Engin Solakoğlu
'Yeşilada' krizi çözüldü mü?
Yayın Tarihi: 25.01.2026 , 23:46 Güncelleme Tarihi: 26.01.2026 , 00:00
Bir ara küresel çapta bir hastalık haline gelmişti Vikingler konusu başarılı bir televizyon dizisi sayesinde. Türkiye de nasibini almıştı elbette. Yakışıklı adamlar, güzel kadınlar, alabildiğine yiğitlik, kahramanlık cazip gelmişti insanlara. Biraz düşününce anımsadım. Benim bu Viking meselesiyle tanışmam önce sinema sayesinde olmuş. Kirk Douglas ve Tony Curtis’in başrolde oldukları 1958 yapımı bir Hollywood dev prodüksiyonu. Çocukken televizyonda siyah beyaz izlemiştim. Sonra renklisini yine TRT’de muhtemelen birkaç kez daha seyrettim. İz bırakan bir filmdi. Üstüne bir de 1974 yapımı çizgi film var. Tek kanallı TRT’de onu da kaçırmazdım elbette. Mucit bir Viking çocuğunun hikayesi.
Uzatmayalım, Viking tarihi, olduğu kadarıyla medeniyeti, mitolojisi son 50-60 yıldır popüler kültürün bir parçası. İşin politik yüzü çok daha sıkıntılı. Vikingler, faşizmin, nazizmin, beyaz üstünlükçülüğün, düpedüz ırkçılığın tepe tepe kullandığı bir malzeme.
Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum ama bu Viking mitosunda anlatılan bir anekdot var. Malum bunlar denizci bir halk. Habire gemilerine binip ağırlıkla Batı’ya doğru şanslarını deniyorlar. Coğrafya kaderdir deniyor ya olur olmaz. Burada bir karşılığı var, çünkü doğu ve kuzeydoğu istikametinde deniz hemen bitiyor. Ya buzlar ya da Rusya. Oralara da gitmişler elbette. Nehirleri kullanarak İstanbul’a kadar da inmişler.
Batı’ya yelken açtıklarından ilk ayak bastıkları toprak parçası Faroe Adaları, sonra İzlanda, sonra da Grönland. Britanya’yı da atlamayalım. İngiltere tarihinin en önemli bileşenlerinden biri Vikingler. Bu gariplerin derdi sürekli donmayan topraklar bulmak. Anlaşılır bir kaygı. İzlanda’ya çıktıklarında küt diye Buz Adası adını vermişler. Her yer donuk değil ama pek bereketli bir yer de sayılmaz. İzlanda’nın kolonizasyonu çok uzun sürmüş. Çok telefat vermişler. Bir de isimden dolayı fazla meraklısı da çıkmamış. Adanın nüfusu bugün dahi 300 bin civarında. Grönland kıyılarına varınca aynı hatayı yapmayalım, bari isimden kaybetmeyelim diye “Yeşilada” demişler. Buz aynı buz, soğuk aynı soğuk ama II. Buz Adası deseler baştan kaybedecekler. Malum, marka imajı meselesi.
Yani küresel iklim düzensizliği nedeniyle ancak 20. yüzyılda toprağın buzunun yer yer çözüldüğü Grönland’ın isminin hiç de bilimsel olmayan hikayesi bu.
ABD’nin uzun süredir göz koyduğu ama Trump’ın ciddi ciddi çökmeye niyetlendiği Grönland’da 50 bini yerli 56 bin kişi yaşıyor. Yerliler İnuit. Başka bir deyişle Alaska’da, Kanada’nın kuzeyinde, hatta Rusya’nın kuzeyinde yaşayan halkların bir parçası. 4500 yıl önce oralardan gelmiş yerleşmişler. Sonrası Viking işgali, kıyım, zorla Hristiyanlaştırma, asimilasyon ve Avrupa’nın Avrupa’daki bir sömürgesi olmak.
Dünyanın çıldıran gündemi içerisinde Suriye, İran ve Ukrayna gibi dişli rakipler arasından sıyrılmayı başaran ve halen süren Grönland krizinin pek hayırlı -sonuç demeyelim şimdilik ama- yansımaları oldu.
