Engin Solakoğlu
Zorbalığın değişmez yazgısı
Yayın Tarihi: 28.09.2025 , 23:12 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 00:06
Türkiye’yi yönetenlerin ABD’yi ziyaretlerinin her defasında büyük heyecan ve merak uyandırması boşuna değildir. 5 Nisan 1946’da Missouri zırhlısı İstanbul’a yanaştığı gün ikili ilişkin yeni modalitesi belirlenmiştir. Bir taraf ötekine hükmettiği sürece devam edecektir. Daha kısa söylemek istersek asimetriktir.
Bu ilişkideki asimetri sadece iki ülke arasındaki güç farkından kaynaklanmamaktadır. Zayıf görünen tarafın ideolojik tercihleri belirleyici olmuştur. Yine mi sınıf? Evet, yine sınıf.
Türkiye-ABD ilişkilerindeki yapısal dengesizlik ülkeyi yöneten burjuvazinin tercihi, isteği hayat sigortasıdır. Cumhuriyet devrimini ele geçirmenin ve geriletmenin en kestirme yoludur. Türkiye sermayesi ABD sayesinde ülke üzerinde hakimiyet tesis etmiştir. Zorlandığı her noktada ABD’yi yardıma çağırmış ve paçayı sıyırmıştır. Trump’ın Erdoğan’a sağlayacağı veya sağladığı ileri sürülen meşruiyet, ABD’nin çıkarlarına hizmet karşılığında sömürü ve gericileştirmeyi Türkiye halkının rızası hilafına sürdürme iznidir.
Geçen haftaki ziyarette gördüğümüz iç burucu manzaralar o sürecin geldiği dip noktayı göstermektedir. Ziyaretin içeriğini günlerdir okuyoruz, dinliyoruz, izliyoruz. Elbette Türkiye bizim ülkemiz ve en öncelikli derdimiz. Ancak meseleye tek mercekten bakmak çözüm yolları üzerinde sağlıklı düşünmemizi de zorlaştırıyor.
Trump Türkiye’ye yamuk yaptı çünkü bizi sevmiyor ya da “... lobisi”nin etkisinde diye başlayan analizler meseleyi kısır bir milliyetçilik girdabına sokuyor. Orada çaresizce dönüp duruyor, dibe doğru sürüklenmeye engel olamıyorsunuz.
O yüzden ben bugün biraz daha geniş açıdan bakmaya çalışacağım.
Özellikle 20. Yüzyıldan itibaren iletişim stratejisi denen kavram hem siyasetin hem de diplomasinin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Yapılandan veya yapılmayandan ziyade gösterilen ya da gösterilmeyen, anlatılan ya da gizlenen önem kazanmıştı.
El-etek öpmenin dahi her seferinde zafer diye anlatılması, gerçeklerin halktan gizlenmesi ve yenilen kazıklara rahatça taraftar toplanması bu sayede mümkün olmuştu. Yalnız bunun gerçekleşmesi için hükmeden tarafın da en az hükmedilen taraf kadar istekli olması gerekiyordu. Sonuçta bu iki tarafı olan bir oyundu. Bir tarafın mızıkçılık yaptığı senaryoda yürümesi olanaklı değildi.
ABD yine emrediyor, Türkiye veya başka bir müttefik de gereğini yapıyordu ama ufak tefek yol kazaları dışında, bu tabiiyet ilişkisinin karşılıklı faydaya dayanan bir işbirliği görünümü alması için elden ne gelirse yapılıyordu. Bu sayede, ABD sermayesine ve küresel kapitalizme hizmet etme yükümlülüğü sırtına bindirilen halklarda rıza üretilmesi de başarılabiliyordu.
Trump yönetiminin dünyayı bugünden daha kötü bir hale sokacağını, gezegeni yok oluşun eşiğine getireceğini ve alışılmadık haltlar yiyeceğini tahmin etmek için uzmanlık gerekmiyordu. Ancak şunu da teslim edelim ki, Trump ve kadrosu şayet giderayak hepimizi küle çevirmezlerse en azından birkaç konuda dünya halklarına iyilik yapmış olacaklar.
Birincisi bugün dünyada gördüğümüz, eşitsiz ve alçak düzenin jeneratörü konumundaki ABD’yi içten zayıflatıp küresel hegemonyasının sarsılmasını hatta daha da iyisi yıkılmasını sağlayacaklar. ABD’de koşar adım yaklaşan bir iç savaş perspektifi var. ABD düzenini içinde hep var olan ancak bugüne kadar renkli ambalajlarda gizlenen ırkçılık ve dinci gericilik müthiş bir cüret kazanmış durumda. ABD elbette dinci, gerici ve ırkçı yığınlardan ibaret değil. ABD’nin her renkten vicdan sahibi emekçileri ve aydınları var. Üstelik kurulu düzen organları ve sermayenin içinde bu gidişin sonunun pek hayırlı olmayacağını düşünenler de mevcut. ABD içindeki bu karşıtlaşmanın sıcak bir iç çatışmaya evrilmesi çok da uzak bir olasılık gibi görünmüyor. Bu da dünyaya nefes aldırabilir.
