İleri görünenlerin geriliğine karşı da panzehir: Aydınlanma

30/03/2016 Çarşamba
İleri görünenlerin geriliğine karşı da panzehir: Aydınlanma

Aydınlanma Hareketi’ne “Ben de varım!” demek, destek olmak için yazılmıştır...

Dinci gericilikle uğraşmaktan ilerleyemiyoruz ya, kahroluyor ve çok sinirleniyorum. Bahriye Üçokların öldürülmesi, heykellerin “ucube” olarak nitelendirilmesi, kreşte çocukların Kabe’nin etrafında tavaf ettirilmesi vs derken;“Tehlikenin farkında mısınız?` dönemini de dün yaşanmış gibi hissederken, bizi savaşta geriye savurmuşlar gibi geliyorlar bazen. “Gücümüze yazık” diye düşündüğüm anlar oluyor. Ancak yatağını bulan öfke iyi ki verimli şey.

İnsanların, zaten olması gereken, asgari yaşam koşullarına ulaşma çabası ve bu çaba (bizdeki haliyle savaş) nedeniyle daha geniş konuları görememesi düzenin çok işine geliyor. “Okula gönderdiğimiz çocuğa tacizde bulunulur mu?”, “Kafasına tuvaletteki lavabonun çarpması sonucu ölür mü?”, “Trafik kurallarına uymayanların içinde yolculuk ettiği servis aracı kaza yapar mı?”, “Din derslerinde kafasının içine en hafifinden korkutucu düşünceler koyulur mu?” diye kaygıyla düşünürken ve kimbilir maddi, manevi ne kadar zor yaşam koşullarında onlara bir gelecek sağlamaya çalışırken, kendimizin ve sevdiklerimizin çocukları dışında (ikincisini bile bir dereceye kadar) kimseyi gerçekten düşünemiyoruz belki de. Elbette ülkemizdeki durum çok ciddi seviyede ancak burası için bile benzer birkaç şey söyleyip oradan insanların sınıfsız toplumu düşünme ve talep etme, bunun için savaşmak konusuna nasıl odaklanmadıkları konusuna, vicdan rahatlatma için bol bol izin verilen yardım ve bağış fonlarına falan geçilebilir buradan. Kendi öykümde de bu dikkat dağınıklığını bulduğum için çok önemli, ne kadar yazsak az. Ancak ben, yine kendi öykümde de izlerini bulduğum başka bir şey söyleyeceğim;

“Geri kalmış ülke”...Belki tek bu cümleye sığabilecek bir durumdan yakınıp durduğumuz için ve ülkemizde ciddi bir cahil-modern ikiliği olduğu için batı ülkelerini gözümüzde çok büyütüyor, o ülkelerde gördüğümüz ve zaten olması gereken (hatta kimisi için “olması gerektiği beynimize emperyalizmle kazınmış olan” denmesi gerekir, Amerikan yerlilerinin öyküsünü bu açıdan bir türlü ele alamadım) şeylere fazlasıyla hayran kalıp, sonunda sosyal demokrasiden ötesini göremeyecek kadar büyüleniyoruz. İnsan konusu karmaşık, onu şimdilik geçelim. Korunmuş tarihi eserler, mimari, bisiklet yolları, trafik kurallarına uyma, müzeler falan bizi sersemletiyor.

Tacizlere gelene kadar, pisi pisine trafik kazasında ölen insanların sayısına, çocuk sayısına baksak tablo ortada. Mesela bu örnekten batı hayranlığı ve beraberinde gelen “Batıya karşı eziklik” duygusuna da geçebiliriz. Ülkemizde, hele “hippi” görünümlü bir turist kaza geçirip ölünce üzülmekten çok utananlar var. Her gün sayısız insanın pisi pisine ölmesine öyle çok alışılmış ki, zaten bu denli çok kaza olunca arada turistlerin de doğal olarak öleceği akla gelmiyor. Böylesi bir konuda bile beynimizi duygudan çalışmaz hale getirecek kadar ülkemizin geri olduğu travması ile yaşadığımız için özellikle batı ülkeleri beynimizi uyuşturuyor.

