Gamze Yücesan Özdemir
Baskı, baraj, yasak… Yine de örgütleneceğiz!
Yayın Tarihi: 02.08.2026 , 21:52 Güncelleme Tarihi: 03.08.2026 , 00:01
Maaş günü gelmeden cebindeki para tükenen milyonlarca işçi var bu memlekette. Sabahın köründe çıkıp gecenin karanlığında dönenler, torna tezgahının, inşaatın, fabrikanın gürültüsü içinde ömür tüketenler... Herkes kendi yükünü tek başına sırtlanmış gibi yürüyor. Oysa insanın en ağır yükü yoksulluk değil, yalnızlıktır. Omuz omuza durmanın, hakkını birlikte aramanın gücü zayıfladıkça ekmek daha da küçülüyor, umut daha da eksiliyor. İşte asıl pranga budur: İnsanı yalnız bırakan örgütsüzlük.
Kapitalist üretim bir yandan artı-değeri üretirken diğer yandan artı-değer sömürüsünün sürekliliğini sağlayacak siyasal ve hukuksal yapıları üretir. İşçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, toplu pazarlık gücünün kırılması ve grev hakkının fiilen ortadan kaldırılması bu yapıların işleyişinin ürünüdür. Bugün ülkede yaşadığımız gerçek tam da budur. DİSK-AR'ın yayınladığı Sendikal Haklar Raporu, bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Resmi istatistikler sendikalaşma oranını yüzde 13,8 olarak açıklıyor. Ancak bu hesaplama yalnızca sigortalı işçileri kapsıyor ve milyonlarca kayıt dışı işçiyi dışarıda bırakıyor. Kayıt dışı çalışanlar da eklendiğinde fiili sendikalaşma oranı yüzde 13'e düşüyor. Ülkemizde çalışan her yüz işçiden yalnızca 13'ü sendikalı, 87'si ise örgütsüzdür. Kamu işçilerinin görece yüksek sendikalaşma oranı genel ortalamayı yukarı çekiyor. Oysa özel sektörde tablo adeta bir örgütsüzlük çölüdür. Kayıt dışı çalışanlarla birlikte özel sektörde fiili sendikalaşma oranı yalnızca yüzde 5,7'dir. Sömürünün en ağır yaşandığı yer aynı zamanda sendikal hakların en çok budandığı yerdir. En düşük sendikalaşma oranları inşaatta, turizmde ve ticaret-büro işkolunda görülüyor. İnşaatta sendikalaşma oranı yüzde 2,8'e kadar düşüyor. İş cinayetlerinin en yoğun yaşandığı sektörde aynı zamanda örgütsüzlük hakim durumda.
Kadın işçiler açısından durum daha da ağır. Kadınlarda fiili sendikalaşma oranı yüzde 9,6'ya kadar geriliyor. Ne var ki ücretli emek giderek kadınlaşıyor. Kadın emeği bakım yükü, kayıt dışılık, güvencesizlik, düşük ücret, ayrımcılık nedeniyle çok katmanlı bir sömürü altındadır. Emek piyasasına güvencesizlik, esneklik ve düşük ücretlerle giren genç kuşaklar aynı zamanda örgütsüz bir çalışma yaşamına mahkum. Her yüz kayıtlı genç işçiden yalnızca 6’si sendikalı. Sermaye yalnız bugünü değil, geleceğin işçi sınıfını da sendikasızlaştırmaktadır.
Örgütsüzlük gerçeği oldukça ağırken daha yakından bakıldığında sınıfsal gerçeklik sertleşiyor. Ülkemizde sendikaya üye olmak toplu iş sözleşmesinden yararlanmak anlamına gelmiyor. İşkolu barajları, yetki süreçleri ve hukuki engeller nedeniyle yüz binlerce sendikalı işçi toplu pazarlık hakkından mahrumdur. Toplu iş sözleşmesi kapsamı yaklaşık yüzde 10 düzeyindedir. Özel sektörde ise her yüz işçiden 96'sı toplu iş sözleşmesi kapsamı dışındadır.
