Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Tekno-faşizmin manifestosu: Ölüm siyaseti ve yapay zekâ

Esas soru “yapay zekâ silahlarının yapılıp yapılmayacağı değil; onları kim yapacak ve ne amaçla yapacak” şeklinde. Thiel, Karp, Palantir, bütün teknoloji şirketleri ve Amerikan devleti şimdi esas olarak bu soruyu soruyor ve bu soruya yanıt vermeye çalışıyor.

Yayın Tarihi: 21.04.2026 , 23:48 Güncelleme Tarihi: 22.04.2026 , 00:06

Naziler gaz odalarını neden icat etmişti? Bu sorunun yanıtı “ölüm endüstrisi”nin gelişiminde gizlidir; toplama kamplarındaki milyonlarca kişiyi kurşunla, tabancayla, tüfekle öldürmek hem yeterince hızlı değildi hem de çok maliyetliydi. Bu noktada bir “toplu ölüm makinesi” arayışı ortaya çıktı ve kamplara gaz odaları kuruldu, tek seferde ve sadece saniyeler içerisinde yüzlerce insan zehirli gazlarla öldürülüyor ve toplu mezarlara gömülüyordu. 

“Ölüm endüstrisi” dönemin sanayi ve teknoloji mekanizmalarından ilham almıştı; Fordist üretim tarzı “kitlesel tüketim için kitlesel üretim” anlamına geliyordu ve işte şimdi aynısı ölüm için de geçerliydi. Kitlesel, verimli ve çok az maliyetli bir öldürme teknolojisi icat edilmişti artık ve “nekropolitika”, yani ölüm siyaseti bu teknoloji üzerinde yükseliyordu. 

Bugün dijital kapitalizm ve yapay zekâ çağındayız; nekropolitika ve öldürmenin mantığı da buna göre şekilleniyor, savaş stratejileri ve kitle imha teknolojileri yapay zekâ temelli bir görünüme kavuşuyor. Dünyanın toplama kampı diyebileceğimiz, başta yaşam olmak üzere her türlü hakkın ve hukukun askıya alındığı “belirsizlik mıntıkası” Gazze, ölüm siyasetinin laboratuvarı olma niteliğini taşıyor, her türlü savaş ve öldürme teknolojisi önce Filistinliler üzerinde deneniyor.

Mesele üzerine yazılan yazılara ve haberlere baktığımızda İsrail ordusunun Filistin’e karşı yürüttüğü ölüm siyasetinde yapay zekânın gün geçtikçe merkezi bir önem teşkil ettiğini görebiliyoruz. Özellikle 7 Ekim saldırılarından beri artan oranlı bir şekilde yüz binlerce hedef yapay zekâ tarafından tespit ediliyor ve vuruluyor, bu yapılırken ise sivil ölümleri hiçbir şekilde dikkate alınmıyor, bilakis yapay zekâ katledilen sivil sayısını artırmak için kullanılıyor. 

Konuya ilişkin bir rapora göre İsrail, 7 Ekim saldırısının hemen ardından başlattığı yapay zekâ destekli saldırılarda sadece bir ay içerisinde 5 bin 139 sivil öldürdü ve bunların 1900’ü çocuktu, bu ise şimdiye kadarki devasa hava bombardımanlarında bile rastlanmayan ölçüde bir sivil katliamıydı. Öldürülenlerin çoğu evlerinde öldürülmüştü ve her saldırıda aynı aileden ortalama 15 kişi hayatını kaybetmişti. 

İsrail ordusunun kullandığı yapay zekâ programlarından en ölümcülü olan Lavender, topladığı veriler üzerinden Filistinlilerin “terörist” gruplarla ilişkili olma ihtimalini değerlendiriyor ve her bir kişi buna göre puanlanıyor. Kriterler ise son derece geniş: genç olmak, erkek olmak, Gazze’nin belli bölgelerinde yaşamak ve belli davranış kalıpları sergilemek… Yapay zekâ, bunlar üzerinden bir değerlendirme yapıp puanınızı yükselttikçe, öldürülme ihtimaliniz de artıyor. 

Gazze’den tüm dünyaya ihraç edilen yapay zeka temelli ölüm siyaseti, savaşın giderek “insansızlaşma”sı anlamına geliyor; vurulacak hedeflerde yapay zeka günbegün daha fazla inisiyatif alıyor ve karar verici haline geliyor, ona bu inisiyatifi ise elbette ki insan veriyor ve bunu belli bir rasyonalite doğrultusunda yapıyor.  