Cumhuriyet’in kültür-sanat sayfalarını yutar gibi okurdum. Bu nedenle çok genç yaştan beri Kuzgun Acar’dan Lütfi Özkök’e; Dino ailesinden, Eyüboğlu ailesine ülkemizin yetiştirdiği heykeltraşlar, fotoğraf sanatçıları, ressamlar, yazarlar, kısacası aydınları az ya da çok biliyordum. Bizleri çileden çıkaran pek çok şeyin nedeninin aydınlanma karşıtlarının ışık insanları engellemesi olduğunu...İşte bu nedenle utanılacak bir şey var ise, önce bir Kuzgun Acar`a “Bu sokak, bu şehir senin, üret!” denmemesi sonra işte Ankara’da Emek İş Hanı’nda, Anadolu’nun çoraklaşma sonucu kaybettiği toprakları ifade etmek üzere yaptığı “Türkiye” rölyefinin kaldırılmasının ve ardından hurda olarak satılmasının bilinmemesi olduğunu, Gökçek’in tükürüğüne buralardan bir yerlerden ışınlandığımızı biliyordum.

Şimdi olduğumuz yer işte birkaç nedenle çok öfkelendiriyor beni. Batı hayranlığı olarak beyne nüfus eden emperyalizm ve kendime yaptığım kazılarda da bulduğum sosyal demokrasinin ötesini görememe durumu (kısa yazınca kendime haksızlık olacak ama olsun, bir işe yarayacaksa olsun) başta olmak üzere...

Çocuklara tecavüz edenler, tecavüz edilen çocukların intiharı...Yazmaya başlamadan önce gördüm. Yine 2 çocuk çalışırken can vermiş. Sokak arasında oynarken ezilirler, yürürken annelerinin elinden kayar kuyulara düşerler, kimi zaman da ailelerinin büyük ihmali nedeniyle can verirler (önde oturtulurlar, lanet olası soba zehirlenmesinden ölürler)...Burada “güvenlik” öyle önemli ki, her yerde öyle çok ağza alınıyor ki mesela yine kendi öykümde bir yere denk geliyor hemen. Erhatlar, Güneylerle gurur duymak bir yana ben de şu güvenlik konusunda ülkeme hiç güvenmemişimdir. Yanan evde biri mahsur kalır, balkona çıkar falan ama nasıl oluyorsa yine kurtarılamaz. Kaldırımlara bile park etmiş arabalar, geçemeyeceği belli sokaklar için görevlendirilmiş itfaiye arabaları, tek başına örnek olan trafikteki skandallar...Bir insan bir tek bu konu nedeniyle, ailesinin can güvenliği için başka bir ülkeye göç etmek istese, nerdeyse hak vermemiz bile gerekecek durumdayız.

Dünya geneli denir, rakamlar verilir. Ben bu rakamları pek anlamlı bulmuyorum. Kaç ülke gezdim, okuyan her insan doğru düzgün şeyler okumuyor ki. Her yerde gerçek anlamda aydınlık insanlar az. Ülkemizde donanımlı, “zehir gibi” çok insan, çok genç var. Bu insanların en azından bir kısmı sosyalizme inanmaktan çok uzak olamazlar. Benim gibi bulana bulana da olsa bu noktaya ulaşabilirler çünkü gittikleri ülkelerin saçmalıklarını, “geri” oldukları çok nokta olduğunu görebilirler. Hele, her gün midesi plastikle dolu balinalar kıyıya vuruyorken, biz burada nerdeyse karsız 2. kışımızı geçirmişken, herkes doğaya dönüş akımına kapılmışken bile kapitalizm ve emperyalizm kalesi Büyük Batı’nın yeryüzünün ve insanların sağlığı için bile ne tüketim çılgınlığından, ne her yeri petrol için delmekten vazgeçmediğini/vazgeçmeyeceğini görmeleri ve buna akıllarının yatmaması gerekir.

