İnci Boyacıoğlu
Su çürüdü, öfkemizi de sosyal demokratlar çürüttü!
Yayın Tarihi: 21.10.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 21.10.2026 , 00:09
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim.
Yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri.
Yalnızlık hiç de tanrısal değil, görkemli değil.
O yalnızca geçmişle gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir leke yalnızlık denilen.
Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta...
(Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)*
Yirmi dört yıldır bir sandıkta kilitliyiz. Farkına vardıkları tüm delikleri birer birer kapattılar, geriye belki bir, belki iki hava girişi kaldı. Yalnız hissedenlerimiz çoğunlukta. Işığı görebilenlerimiz ise çok az.
Ülkenin siyasal atmosferinde kesif, ciğerleri tıkayan bir şeyler var, hemen hepimiz hissediyoruz. Sıkışmış göğsümüzün tam üzerinde ağır bir öfke yığını duruyor; bekledikçe çürüyen, alıştıkça zehirleşen bir duygu hali içindeyiz.
Öfke, ana akım psikolojinin bir kolunun lanetlediği bir duygu uzun zamandır. “Pozitif kal” saçmalığını kendine şiar edinmiş bu psikoloji, düzenin sadık bir tamamlayıcısı olarak öfke ve devamında daha birçok olumsuz duyguyu toksik ilan ediyor sırayla. Oysa olumsuz duyguların sosyal hayatta ve psikolojik esenliğimizi sürdürmemizde önemli birçok işlevi var. O yüzden, bireyin kendisine ve çevresindeki insanlara zarar veren ve psikolojik desteğe konu olan “öfke” ile sağlıklı bir tepki olarak hissedilen “öfke” arasında çizilmesi gereken sınırlar var. Ve hatta haklı bir öfkenin yutulmasının, yok sayılmasının veyahut birilerinin eğlencesine dönüşmesinin, psikolojimize büyük zarar verdiği gerçeği tekrar hatırlanmalı.
On bir yıl önce Özgecan Aslan’ın ardından tüm ülkede sokaklara dökülen insanlar veya bugün İspanya’da emlak şirketleri tarafından sokağa atılan 87 yaşındaki María del Carmen Abascal için meydanları dolduran halk, öfke kontrol problemi yaşayan yetişkinler değil elbette. Sağlıklı insanlar onlar. Ahlaki öfke dediğimiz, toplumsal haksızlıklar karşısında iyiden ve doğrudan yana olan kolektif bir iradeyle vücut bulan iyicil bir duygunun paydaşları onlar.
Ama bugün havada asılı duran o ağır öfke duygusu, ahlaki öfkeyi de kapsayan ama onu aşan bir niteliğe sahip. Yoksulluk, yoksunluk, adaletsizlik, geleceksizlik, korku, memleketin yağmalanması, değerlerin içinin boşaltılması, haksızlık… sayısız kökten beslenip, tek vücut haline gelmiş bir öfke hali bu. Aslında sanayileşme sonrası ortaya çıkan kapitalist üretim ilişkileri, kendi doğal dinamiklerine bağlı olarak sürekli öfke üretir. Çünkü insanın emeğine, doğasına ve birbirine yabancılaşmasının çıktılarından biridir öfke. Ancak kimi tarihsel dönemlerde bizde olduğu gibi şiddetlenip yaygınlaşır. Adaletsizliği, eşitsizliği ve tahakkümü aşmaya dönük muazzam bir kolektif enerjiye dönüşebilir. Ancak bu enerji, mekanik bir belirlenimcilik ilkesiyle çalışmadığı için, kendiliğinden her zaman ve her koşulda ileriye sıçratan, dönüştürücü bir nitelik taşımaz. Çoğu durumda, düzen toplumsal öfkeyi bastıracak, yönünü değiştirecek veya toplumsal felç yaratacak gelişkin mekanizmalara sahiptir.
