Gamze Yücesan Özdemir
Tükenişten örgütlenmeye: Bize yeni hikayeler gerek
Yayın Tarihi: 16.02.2026 , 00:07 Güncelleme Tarihi: 16.02.2026 , 00:23
Son yıllarda sosyal medya platformları, emekçilerin görünmez kılınmış hayatlarının görünür olduğu bir alana dönüştü. Emekçiler artık yalnızca çalışmıyor, aynı zamanda kendi yaşamlarına dair hikayeleri paylaşıyor: zorlu çalışma koşulları, işyerinde yaşanan haksızlıklar, uzun mesailer… Emekçilerin deneyimleri yalnızca kantin masalarında ya da servis yolculuklarında konuşulmuyor, ekranlara taşınıyor. Bireysel içerik üreticileri aracılığıyla sınıfsal deneyimler dijital alanda bir hikaye akışına dönüşüyor. Akan bu hikayeler de benzer hikayeleri olanların anlam dünyasına akıyor.
Söz konusu sosyal medya paylaşımları çarpıcı gerçekten. Geçen yılın Ağustos ayında TikTok’ta öne çıkan bir şarkı güncel bir akım yarattı. Emekçilerin video paylaşımlarının arkasında fon müziği ve görüntülerin sözü oldu. İlk olarak bir garson çalışırken yere yığılıyor. Ardından bir kasiyer müşterilerin gözleri önünde bayılıyor. Sonra bir reyon görevlisinin üstüne transpalet devriliyor. Görüntüler farklı ama anlatılan hikaye aynı: ağır çalışma koşulları, tükenen bedenler. Hepsinin arkaplanında aynı şarkı ve aynı dize var: “Belki de şarjın bitti ya da biz bittik.”
Emekçilerin paylaşımları, sermayenin hız ve verimlilik buyruğuna karşı sessiz ama sarsıcı bir tanıklık üretiyor. Bu görüntüler, tekil anlatılar değil, güvencesizliğin, aşırı çalışmanın ve örgütsüz bırakılmışlığın kolektif fotoğrafıdır. Elbette kimse bir videonun tek başına çalışma rejimini sarsacağını sanmıyor. Beklenti düşük, umut temkinli. Ama yine de paylaşıyorlar. Çünkü o birkaç saniyelik görüntü, içine sıkıştırıldıkları hayatı görünür kılmanın en çıplak, en dolaysız yolu. Bu hikayeler, tıkanmış hayatlara, güvencesizlikle kuşatılmış bir geleceğe, yön duygusu elinden alınmış bir kuşağa ait. Aynı anda hem görünür olma çabası hem çağrı: “Gör beni”, “bu düzene bak.” Çünkü görünür olmak, yok sayılmaya karşı atılmış ilk siyasal adımdır.
Peki bu görünürlük, gerçekten yeni bir sınıfsal mevzi midir?
Öncelikle şunun altını çizmek önemli: Sosyal medya, emekçilerin gündelik yaşam deneyimlerini ve itirazlarını görünür kılan yeni bir zemin sunuyor. Deneyimler, artık eşzamanlı olarak farklı kentlerdeki, farklı sektörlerdeki işçiler tarafından paylaşılabiliyor. Parçalı deneyimler, birbirini tanıyabiliyor. Sömürü biçimlerinin tekrar tekrar görüntülenmesi, ortak bir dil üretme imkanı taşıyor. İşçiyle-işveren arasında tekilmiş gibi görünen ilişkinin, işçilerle işverenler arasındaki kolektif ilişkinin bir parçası olduğunu vurguluyor: Orada bayılan işçi genç, sizin çocuğunuz da olabilirdi!
Diğer yandan sosyal medya, işçi sınıfı kültürünü kolektif değerlerden bireysel temsillere doğru iten güçlü eğilimler barındırıyor. Kişisel hikayeler, bireysel dayanma stratejileri, “başarı” anlatıları… Sınıfsal tepki ve öfke çoğu zaman bireysel varoluş mücadelelerine indirgeniyor. Bu indirgeme, öfkenin yönünü değiştiriyor. Düzeni hedef alması gereken itirazı, bireyin kendi “yetersizliğine” kilitleyen bir ideolojik kuşatma yaratıyor.