Ancak kimya kuralları gibi belki, doymamışa istediği besini gösterirseniz oraya çekiliyor adeta. Ben bile, kaç ülkede kısa da olmayan kalışlardan sonra buraya ilk geldiğimde, şimdi seçerek gittiğim etkinliklere koşuyordum. Neden? Öğrenme açlığıyla delirdiğim(iz) için elbette! Şimdi neden seçiyorum? Amerikan yerlilerini, bilgilerini öyle bir yok sayıyorlar ki en başta bu nedenle. (Kürt sorunu açısından bu deneyimleri çok önemsiyorum ama bu konuda da henüz pek yazamadım). İkincisi de bilgiler arasında en temel bağları göremeyen çok insan olduğu, en çok etkinlik yapılan doğa konusunda bile yaşam alışkanlıklarını değiştirmede müthiş yavaş ve isteksiz oldukları için.

6 Ocak 2015 tarihinde, Yenal Bilgici’nin Hürriyet için yaptığı bir söyleşide (1) Prof. İoanna Kuçuradi’nin eğitimin sistemimizdeki eksiklerin neler olduğu sorusuna verdiği yanıt bu nedenle çok ilgimi çekmişti;

“44 yıldır hocalık yapan biri olarak bugün gördüğüm en büyük eksikliklerden biri bağlantı kurmakla ilgili. Öğrencilerin çoğu bağlantılı düşünmeye alışmış değil, mevcut bağlantıları göremiyorlar. Bir söylenenden zorunlu olarak çıkan sonuçları da göremiyorlar. Bir eksiklik de değerlendirme ve değer konularıyla ilgili. İnsanların ezbere, yani kültürel değer yargılarıyla değerlendirmelerde bulunduklarının farkına varmalarına yardımcı olmuyor eğitim. Eğitimimizdeki ezbercilikten de ezbere şikâyet ediliyor”.

Kuçuradi’nin sözleri burası için de geçerli. Burada öğretmenler ve doğaseverler bazen karsızlıktan kaygı duyduğumu söylediğimde “Evet, kayak yapamıyorum” diyorlar. Gözümüzün önünde eriyen buzuldan açık açık söz etmediğim için beni de kendileri gibi sanıyorlar herhalde. Zaten burada öyle çok insanın Hawaii’de evi var ki. Bir kısım insan da her kış Meksika’ya falan tatile gidiyor. Çoğunlukla “Kıştan, yağmurdan kaçmak için” diye başladıkları sohbetler oluyor. Ilıman yağmur ormanı burası, yüzyıllarca insanlar burada “ekolojik” yaşamış. Alaska’da kambur balinadan yarasaya ve elbette pek çok kuşa, bir sürü göçmen tür var. Her yıl kanat, yüzgeç gücüyle yer değiştiriyor göçmen hayvanlar. Ve karşı karşıya oldukları tehditlerin ön sıralarında yaşam alanı kaybı ve iklim değişikliği geliyor. Ancak gelin görün ki, pek çok doğasever 1 değil 2 yerde yaşam alanı gaspını ve her yıl atmosfere karbon salarak dolanmayı bırakalım dert etmeyi, bundan utanmayı (ben de masum değilim, bu da kısaca dursun şurda) meşru görüyor. Bu insanlar “eğitimli” ancak işte Kuçuradi’nin dediği yerde takılmışlar.

İklim değişikliğinden gelecek nesiller adına öylesine sorumluluk duyuyorum ki yaklaşık her sene Alaska-Türkiye arasında yolculuk etme hakkım olup olmadığını sorguluyorum. Beslenme konusunda da bu nedenle (Şili’den gelen üzümler vs) kendimi suçlu hissettiğimi ve balık tutmayı bile teşvik ettiğime değinmiştim.