Haklı olarak merak ediyoruz, bu sessizlik nasıl mümkün olabilir? Sebebi çok ama bu yazıda sosyal demokrasinin öfkeyi çürüten rolü üzerinde durmak istiyorum. Sosyal demokrasi, yüz yılı aşkın süredir tarihin önemli kesitlerinde kendine düşen görevi sayısız kez yerine getirdi ve bu sayede öfkeyi toplumsal felç haline sürükleme becerisinde ustalaştı.
Sosyal demokrasinin temel misyonlarından biri, işçi sınıfının haklı öfkesinin düzeni tehdit edecek bir niteliğe dönüşmesini engelleyip, onu evcilleştiren ve sistemin sınırları içine hapsetmektir. Türkiye'nin yakın siyasi tarihi, sosyal demokrasinin hünerlerini keşfetmek için çok zengin bir yelpaze sunmakta.
Biliyorum hatırlamak istemiyorsunuz, ama en can alıcı olanlardan birkaç örnek sıralamak istiyorum. Kılıçdaroğlu ve onun bir zamanlar sağ kolu olan Özgür Özel’in dönemleri veya şu an temsil ettikleri partiler arasında ayrıma gitmenin gereksiz olduğunu düşünerek toptan bir liste hazırladım sizin için: Gezi eylemlerinin sönümlenmesinde büyük çaba sarf ettiler; laiklik sorunu yoktur deyip Kemalist devrimin ilerici adımları için özür dilediler; iktidara sayısız kez normalleşme, helalleşme ve uzlaşma eli uzattılar; Özal’ın veliahtı ve muhalefetin bir sonraki cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun Silivri duvarlarına gömülmesine izin verdiler; CHP merkezi butlancılar tarafından alınırken direniş örgütlemek yerine nostaljik fotoğraf karelerinde poz verdiler; fon yolsuzluğu patlak verince tüm saçmalıklarının üstüne siyah karanfil diktiler. Bunların her biri halkın siyasal bir özne olarak yaşamı dönüştürme ve toplumsal sorunlara kalıcı çözümler yaratma potansiyeli taşıdığı dönemeçlerde, sosyal demokratların yürüttüğü siyasete örnektir.
Halkı örgütlenmeye, sendikaları yasal bir hak olan greve, akademisyenleri ve öğrencileri sonuç alıcı bir eylem planına davet etmediler. İstanbul Üniversitesi öğrencileri polis barikatını delince, halkın artık sokaktan uzak tutulamayacağını görünce, etkili ve hedefi olan eylemler yerine tek düze mitingler düzenlemeye başladılar.
Sizin ne hissettiğinizi bilmiyorum ama “sandık” kelimesini duyunca sinirden kalp çarpıntısı yaşar oldum ben.
Öfke nasıl çürür? Soma’daki işçi katliamından sonra ülkede hayat durmayınca, 6 Şubat deprem felaketinden sonra yaşanan kibirli sorumsuzluklarda da elimiz kolumuz bağlı kaldı. Yenidoğan çetesinden sonra siyasal yetkililerin sorumluluk almasını sağlayamadığımız için, okul saldırıları da normalleşiverdi. Madde bağımlılığı yüzünden psikolojik rahatsızlıkları psikotik ataklara dönüşen 19 yaşındaki bir erkek, iki genç kadının kafasını kestiğinde dükkanları açmaya devam ettiğimiz için, çocuklarımız uyuşturucu çetelerinin fedaisi olmak için sıraya girer oldu şimdi. O sırada toplumsal muhalefete güya liderlik etmesi gerekenler mecliste yönerge, mahkemede temyiz peşinde koşmaktaydılar. Oysa, kurtuluş hep halkın politik eylemliliğinden geçiyordu. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi adlı kitabında, ezilenlerin kaybettikleri insanlıklarını geri kazanmak için mücadele etmek zorunda olduklarını söyler. Son zamanlarda sıkça dile getirilen “biz toplum olarak çürüdük” tespiti, onurlu bir mücadeleye duyulan özlemin de ifadesi aslında.