İkincisi, Trump ve hempaları oyunu açık oynuyorlar. Kötülükte dürüstlük bir erdem midir, tartışılır. Ancak karşımızda kötü olduğunu gizlemeyen, bizi kandırmaya zahmet dahi etmeyen, komplekssiz bir insanlık düşmanlığı var. Neye karşı mücadele edeceğimizi bilmek, bir yandan direnirken bir yandan da kandırılanlara laf anlatmakta zorunda kalmamak iyi bir şey.
Burayı biraz açalım. Özellikle, 1945’ten beri Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bütün kötülüklerini, halk ve emek düşmanlıklarını “demokrasi, özgürlük, insan hakları” kılıfına sokmayı bir şekilde becermişlerdi. ABD devletinin kendi mekanizmalarının ötesinde, bu amaçla özenle oluşturulmuş akademya, medya ve düşünce kuruluşları bir yandan dünya haklarının mezarını kazarken bir yandan da o mezarın ne kadar konforlu ve havadar olacağı propagandasını yapmakta zerre kadar zorlanmıyorlardı.
Trump geldikten sonra yukarıda saydığım üçlü taarruz birliğinin kendi içinde ciddi biçimde parçalandığını ve güç kaybettiğini görüyoruz. Trump ve çetesi açıkçası bu kandırmacaya artık ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduklarını düşünüyorlar. O yüzden de, geçmişte göz boyama araçları olarak kullandıkları bu kurumları hedef almakta ve zayıflatmakta bir sakınca görmüyorlar. ABD’nin bugüne dek kullandığı en etkili propaganda araçlarından olan ve yıllık bütçesi 40 milyar ABD dolarını bulan Uluslararası Kalkınma Ajansı USAID’in elinin kolunun budanması bunun çarpıcı bir örneği. Bir başka örnek, dünyanın en parlak beyinlerini çeken üniversitelerin doğrudan hedef alınmaları ve yabancı öğrenci almalarının zorlaştırılması. Siyaset bilimi ve diplomasi meraklılarının pek sevdikleri deyimle bu “yumuşak güç” araçları bugüne dek görülmemiş ölçekte bir saldırı altındalar.
Yeni ABD, doğal olarak klasik diplomaside de aynı yaklaşımı benimsemiş durumda. Asimetrik ilişki içinde bulunduğu ülkelerin yöneticilerini perde arkasından gütmek yerine, tasmayı ekranlar önünde takıp çekiştirmeyi tercih ediyor. Aklıma ilk olarak Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski geliyor. Siz de başka örnekleri hatırlarsınız mutlaka...
Trump, “senin için bir şeyler yapmamı istiyorsan cebime şu kadar koyacaksın” demekten hiç çekinmiyor. Karşısındaki yardakçılar da halkın cebinden ne koparabilirlerse masaya seriyorlar.
Son yıllarda Türkiye’de de yaygınlaşan ama esas itibariyle ABD kaynaklı olan bir olgu var: Okul zorbalığı. Bir grup öğrencinin tek tek hedef aldığı öğrencilere hayatı dar etmesi ve böylelikle bütün okul üzerinde bir tür hakimiyet tesis etmesi. Okul idaresi zayıf. Zayıflığı ölçüsünde de zorbalığın işbirlikçisi haline geliyor. Burada genellikle bir lider ve yardakçılarını görüyoruz. Lider ya çok kuvvetli ya da babası zengin. Yardakçılar “iyi” hizmet ettikleri ölçüde liderin çekirdek grubunda yükselip bir tür dokunulmazlık elde ediyorlar. Zorbanın başlıca yöntemi ise hedef aldığı bireyi herkesin önünde rezil etmek. Sonra iş kolaylaşıyor. Hedef birey korkusundan boyun eğiyor, sürüye katılıyor. Boyun eğmezse de en iyi ihtimalle dışlanıyor, hayatı cehenneme çevrilmiş oluyor, çoğu zaman okunu değiştiriyor. Bu sarmalı kırmanın tek bir yöntemi var. Hedef alınanların, dışlananların, eziyet görenlerin ortak bir amaç etrafında birleşmesi ve zorbalığa direnmesi. Yalnız orada kritik bir nokta var. Kurbanların ittifakının yeni bir zorba yaratmaması. O yüzden de amaçta ortaklaşmak yetmiyor. O ortaklaşmanın temel ilkelerinde de birleşmek gerekiyor.
Trump ABD’sinin özellikle ikinci Başkanlık döneminde ortaya koyduğu diplomasi anlayışının okul zorbalığından farkı yok. Yalnız kurduğu çete sadece tehdit ve şiddete dayandığı için sürdürülebilirliği çok tartışmalı. Hegemonya görünüşte sağlam ama içi çürük, giderek de çürüyor. O yapıyı çürüten başlıca unsur ise kibir. Trump’un kibri, önceki ABD yönetimlerinden farklı olarak akla ve kurnazlığa ihtiyacı olmadığını düşünmesine yol açıyor. Ziyadesiyle yanılıyor.
Çok da uzak olmayan bir zaman sonra kendisi de, dünyaya yayılmış çetesi de dağılacak. Aklı ve vicdanı olanlar, bu düzen böyle gitmez diyenler kazanacak. İnsanlık kazanacak.