Gönüllü destek olduğum bir doğa grubu var. Yakında tekne turu düzenleyeceğiz. Yıllardır bu gezileri duyduk ama gidemedik. Eşimin hiç gidemediği çok ünlü turistik bölgeler var (en azından bu yaz rehberlik sayesinde ilk kez görecek kimi yerleri). Bunu dile getirdim ve bilet parasını veremeyecek çok insan olduğunu, genel olarak böyle geziler ve etkinliklere hep zengin kesimin gelmesinin yanlış olduğunu söyledim. Bir sanat yarışması düzenleyerek 6 kişinin ücretsiz katılmasına karar verildi. Tam istediğim şey olmadı ama her ortamda doğaseverlerin “kapalı” ortamını kırmanın gereğinden söz ediyorum. Aslında bu bir geçiş; yoksa en çok söylemek istediğim elbette başka… Tomris Uyar’ın günlüklerinde “Bu doğa korumayı sağcılar mı keşfetti?` olarak hatırladığım sözünden yola çıkarak söylenebilecekler, bilimin bağırıp durduğu gerçeklere göre yaşam tarzını değiştirmeyince en başta bilimdışı, basbayağı “geri” bir insan sayılacağı üzerine düşünceler…eh, doğa teması çok yer aldığı için sanatçıları da aynı şekilde sorgulayabilirim. John Berger’in sanat tanımı hatırlatılabilir ayrıca…

Kısacası bunları gördüğünüz zaman bu ülkelerin müthiş kütüphaneleri, müzeleri, sayısız ücretsiz bilgi veren etkinlikleri de işlemiyor size. Uyuşturucudan arınma gibi bir şey. Ya da saflaşma gibi. Ben de gitgide daha saf bir şekilde tutunuyorum bilime, sanata ve o zaman burasının da ne kadar geri olduğunu daha iyi görebiliyorum.

Ayrıca zaten olmaması gerekenlerden burada da var. Okullardan bir kaç örnek… İlkokullar her Pazartesi, ortaokullar ve liseler her sabah ülkelerine bağlılık yemini ediyorlar. Her sınıfta, genelde dalgalanacak şekilde bayrak var. Ayağa kalkarak ve ellerini kalplerine götürmüş şekilde bayrağa bakarak yapıyorlar yemini. Yemin ve içeriği başlı başına konu, dinde kalalım. Bu yeminde ülkeye bağlılık “…Tanrı önünde yemin ederim” olarak belirtiliyor. Yani küçücük çocuklar böyle bir cümle duymuş oluyorlar. Laiklikten söz edilemez. Ayrıca Noel, Paskalya, Aziz Patrick, Aziz Valentin, Cadılar Günü, Şükran Günü derken tüm özel günler dinle ilgili. Ben özellikle Noel zamanı içimden dini Noel şarkıları çıkacak diye kaygılanmaya başlıyorum. Beynim oyuluyor.

Burada bir soru sormak istiyorum;

Sizce biz Noel babayı Anadolulu olduğu için mi kültürümüze dahil ettik, yoksa doğum öncesi kutlamaları, çcuğumuzun doğum günü yazılarının bile İngilizce olması gibi bir tür emperyalizm uyuşturmasından mı? Hani olur da, buraya göç ederseniz okullarda kapitalist sosla, sanatsal faaliyetlerle cicileştirilmiş dinsel kutlamaların da “geri” olduğunu görmezseniz diye belirtmek isterim.

Öyleyse yeminin diğer kısımlarına azıcık değinerek bitirmeli…

Yeminin tarihini hiç araştırmamıştım. Çevirmek için İngilizcesini ararken Kolomb’un Amerika Kıtası’nı keşfedişinin 400. yılı şerefine yapılan etkinlikler kapsamında yazıldığı veya tanıtıldığını, 1954’te yemine Tanrı kısmını ekletenlerin “Kolomb’un Şövalyeleri” olarak geçtiğini görünce midem bulandı. Kolomb’un ve şövalyelerinin Amerikan yerlilerini din adına katlettiğini, yerli kızları seks kölesi falan yaptığını düşününce bir yandan bu bağın canlı tutulmuş olmasında yarar bile görebildim. IŞID’in yaptıkları hiç unutulmasın ama Kolomb’un yaptıkları da unutulmasın. Zamanı böyle bükecek olan da yine aydınların beyinleridir…

[email protected]

facebook.com/okesapli

1) www.hurriyet.com.tr/ioanna-kucuradi-dunyamizi-insanoglu-insanlar-ayakta-...