Bir kere şu gerçek net ortaya çıktı. NATO üyesi olmanız sizi ABD emperyalizminden ve sermayenin açgözlülüğünden korumuyor.
Bir diğer yansıma emperyalizm kardeşliğinde birleşen ABD, Kanada ve AB’nin birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmesine vesile olmasıydı.
Kanada Başbakanı Carney’nin emperyalist düzene dair Davos’taki itirafları ve eleştirileri çok konuşuldu. Carney, yıllardır sergilenen maskeli balonun iç yüzünü saydı döktü. Sistemin nasıl adamına göre işlediğini, güçlüyü kayırdığını, yoksul ülkeleri daha da yoksul hale getirdiğini tane tane anlattı. Hiçbiri bilinmiyor değildi ama “adamları” söyleyince etkisi daha büyük oldu. Carney eleştirdiği sistemin bir ürünü her bakımdan. ABD Kanada’ya veya Grönland’a hallenince dili çözüldü sadece. Yoksa, siyonist soykırıma destekçiliği, Venezuela’ya yönelik haydutluğa tepkisizliği filan değişmiş değil.
ABD’nin Grönland hevesinin bir geçmişi olduğu yazıldı, çizildi. ABD Grönland’ı daha 1942 yılında işgal etmiş. Danimarka Nazi Almanyası tarafından işgal edilince Naziler burunlarının dibine gelmesinler düşüncesiyle adaya kuvvet yığmış. Savaş bitince de çekilmiş ama adada üsler bulundurmaya devam etmiş. Zaman içinde bunların biri hariç hepsini bırakıp gitmiş.
Dedik ya emperyalist çetede hırgür çıkınca herkes bir diğerinin suçunu ifşa ediyor diye, Grönland’daki Amerikan askeri varlığının ilginç bir yönünü de Almanya’nın Sesi Deutsche Welle’den öğrendik bu sayede.
ABD’nin adadaki üslerinden biri Yüzyıl Kampı (Century Camp) adını taşıyormuş. Sözde bir araştırma merkeziymiş. İlan edilmiş amacı buz tabakasında bilimsel araştırtmalar yapmak. Adanın kâğıt üzerindeki sahibi Danimarkalılara da böyle söylenmiş.
Esas amaç elbette farklı. Merkez buz yüzeyinin altına inşa edilmiş. 200 kişiyi aşan personelin ve tesisin enerji ihtiyacını karşılamak için küçük bir nükleer santral kurulmuş. Buz solucanı (iceworm) olarak adlandırılan proje çerçevesinde toplam dört bin km uzunluğuna ulaşacak tüneller kazılması planlanmış. Tünel kazımı 1959’da başlamış. Buzun altında yaratılacak bu alana fırlatma rampaları ve 600 (altı yüz) üzerinde nükleer başlıklı füze depolanması öngörülmüş.
Gelin görün ki, ABD’liler 7 yıl içinde ancak 400 metre tünel kazabildikten sonra buz ve karın yeterince sağlam bir malzeme olmadığını, daha da önemlisi bu tabakanın hareket halinde olduğunu fark etmişler ve proje 1966’da durdurulmuş. Kamp kapatılmış ve terk edilmiş.
Amerikalılar çekip gittikten yıllar sonra, küresel iklim düzensizliğine bağlı olarak buz tabakasının incelmesiyle birlikte kazdıkları tünellere ve kar örtüsünün altına yüzlerce ton atık bıraktıkları ortaya çıkmış. Üstelik bu atıkların bir bölümünün radyoaktif ve kimyasal nitelikte olduğu da saptanmış. Şimdi adanın yerli halkı bu emperyalist pisliğin temizlenmesi için bir kampanya yürütüyorlar. Adanın sahibi konumundaki Danimarka, bizim haberimiz yoktu mazeretine sığınıyor. ABD ise kampanyayı dikkate dahi almıyor.
ABD 60 yıl sonra bu kez adanın bütününe el koyma niyetinde. Tek bir noktada yarattığı pisliğin kaça katlanacağını varın siz hesap edin.
