direniş zamanlarında, şimdi o ateşler kentlere, sokaklara, okullara, fabrikalara, mahallelere iniyor. Boyun eğmeyenler, çoban ateşleridir yenilmediğimizi ilan edecekler. Oysa onların parlamentoları yenilgimizin simgesi olarak sunulacak. Yıkımın ortak sorumluları olarak baş başa kalmalarında yarar var.

Umut, çoban ateşlerindedir.

13 Haziran’da, yüksek yoğunluklu ve Türkiye’yi çözecek nihai bir iç savaşın son aşamasına girerken, çoban ateşlerimizi kabullenmek zorunda kalacaklar. Çünkü bu ülkenin gerçek aydınını, devrimcisini bire kadar kıramadıklarını, tamamen esir alamadıklarını saptayacaklar.
Başka her şey yalan olacak...