Bu aslında neoliberalizmle büyük paralellikler taşıyor; nasıl ki neoliberal çağda ekonomi insansızlaştırılıyor ve giderek bir teknik meseleye indirgeniyorsa, nasıl ki halk başına gelenleri bir türlü anlayamıyor ve faili, yani şirketleri, holdingleri, düzenleyici bürokratik mekanizmaları göremiyorsa, aynısı artık savaş için de geçerli. Piyasalaştırılmış, “yaşanmaya değmeyen hayatları” önemsemeyen, insanı karar alma süreçlerinden dışlayan, kendiliğinden işleyen bir ölüm teknolojisi ve bunu inşa eden bir ölüm siyaseti… 

Gazze’de kullanılan yapay zekâya dayalı ölüm teknolojisinin İran’da da kullanıldığını biliyoruz. Savaşın ilk günü Hamaney’e ve askeri hedeflere yönelik saldırı da 168 kız çocuğunun öldürüldüğü saldırı da yapay zekâ desteğiyle, yapay zekânın topladığı veriler, görüntüler, sinyaller, dinleme kayıtları, yazışmalar vs. ile gerçekleştirildi. Amaç “şok doktrini” aracılığıyla İran’ı birkaç gün içerisinde teslim almaktı ama olmadı.  

İran’a ve genel olarak ABD savaş makinesine baktığımızda ilk sıraya yazmamız gereken yapay zekâ şirketinin adı Palantir. Henüz savaş başlamadan önce, bu köşede yayınlanan “Epstein’ın adası ve tekno-faşist distopya: Palantir” adlı yazımda Palantir’den bahsetmiş ve şöyle demiştim: 

Yirminci yüzyılda romanı yazılsa ya da filmi çekilse hayretler içerisinde okuyacağımız ya da izleyeceğimiz faşizme evrilme arzusundaki kapitalist bir distopyanın tam ortasına düşmüş durumdayız. Karşımızda insanlığa savaş açmış ve şirketlerden oluşan bir makine, dijital bir savaş makinesi ve bir tekno-faşizm arayışı var.

Bu cümlelerin İran savaşıyla birlikte doğrulandığını görebiliyoruz; İran savaşı sadece İran’a karşı değil bütün insanlığa karşı açılmış bir savaşın ilk cephesi olma niteliğini taşıyor. Geleceğin dünyasını, üstelik çok da uzak olmayan bir geleceğin dünyasını İran savaşı üzerinden görebiliyoruz, okuyabiliyoruz.

Yazımda Palantir’in kurucusu Peter Thiel’dan bahsetmiştim. Thiel, tipik bir Amerikan ırkçısı olarak başından beri Trump’ı destekliyor, son seçimlerde JD Vance’e büyük bir bağış yaptığını, başta ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth olmak üzere Trump yönetimindeki birçok ismin bir zamanlar Thiel’in şirketlerinde çalıştığını biliyoruz. 

Şimdilerde emperyalizmin yeni bir aşaması olarak Amerikan devletiyle Amerikan dijital tekellerinin giderek daha fazla iç içe geçtiğini, Amerikan devletinin politikalarının bu tekellerin hedefleri doğrultusunda belirlendiğini söyleyebiliyoruz. Trump’ın savaşlarının hepsi buna uygun bir nitelik taşıyor, dijital veriler için ihtiyaç duyulan enerji, ABD’nin küresel enerji hâkimiyetinin mutlak olmasını gerektiriyor, bu hâkimiyetin merkezinde ise hâlâ daha petrol bulunuyor. Amerikan saldırganlığı bugün böyle şekilleniyor. 

Thiel, “Karanlık Aydınlanma” başta olmak üzere Amerikan sağının güncel felsefi pozisyonlarından ilham alan, kendi felsefesini de özellikle Nazi hukuk kuramcısı ve siyaset felsefecisi Carl Schmitt üzerine kuran bir isim. Şimdilerde “Deccal”in gelişini geciktirmek için paneller serisi düzenliyor ve siyaset felsefesi ile mistik/ezoterik fikirleri sentezlediği görüşleriyle tekno-faşizme felsefi bir altyapı, bir zemin oluşturmaya çalışıyor.

Ortağı ve Palantir’in CEO’su Alex Karp ise Thiel’den daha zeki ve aynı zamanda daha tehlikeli bir figür. O da tıpkı Thiel gibi tekno-faşizme bir felsefi altyapı oluşturmak için uğraşıyor ama Thiel’dan daha entelektüel, daha sofistike ve daha kapsamlı bir düzlemde yapıyor bunu.