Peki “Yeşilada” krizi çözüldü mü? Davos’ta öyle bir izlenim almıştık. Trump, Hollandalı NATO Genel Sekreteri Rutte’yle anlaştıklarını ve “sonsuza dek sürecek” bu anlaşma sayesinde sorunun çözüldüğünü duyurmuştu. Sonra, tam tersini söyledi. Yıkılsın bu NATO ve NATO müttefikleri dedi. Derken, yine fikir değiştirdi. Sonra Beyaz Saray ve diğer ABD resmi hesaplarından Grönland’ın “kurtarılacağına” dair garip görseller yayınlandı. 1959’da buzul denen yapının hareket edebildiğini bilmeyen üstün ABD irfanının Grönland’da penguen bulunmadığını 2026 itibariyle henüz keşfedemediğini gördük.
İşin gülünç yanı bir tarafa, varılıp varılamadığı belli olmayan anlaşmanın içeriğine dair sızan bilgiler ilk baştaki tahminlerimi doğruluyor. Yeşilada belli ki alabildiğine askerileştirilecek. Trump “Grönland’ın Altın Kubbe kapsamına alınmasından” söz ettiğine göre muhtemelen 1966’da yarım kalan iş bitirilip hava savunma ve saldırı sistemlerine hizmet verecek füze tesisleri kurulacak. Geldiğimiz noktada bunların hangi devlete karşı kullanılacağı sorusunun önemi de sınırlı. Tetiği emperyalizm çekeceğine göre, insanlığa karşı kullanılacağı kesin.
ABD üsleri neredeyse dünyanın her yerinde var ve ülkelere göre değişen dokunulmazlık seviyelerine sahip. Grönland bağlamında gündeme gelen formül ise yakından tanıdığımız bir örneğe dayanıyor. Kıbrıs’taki Birleşik Krallık Üsleri. Hani şu en federasyoncu ve barışçısından Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak diye yırtılanlara kadar hiçbir kesimin bulaşmadığı konu. Bu üsler egemen olarak tanımlanıyor. Bu Birleşik Krallık toprağı oldukları anlamına geliyor. Yasaları filan tümüyle ayrı. Tesadüf bu ya, Kıbrıs’a dilimizde takılan lakaplardan biri de Yeşilada!
Anlaşılan Rutte ABD’ye Trump’a bunu andıran bir düzenleme önermiş. Ben Trump’ın “çok karmaşık” demesinden bunu anladım. Doğrudan bir askeri işgal görüntüsü vermeyeceği ve hukuki ayrıntıları bulunduğu için beyin fukarası Trump’a karışık gelmiş olması yüksek olasılık.
Böyle bir statü aslında kısmi egemenlik devridir. NATO üssü adı altında faaliyet gösterecek “Egemen ABD Üsleri”ne geniş alanlar verildiği takdirde, buralarda madencilik vb. gibi faaliyetler yürütmek için Danimarka’nın veya Grönland halkının izni de gerekmez. Adanın doğal kaynakları ABD sermayesi tarafından rahatça yağmalanır.
Yalnız tek sıkıntı görüntüde. Sonuç her ne kadar ABD çıkarlarına uygun olsa da, gösteri kısmı eksik. Trump’ın ve ilkel kitlesinin, Grönland’a bayrak diktiği, ABD donanmasının kıyılara yanaştığı, yüzlerce uçağın ada semalarında uçtuğu ve mümkünse “düşmanca niyetler taşıyan” birkaç ren geyiği sürüsünü imha ettiği görüntülere ihtiyacı var.
İşin bir de “birlik olduk ve Trump’ı caydırdık” diye erken kutlamalar yapan Avrupa boyutu var. Adanın kâğıt üzerinde Danimarka toprağı olarak kalacak olmasına dayanarak kendi halklarına bir başarı hikayesi anlatılabilirler. Buradan daha az sosyal harcama daha çok silahlanma gerektiği söylemi de güçlendirilir.
Yeşilada krizinin geldiği nokta bu. Ada ne kadar yeşilse, sorun da o kadar çözülmüş denebilir.