Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
İnci Boyacıoğlu

İnci Boyacıoğlu

Hatırlamak da bir direniş biçimidir

Geçmişin susturulması ile bugünün dilsizliği aynı tarihsel olgunun iki yüzüdür. Geçmişine sahip çıkmak, gelecek üzerinde söz sahibi olmayı mümkün kılar. Geçmişimiz sadece acılardan ve yenilgilerden oluşmuyor, hatırlamak isteyenler için insanlık tarihi nice zaferle dolu.

Yayın Tarihi: 07.10.2026 , 00:06 Güncelleme Tarihi: 07.10.2026 , 00:06

Bellek, kişisel deneyimlerimiz için bir depolama alanı olmanın ötesinde anlamlara sahiptir. O, aynı zamanda sınıflar arası mücadelenin en çetin savaş meydanlarından biridir. Düzen, ideolojik hegemonyasını kurabilmek için insanların ortak geçmişlerine dair neyi nasıl hatırlayacaklarını ve belki daha önemlisi neleri unutacaklarını yönetmeye çalışır. Çünkü geçmişi kontrol eden, geleceğe de yön verebilir. 

Gerçekten de bellekte saklanan geçmiş ve gelecek ilişkisi sandığımızdan daha güçlüdür. Hatta, bellek geçmişe dair bilişsel bir sistemden çok, geleceğe yönelik işlevleriyle öne çıkar. Geçmişe dair anılarımızı saklarız, çünkü bu anılar “bozulan bir arkadaşlık”, “vazgeçilen mesleki bir hedef” gibi sosyal problemlerin nasıl çözüleceğine dair önemli bilgiler taşır. Bu anıları duygusal olarak yeniden deneyimleyerek hatırlarız, çünkü sevgilimize kavuşmak veyahut haftaya gireceğimiz sınavda başarılı olmak gibi kişisel amaçlarımıza dair motivasyonu, kişisel yaşantılar bütünümüzden damıtırız. Anıları birbirine eklemleyerek bir yaşam öyküsü yazarız, çünkü “dün, bugün ve gelecek” arasında tutarlı bir benliği ancak anılarımıza basarak inşa edebiliriz. 

Sebepler çoğaltılabilir, bunların ortak noktası açık: Belleğimizin işleyişinde hep geleceğe uzanan bir amaçlar silsilesi vardır. İşte tam da bu yüzden geçmiş anılarımız tamamen silinse, sadece geçmişi değil, şimdiki ve gelecekteki benliğimizden de kaybederiz. Birisi sorsa size, “Neyi kaybedersen artık sen olamazsın?” Anılar, böyle bir soru için iyi bir cevaptır. Toplumsal belleğimizin parçası olmuş kolektif anılarımız da böyledir. Geçmişini unutan bir toplum, geleceğin iplerini başkalarının ellerine vermiştir. 

Halk olarak bize reva gördükleri gelecek oldukça karanlık. Bu karanlığı, geçmişten gelerek nasıl inşa ettiklerinden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Ortak geçmişimiz, yani kolektif anılar, kendimizi ait hissettiğimiz sosyal gruplardaki kişilerin ortak deneyimlerini temsil eder. Bu anılar kimi zaman bir kuşağın üyeleri olarak birlikte çilesini çektiğimiz ekonomik krizlere, darbelere, depremlere, savaşlara dairdir; kimi zaman da voleybolda bir dünya kupası, ortak bir direnişin dayanışma deneyimleri, toplumsal bir kazanımın zafer günleri gibi ortak mutluluklarımızla ilgilidir. 

Kolektif bellek, insan ömrünün sınırlarını aşarak kuşaklar öncesinden aktarılan deneyimlere de ev sahipliği yapar. Atalarımızın göç deneyimleri, Kurtuluş Savaşı hikayeleri veya üyesi olduğumuz dini inanç grubuna, etnik kimliğe yönelik kanlı saldırılara dair anılar da bir kuşaktan diğerine aktarılır. 

Peki siyasi iktidarların anılarımızla eğitimden medyaya incelikle ve sürekli uğraşmalarının sebebi ne? Siyasi kimliklerimizi de ortak anılarımız ve kuşaklar arası aktarılan hikayeler temelinde anlamlandırırız çünkü. Kendi hikayemiz, bizden olanların ortak hikayesinin içinde demlenir. Bireyin kendi yaşam öyküsüne dair anıları, hiçbir zaman toplumsal anlatıların matrisinden bağımsız şekillenmez. Kişi kendini ait hissettiği siyasi grubun önündeki herhangi bir engeli aşıp aşamayacağı, siyasi hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı konusunda karar verirken de farkında olmadan o kolektif belleğe başvurur. 

Demiştik, belleğin asıl işi gelecekle ilgilidir. Kişi grubunu yetkin bulursa, birlikte başarabileceğine inanırsa, siyasal eylemlere katılmaya daha istekli olur. İşte biraz da bu yüzden liberaller bugün Sovyetler Birliği’ni kötülemekte 1990’lardaki kadar iştahlılar veya dünyaya iyilikten başka hiçbir şey yapmamış küçücük bir adaya, Küba’ya tahammül edemiyorlar veya 70’lerde solun ülkemizde ulaştığı devasa kitleselliği yok sayıp “muhafazakâr bir ülkeyiz” yalanını yılmadan usanmadan dolaşıma sokuyorlar. 