Karp’ı anlamak için elimizde iki temel kaynak var. Bunlardan ilki onun bir tür biyografisi anlamına gelen ve görece nesnel de diyebileceğimiz Michael Steinberger’in “Vadideki Filozof” adlı kitabı, diğeri ise bizzat Karp tarafından yazılan “Teknoloji Cumhuriyeti Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı’nın Geleceği” isimli kitap. 

Birkaç gün önce Palantir tarafından yapılan ve bir tür manifesto olarak değerlendirilen açıklama aslında Karp’ın kitabının maddeler halinde özetlenmesinden başka bir şey değil. Karp kitabında, ABD’nin aslında bir teknoloji cumhuriyeti olduğunu, devletin her zaman teknolojik girişimleri teşvik ettiğini, savaşların bu sayede kazanıldığını ama son yıllarda ABD siyasetindeki ve toplumsal yapısındaki kimi gelişmelerle birlikte devletle teknoloji şirketleri arasındaki bağın koptuğunu öne sürüyor.

Karp’a göre ABD toplumu artık bir ulus olmaktan uzaklaşıyor ve milliyetçi duygular zayıflıyor, teknoloji ise sadece hazcı bir tüketim toplumu için kullanılıyor, teknoloji şirketleri dünyaya milliyetçiliğin gözünden bakmıyor, devletle iş yapmak istemiyor, tüm bunların toplamı olarak da hem Amerikan gücü küresel ölçekte zayıflıyor hem de teknoloji yavaş ilerliyor. Karp ise çözüm olarak hem beyaz medeniyetine ve beyaz üstünlüğüne dayalı bir milliyetçiliği hem de teknolojinin belirleyici olduğu bir yönetim biçimini öneriyor, teknoloji şirketleri iktidar ilişkilerinin merkezine yerleştiriliyor.

Karp dünyayı “biz ve ötekiler” üzerinden okuyor ve düşmanlar -esas olarak Çin- karşısında Amerikan üstünlüğünün devamının “hard power”dan, yani “sert güç”ten geçtiğini söylüyor, günümüzün sert gücünün temeli olarak ise yapay zekâya işaret ediyor. 

Öte yandan Karp da Thiel gibi demokrasi fikrini reddediyor; insanlığın kaderini teknolojik ilerlemeyi gerçekleştirecek küçük bir azınlığın, yani teknolojik şirketlerin ve onların tepesindeki tekno-oligarkların belirleyeceği bir dünyayı hayal ediyor. 

Yayınlanan manifestoda açık bir şekilde belirtildiği gibi Karp ve Palantir için esas soru “yapay zekâ silahlarının yapılıp yapılmayacağı değil; onları kim yapacak ve ne amaçla yapacak” şeklinde. Thiel, Karp, Palantir, bütün teknoloji şirketleri ve Amerikan devleti şimdi esas olarak bu soruyu soruyor ve bu soruya yanıt vermeye çalışıyor.

ABD bugün yapay zekâyı ve dijital teknolojileri içeride her türlü isyan bastırma stratejisinin merkezine yerleştiriyor, polis gücü, ICE, istihbarat örgütleri, hepsi alt sınıfların olası bir isyanında dijital teknolojileri nasıl kullanacakları üzerine çalışıyor, görüntü, fotoğraf, dinleme kaydı, veri biriktiriyor, istihbarat topluyor. Dışarıda ise savaşların mantığı yapay zekâ ile temellendiriliyor, yapay zekâ günümüzün nükleer teknolojisi, yani kitle imha silahı olarak görülüyor. 

İnsanlık olarak kapitalizmin yapay zekâ çağına geçmiş bulunuyoruz; bu hem üretim ilişkilerini hem uluslararası sistemi hem savaşları belirleyecek: Üretimin tam otomasyonundan savaşın tam otomasyonuna, yaşatmanın ve öldürmenin siyaseti bunun üzerinde yükselecek.  

Peki önüne geçilemez bir yazgı mı bu? Değil elbette. Gidişatın nereye doğru olacağı tam da Karp’ın “kim ve ne amaçla” sorusu etrafında şekillenecek. İnsanlık buradan ya tekno-faşist bir dünyaya gidecek ya da yapay zekâyı insancıl ve barışçıl bir şekilde kullanma iradesini gösterip sömürünün ve savaşların olmadığı, sınıfsız bir dünya kuracak, ya Palantir ya insanlık kazanacak.

Bugün insanlığın önündeki varoluşsal mesele artık tam olarak bu.

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları