Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
İnci Boyacıoğlu

İnci Boyacıoğlu

Bir işkenceciyi nasıl yetiştirirsin? Peki ya binlercesini?!

Faşizm psikolojikleştirilmemelidir, ama faşizmin psikopolitik analizi öğretici olabilir. Çözüm ise bölge halklarının emperyalizmin dünyayı yeniden şekillendirme planlarına çomak sokmasından geçmektedir. Aksi takdirde kapitalizm, sadece İsrail'de değil dünyanın her yerinde, kendi sıradan vatandaşlarından on binlerce yeni işkenceci yetiştirmeye taliptir.

Yayın Tarihi: 23.09.2026 , 00:28 Güncelleme Tarihi: 23.09.2026 , 00:29

İşkencecilerin "psikopat"lardan seçildiğini düşünüyor olabilirsiniz, ama herhangi bir toplumda klinik psikopati yaygınlığı yalnızca yüzde 1 dolaylarındadır. İşkenceyi sistematik olarak kullanan bir düzenin ihtiyaç duyduğu "sadist canavar" sayısı toplumda hiçbir zaman yeterli sayıda değildir. Üstelik anti-sosyal kişilik bozukluğu olan kişilerin büyük bir kısmı, iyi bir eğitim geçmişi ve düzenli bir aile hayatı sayesinde “düzen partilerinde politikacı” olmak gibi empati eksikliğinin avantaja dönüştüğü mesleklerde saygın birer vatandaş olarak yaşamlarını sürdürürler. 

O yüzden, işkenceci lazım olduğunda bir eğitim sürecine ihtiyaç duyulur. Örnek bir eğitim programında, geleceğin işkencecisine işkence esnasında önce kapıda nöbet tuttururlar, sonra işkence aletleri çantasını getirmesini isterler, daha sonra işkence yapılırken kurbanı tutmasını isterler. Böylece her aşamada yavaş yavaş kişiyi geriye dönemeyeceği bir karanlığa çekmiş olurlar. Bilişsel çelişkinin psikolojik yasaları, bu sürecin hedefine ulaşmasında kilit rol oynar. 

Kapıda nöbet aşamasında kişi, kendisini “İşkenceyi yapan ben değilim, sadece basit bir emri yerine getiriyorum, yapabileceğim bir şey yok” gibi düşüncelerle rahatlatır. Ama her yeni aşamada, insanlık dışı bir suçun daha derinden bir parçası olmaktadır. "Ben iyi, saygın ve ahlaklı bir insanım" inancı ile "Az önce bir insana korkunç şeyler yapılmasına yardım ettim" gerçeği zihinde şiddetli bir şekilde çatışır. Bu göz ardı edilemeyecek şiddette bir bilişsel çelişkidir.

Normalde insanlar sayısız bilişsel çelişkiyle mis gibi yaşayıp gidebilir, hiç sorun yaşamazlar. Ama bazı bilişsel çelişkiler çözülmek zorundadır. İşkencenin bir parçası haline getirilen kişiler, içlerini kemiren bu ağır yükten kurtulmak için çoğu durumda sistemi karşısına alma cesareti gösteremez ve bir işkenceci olmayı meşrulaştıracak yolları keşfetmeye başlarlar. Gerçekleştirdikleri vahşeti haklı göstermek adına "O zaten bunu hak etmişti", "O insan bile değil" gibi giderek katılaşan düşünceler geliştirmeye başlarlar. Atılan her küçük adım bir sonrakini aklar ve sıradan bir vatandaş, baskıcı düzenin hissizleşmiş, sadık bir celladına dönüşür. 

Bu kan dondurucu eğitim, 1967-1974 yılları arasındaki Albaylar Cuntası olarak bilinen Yunanistan Askeri Cunta döneminde uygulanmıştır. Cunta rejiminin en büyük baskı aygıtı olan Yunan Askeri Polisinin kendi personeline verdiği standart eğitim programının bir parçasıdır. Cunta yıkıldıktan sonra 1975 yılında görülen davalarda ortaya çıkmıştır. 

Bu tür eğitimlerle yüzlerce işkenceci yetiştirmek mümkün. Peki İsrail binlerce işkenceciyi nasıl yetiştirdi?

Cevabı biraz geçmişten gelerek arayalım. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendilerini dünyanın en ileri toplumları sanan, geri kalmış coğrafyaların sömürgeleştirilmesini o ülkelerin "insansıları"na insanlığı taşımak diye çerçeveleyen Batılılar, varoluşsal bir krizin içine yuvarlandılar. Naziler nasıl ortaya çıkmıştı? Avrupalı bir halk nasıl topluca canileşebilir, öldürdükleri çocukların kemiklerinden düğme yapmayı akıl edecek kadar nasıl iğrençleşebilirdi? 

Konu sosyal psikolojinin inceleme alanına girmekteydi ve Nazi Almanyası sosyal psikolojinin bir bilim dalı olarak tüm dünyaya rüştünü ispatlaması gereken bir sınava dönüştü. Sosyal psikolojinin ilk denemelerinden en ünlüsüdür Milgram deneyi. Laboratuvar ortamında önlüklü bir otorite (sert bir bilim insanı) emrettiği için yan odadaki tanımadığı bir insana ölümcül elektrik şokları vermeye razı olan katılımcılar (eski ifadeyle denekler), "kötülüğün sıradanlığına" ve "kör itaate" kanıt olarak sunuldu. Bu deneyler, sokaktaki insanın içindeki potansiyel celladı ifşa etmiş gibi görünse de meseleyi fazlasıyla bireyselleştiriyor; faşizmi üreten kapitalizmin krizi, egemenlerin ideolojik aygıtlarını, sınıfsal ve uluslararası dinamikleri karanlıkta bırakıyordu. 

Bir diğer düzen içi cevap Hitler’in psikopatolojik karakterinde arandı. Oysa kapitalizm kimi krizlerde Hitler gibi liderler yetiştirmekte ustadır. Psikoloji camiasında Hitler’in psikoanalitik incelemeleri hâlâ popülerliğini korumakta. Lafı dolandırmadan söyleyelim, bunların tarihi anlamaya katkısı sıfıra yakındır. Çünkü dönemin Almanya’sı bir tane değil, binlerce Hitler yetiştirdi. Eminim toplama kamplarında Hitler’den daha iyi Hitlercilik yapabilecek nice genç Nazi subayı Kızılordu’nun süngüleriyle tarih sahnesine çıkamadan yok olup gitmiştir. Bugün İsrail’de sayısız Netanyahu; Avrupa’da, Ukrayna’da nice utangaç Hitlercik sıranın kendisine geleceği günü hayal etmektedir.Faşizm psikolojikleştirilmemelidir, ama faşizmin psikopolitik analizi öğretici olabilir. 

Bireyi merkeze alan bu yetersiz denemelerden sonra, Muzaffer Şerif’in Gerçekçi Çatışmalar Kuramı ve takip eden yıllarda Sosyal Kimlik Kuramı gibi yaklaşımlarla toplumsal süreçlere grup düzeyinde daha derli toplu yanıtlar üretilmeye başlandı. Bu yaklaşımlar, faşizmin sırrını salt boyun eğmekte değil, kitlelerin "biz" ve "onlar" ekseninde nasıl radikalleştirildiğinde, sınırlı kaynakların benzer gruplar arasında nasıl çatışmalar yarattığında arar. 

Grup dinamiklerinin şiddete dönüştüğü mekanizmalar, düzen siyasetçilerinin sık sık başvurdukları politik bir taktiğe dönüşmüştür: Kendi "iç grubunu" kayırıp yüceltme, buna karşılık sınırlı bir kaynağın paylaşımında rakip (olarak servis edilen) "dış grubu" şeytanlaştırma ve mutlak bir düşmana dönüştürme... Tarih boyunca emperyalist savaşlarda, soykırım girişimlerinde ve örgütlü linç olaylarında sıradan insanları tek bir cinnet halinde birleştiren psikolojik süreç bu aidiyet ve ötekileştirme mekanizması temelinde işlemektedir. Oysaki grup süreçleri dayanışmayı, empatiyi, yardımlaşmayı da içerir, ama sistem bu eğilimleri sürekli olarak kötürüm bırakmaktadır.

Gruplar arası düşmanlaştırmanın en uç ve en kanlı biçimi ise şüphesiz "insandışılaştırma"dır. Karşınızdakini insan kategorisinden çıkardığınız an, ahlaki ve vicdani engellerin tümü devre dışı kalır. Tıpkı Nazilerin bir zamanlar Yahudileri "fare" olarak resmetmesi gibi, bugün İsrail afişlerinde ve siyasi söylemlerinde Filistinliler için "böcek" benzetmesinin kullanılması hiç de tesadüf değildir. Bir insanı öldürdüğünüzde katil olursunuz ama bir böceği ezdiğinizde bu sadece "temizlik"tir.

Kolektif bellek çalışmalarında saptanan, farklı İsrailliler arasında geçmişin ve mevcut durumun yorumlanmasındaki farklılıklar konuyu aydınlatıcı detaylar içermekte: Sol-liberal bakış açısına sahip Yahudiler, Holokost'u faşizme karşı evrensel bir çağrı olarak anlamlandırır ve "başkaları zulme uğrarken pasif birer seyirci kalmamak" ilkesini ahlaki bir öncelik olarak sahiplenirler. Bu gruba giren Yahudiler, dış gruplara (Filistinlilere/Arap vatandaşlara) karşı daha yüksek bir hoşgörü ve empati geliştirme eğilimindedir. 

Sağ siyasi görüşe sahip Yahudiler ise Holokost'u, Yahudi olmayanların Yahudilere karşı her zaman var olan ve kaçınılmaz düşmanlığının bir kanıtı olarak görürler. Temel ahlaki yükümlülükleri "bir daha asla kurban olmamak"tır. Bu yaklaşım daha aşırı yorumlarında devletin sekülerleşmesini "ikinci bir Holokost" olarak nitelendirir. Demokratik ve eşitlikçi ilkelerin, Yahudileri yok etmek isteyen dış gruplara haklar tanıyarak tarihi trajedilerin tekrarına yol verdiğini iddia ederler. Bu sebeple Araplarla sosyal ayrışmayı destekler ve şiddet içeren eylemlere kolaylıkla başvururlar.

Bu sosyal psikolojik yaklaşımlarda hâlâ önemli bir eksik bulunmaktadır: Sınıfsal analiz. Oysa İsrail’in kuruluşundan günümüze Rothschild ailesi gibi emperyal düzeyde güce sahip sermayedarların varlığı, İsrail işçi sınıfının bölgedeki diğer işçi gruplarına kıyasla sahip olduğu göreceli refah, İsrail’in Filistinlileri on yıllardır en kötü iş kollarında ucuz iş gücü olarak kullanıyor olması gibi sınıfsal ilişkiler, gruplar arası dinamiklerin anlaşılmasında kilit unsurlardır. 

Ekonomik ve siyasal krizlerde, savaşlarda ve daha nice farklı toplumsal krizde iç ve dış grubun kim olduğu sınıfsal ilişkilerin dolayımında kristalize olur. Bu tür krizlerde felaketin asıl sorumlusu olarak egemen sınıflar ve onların temsilcisi siyasi özneler, ancak dikeyine bir karşı karşıya gelişi göze alan sosyal grupların hedefine girerken; çoğu kendiliğinden ve/veya bilinçsiz toplumsal hareket yatayına yani kendisiyle benzer konumda bir düşman keşfeder: Göçmenler, farklı inanç grupları, azınlıklar, kadınlar veya karşı mahalle diye uzar gider liste… 

Tüm bu derin sosyo-ekonomik arka plan düşünüldüğünde, İsrail’in işkenceci askerlerinin psikolojik sağaltımını mümkün görenler varsa hayal görüyordur. Tarihte bu tür altı boş sayısız çözüm düşünülmüştür. Batılı 68 kuşağının, "askerlerin savaşta çıplak olması durumunda kimsenin birbirine ateş edemeyeceği" iddiasıyla somutlanan akılsız iyimserliği geliyor aklıma. Buna yıllar sonra okkalı bir yanıt olarak İsrail ve Amerikan askerleri Ortadoğu’da işkence ettikleri çıplak insanların üstüne postallarıyla basarak poz verip bol bol hatıra fotoğrafı çektirdi. Bize gereken, akılcı ve mücadeleci bir iyimserliktir. 

O mücadele Batı'da örülmeyecektir. Epstein dosyasındaki post-modern estetikle inceltilmiş "seçkin" işkence cümbüşünün ortalığa saçılmasına rağmen kılını kıpırdatmayan Batılı kurumların ve çürümüş burjuva demokrasisinin İsrail’i durduracak bir fren mekanizması inşa etmesini beklemek hayaldir. Aşırı sağın giderek güçlendiği Batı dünyasından hâlâ demokrasi, insan hakları, uluslararası ilişkilerde ilkeli bir duruş bekleyenlerin vay haline… 

Çözüm bölge halklarının kendi iktidarlarını İsrail’i engelleyecek hamlelere zorlamasından, bölge güçleri üzerinde politik baskı kurmasından, emperyalizmin dünyayı yeniden şekillendirme planlarına çomak sokmasından geçmektedir. Aksi takdirde kapitalizm, sadece İsrail'de değil dünyanın her yerinde, kendi sıradan vatandaşlarından on binlerce yeni işkenceci yetiştirmeye taliptir.

Yazarın Son Yazıları