Şüphesiz ki bireyselleştirilen ve yönü değiştirilen öfkenin dolaşıma girdiği dijital alan, sermayeden bağımsız bir özgürlük mekanı değil. Platformlar, algoritmalar hangi sesin yükseleceğine, hangisinin görünmez kalacağına karar veriyor. Beğeni, izlenme ve paylaşım sayıları yalnızca niceliksel veriler değildir, aynı zamanda yeni sömürü ve denetim mekanizmalarıdır. Sermaye yalnızca üretim alanında değil, dolaşım ve temsil alanında da belirleyicidir.
Dolayısıyla dijital alan, sınıf mücadeleyle yeniden kurulması gereken bir alandır. Nerede işçi sınıfı varsa, işçi hareketi de orada olmak zorundadır. Bugün işçi sınıfı dijital alandaysa, mücadele de dijital alanda örgütlenmek zorundadır. Ama bu, dijitalleşmeye teslim olma değil onu dönüştürme iddiasıdır. Bireysel hikayeleri kolektif bir mücadele zeminine bağlamak ve dağınık öfkeyi örgütlü bir güce dönüştürmek tam da bu iddianın parçasıdır.
Öncelikle, dijital alanın yalnızlaştırıcı kodlarına karşı sınıf kültürünü yaratacak imkanlar üzerine düşünmeliyiz. Sınıf kültürü, sosyal medyada “bireysel hikaye”lerin ötesinde, işçilerin ortak deneyimlerini görünür ve birbirine bağlanır kıldığında filizlenebilir. Bu alan, emekçilerin yalnız olmadıklarını fark ettikleri, kendi hayatlarının neden böyle olduğunu sorgulamaya başladıkları bir karşı hat olarak işlev gördüğünde anlam kazanır. Sosyal medyada sınıf kültürü yaratmak, parçalanmış deneyimleri ortaklaştırmaktır.
Ardından, dijital alanı sermayenin hız, rekabet ve itaat rejiminin uzantısı olmaktan çıkarıp, işçi sınıfının kendi sözünü kurabildiği işçi kamusallığına nasıl dönüştürebiliriz? İşçi kamusallıkları, emekçilerin yalnız bireyler olarak değil, sınıfın üyeleri olarak yan yana gelebildikleri, deneyimlerini, öfkelerini ve taleplerini ortaklaştırabildikleri zaman ve mekanlardır. Bu kamusallıklar, sermayenin dayattığı zamana ve mekana karşı işçilerin kendi zamanını ve mekanını örgütleme iradesinin ifadesidir. Dijital mecralar bugün emekçilerin yalnızlıklarını derinleştiren, deneyimlerini parçalayarak görünürlük yarışına hapseden bir işleyişe sahip. Oysa bu alanlar, işçilerin gündelik sömürü biçimlerini, güvencesizlik deneyimlerini ve öfke birikimlerini paylaştıkları dijital mekan ve dijital zaman olarak inşa edilebilir.
Ve biliyoruz ki, bu düzen örgütlü olmayan her sesi, her görüntüyü yok eder. Bireysel kalan paylaşımlar, gösteriyor ki işçiler hayatlarında örgütlü yapılarla ya buluşamıyor ya karşılaşamıyor ya da uzak duruyor. Yine gösteriyor ki, örgütlü yapılar da işçi sınıfının bu kesimine ulaşmada güçlük çekiyor. Mahallelerde, işyerlerinde örgütlü yapıların zayıflığının sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Var edilmesi gereken ise işyerlerinden dijital alanlara uzanan bağlarla, sınıfın dağılmış parçalarını sermaye karşısında bir araya getiren örgütlülüktür. Dijital alan da ancak siyasal hatlarla ve örgütlü mücadeleyle birleştiği ölçüde gerçek bir mevziye dönüşebilir. Siyasallaşamayan, kolektif eylemliliğe yönelmeyen dijital görünürlük, görünür olma olarak kalır. Görünür olma, örgütlenmeyle birleşmediğinde soğurulur, sınıf bilinci algoritmalar tarafından yok edilir.
Bugün önümüzdeki soru şudur: Sosyal medya, sınıf mücadelesinin ilerlediği bir zemin mi olacak yoksa sınıf bilincinin soğurulduğu bir ara alan mı? Yanıt, teknolojide değil sınıfın kendi hikayesini örgütlü olarak yazma iradesindedir.