Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Mücella Yapıcı

Demedim demeyeyim...

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04

Merhaba,

Üzerime farz olan teşekkür ve özürle başlamalıyım hayatımın gecikmiş ikinci köşe yazısına. “Kadın, sen artık bir köşeye çekilip otursan ya” diyenlerin sözünü dinleyip kurulduğum bu köşedeki ilk “toplumsal dertleşmem” dolayısıyla beni yüreklendiren ve dikkate alarak eleştiren tüm dostlara çok teşekkür ederim. Hemen ardından, köşeciğimin başlığına da uygun olarak yâd ellerde dolanırken, bir türlü yetiştiremediğim geçen haftaki yazı için de özür dilerim.

Belki duymuşsunuzdur, Haziran Direnişi’nde yitirdiğimiz canların aileleri ve avukatları ile, ülkemizde tıkanan iç hukuk yolları nedeniyle, pek de medet ummadan Avrupa yollarındayız. Bu konuda yapılanları ya da yapılamayanları zaten basından takip ediyorsunuzdur. Ancak bu zorunlu seyahat, benim gibi ilk kez yurtdışına çıkan biri için oldukça ilginç ve heyecan verici oldu.

Hep özenirdim, “ben Avrupa’dayken...” diye başlayan anı aktarımlarına. İşte, en sonunda ben de başlıyorum: Ben Avrupa’dayken...

Şaka bir yana, buradaki dostların, hepinize umut ve hasret yüklü selamları var. Haziran’dan sonra buralarda da daha bir başları dik ve mağrur dolaşır olmuşlar.

Gelelim sizlerle paylaşmak istediğim gözlemlerime. Son derece yoğun ve umduğumuzdan daha da verimli geçen diplomatik temaslardan arta kalan zamanlarda, gurbetçi dostlarımızın fedakarca yürüttükleri organizasyon ve konukseverlik sayesinde, Engels’in, Marx ve Jenny’nin, Clara’nın ve Rosa’nın yaşadıkları yerleri de görme olanağına kavuştuk.

Özellikle, Friedrich Engels’in doğup büyüdüğü,“Alman Manchester’ı” olarak anılan Wuppertal’de, hem kenti hem de neredeyse yaşayan bir müze olarak kullanılan Engels’in evini ve dokuma fabrikasını gezerken, ta 1840’larda idealizmle, daha doğrusu uhreviyatla hesaplaşmasını tamamlamış olan genç Friedrich’in, bizleri sitem ve hayretle izlediğini hisseder gibi oldum.

Niye mi?

Valla, bu soruyu yanıtlarken maksadımı aşmadan muradımı nasıl cümlelere dökerim bilmiyorum ama deneyeceğim. Soruyu sorduk bir kere, şimdi kaçmak olmaz.

Yolunda gitmeyen bir şeyler var buralarda sanki. Yaklaşık 15 günlük bir gözlem ne kadar gerçeğe yakın sonuçlar doğurur tartışılır ancak kadınların sezgisel güçlerini de yabana atmamak gerek. Sözü fazla dolandırmadan, konuya doğrudan dalmak en iyisi olacak.

Dertlendiğim durum, buralarda tepkisel bir muhafazakarlık biçimi ve yaşam tarzının ciddi ciddi görünür ve yaygın bir hale gelmiş olması.

AKP iktidarının belli bir mezhebe dayalı gerici sosyal politikaları, gurbet ellerde de cemaatler eliyle aynen uygulanıyor. Çocukların ve kadınların eğitimi, bu gerici politikaların öncelikli ilgi alanlarını oluşturmakta.

Bu durum, özellikle Alevi yurttaşların, yıllardır sürdürülen ötekileştirme politikalarının biriktirdiği acılar ve gurbette olmanın yarattığı yalnızlık hissiyatı ile son derece kapalı ve yaygın bir örgütlenmenin içine girmelerine neden olmuş. Neredeyse Almanya’daki her yerleşim biriminde, Alevi gurbetçilerin dayanışmalarıyla, son derece donanımlı cemevleri ve kültür merkezleri oluşturulmuş. Bu merkezler, sosyal ve kültürel buluşmalar için oldukça zengin mekan olanakları sunmakta.

E, ne var bunda diyeceksiniz. Ne güzel. Evet, güzel olmasına güzel de…

Beni endişelendiren, AKP iktidarının “Sünni” ve gerici politikalarına karşı durmak adına, Alevilik mezhep ve kültürünün bütün dinsel öğe ve öğretilerinin, gündelik yaşamda ve politikada etkin kılınmasının, örgütlenme çabalarında başat rolü üstlenmiş olması. Ve bu durumun, giderek köleleşen emekçilerin, bu kez de dinsel öğretiler üzerinden yeniden bölünmesine yol açması onları din, dil, ırk ayırmadan sömüren, tek beyin olmuş sermayeye karşı birlikte mücadele ve dayanışma imkanını biraz daha geciktirmesi.

Ne kadar insani, ilerici ve devrimci görürse görünsün, inanç ya da kimlik politikaları üzerinden toplumsal ve siyasal örgütlenme, bizleri 1800’lerin de gerisine götürür. Can çekişen ataerkil kapitalist sisteme su taşımaktan başka da bir işe yaramaz.

Hele biz kadınlar için.

Amma velakin, Marx ve Engels’in memleketinde de diyalektik materyalizm tatile çıkmış görünüyor.

Haftaya görüşmek üzere...

Mücella Yapıcı 'ın Son Yazıları