İnsanın sosyal demokrat demeye bile dilinin varmadığı ana muhalefet partisi, halkımıza düzenli aralıklarla "öğrenilmiş çaresizlik" enjekte etmekte. Güncel sinirbilim çalışmaları, çaresizlik duygusunun, beynin uzun süreli ve kontrol edilemeyen strese verdiği doğal felç tepkisi olduğunu gösteriyor. Kitlelerin "kontrol bizde, örgütlenerek, dayanışarak bu adaletsizliği değiştirebiliriz" inancını içi boş mitinglerle yıkan sosyal demokratlar felç etti bizi.
Sonra soruyoruz, bu toplumsal şiddet sarmalı nereden çıktı diye? Felç olmuş kitlelerin iğdiş edilmiş öfkesi, siyasi bir hedefe kanalize olamadığı için en zayıf bulduğuna yöneliyor. Mahalle aralarındaki çete savaşlarının, trafikte çıkan kavgaların, lümpen şiddetin, göçmenlere yönelen ırkçı saldırganlığın temelinde, siyasal olarak bir türlü ilerleyemeyen bir halkın başıboş kalmış hıncı var.
Oysa kolektif eylem konusunda yapılan çalışmalar, öfkenin umutla birleştiği hemen her noktada insanların kıvançla anımsayacakları kazanımlar elde edebildiğini göstermekte. Umut, öfkenin zamanla yorgunluğa, sinizme, çaresizliğe veya hınca dönüşmesini engelleyen; gerekli durumlarda risk almayı teşvik eden ve bireyleri daha adil bir geleceğin mümkün olduğuna ikna eden bir katalizördür. Özgür Özel’in son açıklamalarından birini dinliyorum, “İlk yerel seçimlerde İzmir'deki 31 belediyenin hepsini kazanarak dünya rekoru kıracağız” diyor! İzmir Büyükşehir Belediyesinin bu şekilde el değiştirmesine razı olduğunu söylemiş oluyor aslında. Seçimi beklerken, çürüdü öfkemiz.
Halk olarak içimizde büyüyen bu olumsuz ortak duyguların, yapıcı bir toplumsal güce dönüşmesine ihtiyacımız var. Yapıcı olabilmesi için de öfkenin umutla yan yana gelebileceği bir örgütlülük kültürü geliştirmeye… Çünkü örgütsüzlük toplumsal yenilgilerin ana sebebidir. Kendiliğinden harekete geçen ve salt öfkeyle güdülenen bir kitle tamamen kör değildir, ancak ortak hedefleri belirlerken sezgisel davranır. Öfkeyi tetikleyen her ne ise, onun sosyal temsillerine yönelir. Hedef lüks mağazalar, belirli bir araba markası, tarihi bir heykel veya belirli bir sosyal grup olabilir. Nihai hedefin siyasi strateji ve taktiklerden yoksun şekilde ortaya çıkması sebebiyle, örgütsüz halk kitleleri öfkeyle harekete geçtiklerinde kolayca manipüle edilebilirler.
İnsan sosyal becerileri ile türünü devam ettirebilmiş, bu beceriyle karmaşık toplumsal örgütlenmeler geliştirebilmiştir. Beynimizin uzmanlık alanıdır sosyal yaşam ve bu uzmanlığın en üst düzey eseridir devlet dediğimiz örgütlenme. İnsan evrimi ve toplumlar tarihi, en açık şekilde birlikte hareket edebilme becerimizin en güçlü niteliğimiz olduğunu göstermesine karşın, siyasal olarak örgütlenmeye bu kadar mesafeli ve ön yargılı olunması, sistemin ideolojik başarısıdır. Bugün iktidar da ana muhalefet de halkın geniş kesimlerinde artan huzursuzluğun sokağa taşmasından ürkmekte; ama çözümü ısrarla halkın haklı taleplerini bastırmakta veya gençler başta olmak üzere herkesi umutsuzluğa sevk etmekte arıyorlar. Işığı görebilenlerimizse çok az; ama işte ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta...
* Ahmet Telli’nin anısına saygıyla…