Ve bütün bunların yanısıra bir baskı yordamı daha var: Grev yasakları. Kapitalist toplumda grev, işçi sınıfının en etkili mücadele aracıdır. Üretimi durdurma gücü, emeğin sermaye karşısındaki gerçek pazarlık gücüdür. Dolayısıyla grev hakkının budanması doğrudan sınıf mücadelesine müdahaledir. Bugün ülkede grev hakkı "erteleme" adı altında fiilen yasaklanmaktadır. Milli güvenlik ve genel sağlık gibi gerekçeler, işçilerin anayasal hakkını ortadan kaldırmanın aracı haline getirilmiştir. Sonuç ortadadır. Grev sayısı, greve katılan işçi sayısı ve grevde geçen işgünü sayısı tarihsel olarak en dip seviyelere gerilemiştir. 1980 öncesinde yılda 70 bini aşkın işçi greve çıkabilirken AKP döneminde bu sayı ortalama 4 bin 669'a kadar düşmüştür.
Sendikal örgütlülüğü yeniden güçlendirmek için örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması, grev hakkının güvence altına alınması, kayıtdışı çalışmanın ortadan kaldırılması, güvencesiz istihdam biçimlerine son verilmesi ve sendikal nedenlerle işten atılmaların durdurulması mücadelesi hiç kuşkusuz ki yükselecektir. Ama işçi sınıfının yaşam ve geçim mücadelesi için daha fazlasına ihtiyaç olduğu kesin.
Son yıllarda bir yandan işçi sınıfı üretim süreçlerinde parçalanıyor, burjuva sınıfı karşısındaki dayanakları, siperleri sürekli aşındırılıyor ve sınıfın üyeleri kendi aralarında rekabete sürükleniyor. Diğer yandan ise gündelik hayatın her alanında gözlemlenen ve günbegün büyüyen bir ahlaki öfke hüküm sürüyor. İçinde bulunduğumuz günlerde toplumsal eşitsizliği meşru kılan tüm mekanizmalar tökezlemektedir. Toplumsal eşitsizliği gizleyen tüm toplumsal kabuller iflasın eşiğindedir. Dolayısıyla işçi sınıfının ahlaki öfkesini sınıf terimleriyle ifade edebilecek sendikal stratejiler yani sınıf sendikacılığı yegane siyasal seçenek olarak öne çıkmayı bekliyor.
Neredeyse yarım asır boyunca sınıf sendikacılığının yaşadığı güç kaybına rağmen sınıf sendikacılığı hiç olmadığı kadar güncel ve elzem. Bu topraklarda sınıf sendikacılığın güçlü bir geçmişi var. 60’lı ve 70’li yıllarda işçi sınıfının mücadelesi ve sınıf sendikacılığı kültürel bellekte hâlâ canlıdır. İşçi sınıfının mücadele tarihine adını yazdırmış grevler, direnişler ve işgaller var. Bazıları emek tarihinde yerlerini almışlar ve görünür deneyimler olmuşlar. Bazıları ise tarihin derinliklerinde, tozlu raflardalar. Ve görünür olmayı bekliyorlar. Bu süreçlerin zengin politik deneyiminin bilince çıkartılması hem yakın tarihin anlaşılabilmesi hem de içlerinde taşıdıkları alternatif-dönüştürücü niteliğin yarına taşınabilmesi açısından değerlidir.
Sınıf sendikacılığı üzerine düşünürken, Walter Benjamin’in sözleri yol açıcı olabilir: “Geçmişi tarihsel olarak kurmak ‘onu gerçekten olmuş olduğu gibi’ tanımak değil, tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi, tehlike anında tarihsel öznenin karşısında beklenmedik bir şekilde beliriveren geçmiş imgesini alıkoymaktır.” Bugünden yarına işçi sınıfının büyüyen öfkesine odaklanmaktır aslolan. Sınıf sendikacılığına yaslanan geleneği yeniden icat etmeliyiz.
İşçi sınıfının örgütlenmesi ekmeği büyütmenin olduğu kadar cumhuriyeti yükseltmenin ve ülkeyi yeniden kurmanın da yolu. Örgütlü emek eşitliğin, adaletin ve sosyalizmin kurucu iradesidir. Umut da burada yeşerir: Baskılar aşındırılır, barajlar aşılır, yasaklar kırılır. Yeter ki işçi sınıfı kendi örgütlü gücünü yeniden keşfetsin!