Egemen sınıf, elinde okullar, finansal güç, medya, sanat, akademisyenler, sosyal medya algoritmaları gibi sayısız enstrüman ile rehavete hiç kapılmadan, geçmişi nasıl hatırladığımızı ince ince dokuyarak, bugün kim olduğumuzu ve geleceği nasıl tahayyül edeceğimizi kontrol etmeye çalışıyor. Çünkü belleğimiz üzerinde hep kazanmak zorunda oldukları sınıfsal bir mücadele yürütmekteler. 

Bu mücadelede bir dönüm noktasıdır 80 darbesi. 12 Eylül’ün işkence tezgâhları, cezaevleri ve gerçekleştirilen idamlar emek hareketinin belleğini zor kullanarak yeraltına itmiştir. Egemen anlatıya uymadığı ve hatta o anlatının sahteliğini ifşa ettiği için kamusal alandan dışlanan sol hareketlerin geçmişi, aile içinde bile ancak fısıltıyla konuşulabilen anılara mahkûm edilerek cılızlaştırılmıştır. Kolektif belleğimiz geçmişinden bir kez şiddetle koparıldıktan sonra sol örgütlerin bu bağları onarıp yeniden kurması pek de mümkün olmadı. Sebepleri çok ama başka bir yazının konusu… 

Geçmişimizle birlikte kaybettiğimiz nice şey var. Emekçi halklar direniş deneyimlerini birbirine eklemleyerek öğrenir, yenilgilerden öğrendikleriyle kazanırlar. Bugün sendikalar sadece yasakçı yasa maddeleriyle değil, geçmiş deneyimleriyle aralarındaki kolektif bellek köprüleri yıkıldığı için de çaresizleşmiştir. 

12 Eylül kuşağının yaşam öykülerinde büyük boşluklar vardır örneğin. Yenilgi, travma, ihanet veya salt çocukları koruma dürtüsüyle, devrimci geçmişin eylem pratikleri sonraki kuşaklara aktarılamamıştır. 

Psikoloji alanında yapılan az sayıdaki deneysel çalışma, insanların ortak bir olayı hatırlarken yüksek statülü kişilerin olayı nasıl hatırladığını referans aldığını ve kendi anısını buna göre değiştirdiğini göstermekte. Kişiler, gruplarında daha üstün gördükleri kişilere itaat etmiyorlar, farkında olmadan olayın o versiyonuna ikna oluyor ve çok sonra kendilerine olay tekrar sorulduğunda anının o versiyonunu hatırlıyorlar. İşte bu nedenle, direngen bir aydın sınıfı halkların yazgısında hep söz sahibidir. 

Ne yazık ki 80 darbesi, dönemin aydın kuşağını da acımasızca ezip geçti. Ama yine de aydın en acımasız eleştirilere göğüs gererek güçlenir. Kolektif belleğimizde açılan her yarada aydın sınıfının da sorumluluğu var. Kuşaklar arası bellek aktarımının darbeyle sekteye uğraması ve bu saldırıya etkili cevaplar üretilememesi, ilerici toplumsal kesimlerin tarihsel köklerinden koparılmasına, bir tür toplumsal amneziye yol açtı. 12 Eylül’ün yarattığı bu belleksizlik, bugünkü siyasal İslamcı ve neoliberal hegemonyanın üzerine inşa edileceği bir tür "tabula rasa" yarattı. Yani, geçmişin susturulması ile bugünün dilsizliği aynı tarihsel olgunun iki yüzüdür.

80 darbesiyle başlayan ve bugün onun bir devamı olarak "Yeni Osmanlıcılık" adı altında cisimleşen gerici, piyasacı ve yayılmacı egemen düşünce, ideolojik alanda büyük bir yol kat etti. Hedeflerine ulaşmak için, önce emekçi halkın ilerici kazanımlarını, dayanışma kültürünü, aydınlanmacı değerlerini tasfiye etmek ve bir yandan da muhafazakâr değerlerin piyasacı yorumlarına gönlü açık, bencil ve itaatkâr bir halk inşa etmeleri gerekmekteydi. Düzen siyaseti, sınıf ve siyasi görüş temelli kimliklenmeyi tehlikeli bulduğu için, yana yakıla "ecdad” ve “ümmet" etrafında kümelenen hiyerarşik bir sosyal kimliklenme mekanizması kurmak istemekte. 

Bugün gelinen noktada, 12 Eylül, emekçilerin dünyayı değiştirebileceğine dair o tarihsel özgüvenini paramparça etmiş; susturulmuş dayanışma anıları, toplumsal düzeyde öğrenilmiş çaresizliğe evrilmiştir. Sosyalist hareket içinde “iktidarı hedeflemek” üzerinden yapılan tartışmalar bu yüzden önemlidir ve hâlâ günceldir. Düzen siyaseti, cumhuriyet kazanımlarını yok etme hedefinde başarıya kavuşsa da Yeni Osmanlıcılığa uygun bir ülkeyi ve o ülkeye uygun insanı yaratma konusunda sorunlar yaşamaktadır. Kolektif belleğimizde koparamadıkları bir damar inatla kan taşıyor sinir hücrelerimize… 

Başa dönelim. İnsan belleği, sistemin müdahalelerine açık pasif bir anı deposu değil, aktif bir eylemlilik alanıdır. Geçmişine sahip çıkmak, gelecek üzerinde söz sahibi olmayı mümkün kılar. O yüzden, bazen hatırlamak etkili bir direniş biçimidir. Unutulanlar siyasal iradeyle ve örgütlü pratiklerle yeniden hatırlanabilir. Not düşelim bugüne, geçmişimiz sadece acılardan ve yenilgilerden oluşmuyor, hatırlamak isteyenler için insanlık tarihi nice zaferle dolu.

Yazarın Son Yazıları