Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Turuncunun safran tonu

Nepal’de yaşananlar, can kayıpları, gerici ve dinci taleplerin yükselişi elbette üzüntü verici ama kazın ayağının perdeli olduğunu ve bir çiçekle bahar gelmediğini anlamamıza yardımcı olması bakımından da öğretici.

Yayın Tarihi: 14.09.2025 , 23:51 Güncelleme Tarihi: 15.09.2025 , 12:26

Son bir hafta içinde dünya birçok önemli gelişmeye sahne oldu. Rusya-Ukrayna savaşının genişlemesi konuşuldu. BM Genel Kurulu Filistin Devletini ve iki devletli çözümü destekleyen bir kararı çok geniş bir çoğunlukla kabul etti. Günde yaklaşık 70 Filistinliyi öldüren, Gazze’yi bina bina havaya uçurmaya devam eden, o arada bölge ülkelerine saldırmayı da ihmal etmeyen İsrail bu kez de ABD’nin en önemli bölgesel müttefiklerinden olan Katar Emirliği’nin başkenti Doha’yı hedef aldı. Suriye’nin başına getirilen “evimizin kravatlı cihatçısı” BM Genel Kurulu’na katılmak üzere New York’a giderken bütün bölge haklarının düşmanı İsrail’le müzakere ettiklerini itiraf etti. ABD aşırı sağının ve Trump’ın MAGA hareketinin liderlerinden sayılan Charles Kirk tam da bir üniversite kampüsünde farklı olan herkese nefret saçar, her yıl binlerce Amerikalı canından eden bireysel silahlanmayı savunurken boynundan yediği bir kurşunla öte yana göçtü.

Bütün bu gelişmelerin yanına bir Nepal’de olup bitenler eklendi. Belki Nepal gerek fiziki gerek kültürel anlamda çok uzağımıza düştüğünden orada yaşananlar bence Türkiye’de pek net anlaşılamadı.

Dış haberlerin ülkemizde sürekli aynı kaynaklardan alınması ve tercüme edilerek yansıtılması bunu bir sebebi olabilir ancak bu kere mesele o kadar basit değil. Zira normalde BBC, DW, Reuters gibi tıyneti belli mecraların aktardıklarına bağışık olması beklenen kesimler dahi bir kafa karışıklığı yaşadılar. Görünen o ki, kafa karışıklığı hâlâ devam ediyor. Kendimce bunun sebebini içinde bulunduğumuz ruh haline bağlıyorum. Yaklaşık 17 yıldır iktidarda bulunan yıpranmış, yolsuzluğa bulaşmış bir iktidar sokağa çıkan gençler tarafından yıkılıverince herkesin içini bir coşku kapladı ve sokağa çıkıp iktidar sahiplerini kovalayan göstericilerle özdeşleşmek cazip geldi. Akepe-Mehape rejiminin sultası altında ayakta kalmaya çalışan bir halk için anlaşılır bir duygu durumu.

Böyle durumlarda işin asıl tam da öyle değil demek, bir tür oyun bozanlığa girişmek beni mutlu etmiyor açıkçası. Ne var ki, bildiklerimizi, öğrendiklerimizi paylaşıp “ama şu da var” demeyeceksek bu köşeleri işgal etmenin bir anlamı da yok.

Meseleyi anlatmaya Nepal’in nerede bulunduğundan, nasıl bir ülke olduğundan başlamazsak hikâye eksik kalacak.

Nepal Güney Asya’da. Tam adı Nepal Federal Demokratik Cumhuriyeti. Dünyanın en yüksek sıradağları olan Himalayalar’a yaslanmış yaklaşık 150 bin km2 büyüklüğünde bir ülke. Türkiye’nin beşte biri kadar. 32 milyon nüfusu var. Ajans haberlerinde ortalama yaşın 25 olduğu söylendiği için genç nüfuslu bir ülke diyebiliriz. Nepal’in coğrafi konumu yaşananları anlamaya çalışmak bakımından ilk ipucu. Sadece iki komşusu var. Kuzeyde Çin Halk Cumhuriyeti, Güneyde Hindistan. Bana sorarsanız zurnanın zırt dediği yer burası.

Asya’da rekabet halinde olduğu bilinen iki devin arasına sıkışmış bir ülke. Halkının çoğunluğu (yüzde 82) Hindu. Bu özelliğiyle sık sık karıştırıldığı Tibet’ten ayrılıyor. Orası Budist. Nepal’de konuşulan bir çok dil var ama neredeyse tamamı Hintçe ile akraba. İki arada bir derede kalmak Nepal’in siyasi kaderi denilebilir. Hindistan B. Britanya’nın sömürgesiyken de Çin İmparatorluğu ile burayı ayıran bir tampon bölgeymiş. Bölgenin en eski Hindu monarşisini barındıran ülkenin yakın siyasi tarihi  monarşi ve meşrutî monarşi yanlıların sürekli itişmesine sahne olmuş. Çin Halk Cumhuriyeti’nin desteklediği Maocu Nepal Komünist Partisi-BML’nin (NKP-BML) 1996 yılında başlattığı silahlı direniş bir iç savaş haline gelerek 2006’ya kadar devam etmiş. 2006’da NKP-BML, ülkedeki diğer muhalefet partilerle işbirliğini ve “demokratikleşme” hedefini kabul edip faaliyetini siyasi alana taşımış. Hinduizm’in devlet dini olmaktan çıkartılmasını da içeren iki yıllık siyasi mücadelenin sonunda monarşi 2008 yılında ilga edilmiş ve cumhuriyet ilan edilmiş. 2015’te yapılan anayasa değişikliğiyle Nepal yedi bölgeli bir Federal Cumhuriyet olmuş.

Şunu vurgulamakta yarar var. Nepal’de devrilen hükümet Komünist bir hükümet değil. NKP-BML ile aşağı yukarı Hindistan’daki Kongre Partisi’yle benzeşen Nepal Kongre Partisi’nin oluşturduğu merkez sol eğilimli bir koalisyon. Esasen NKP-BML’nin mevcut siyasi çizgisi de büyük ölçüde reformist ve sosyal demokrat olarak tanımlanıyor. Tartışılamayacak nokta o hükümetin geleneksel olarak Çin’e yakın durduğu. Görevden ayrılmaya zorlanan Başbakan bu yılın Ocak ayında Çin’le Kuşak ve Yol Projesi konusunda işbirliğini güçlendirmeye yönelik bir Çerçeve Anlaşması’na imza atmış.

Peki sokaklara çıkıp hükümet binalarını yakan göstericilerin talebi ne? Batılı haber ajanslarının büyük puntolarına bakarsanız “Demokrasi, şeffaflık, eşitlik” vs. Nitekim AFP’nin Nepal’de eski Yüksek Mahkeme Başkanı Sushila Karki’nın geçici başbakan olarak atandığına dair haberinde de benzer ifadelere yer veriliyor. Ülkeyi 5 Mart 2026’da düzenlenecek genel seçimlere götürmek üzere 6 ay görev yapacağı söylenen Karki göstericilerin taleplerini “Yolsuzluğun sona ermesi, iyi yönetişim ve ekonomik eşitlik” olarak sıralıyor ve bunları sağlamak için çaba göstereceği sözü veriyor.

Oysa basit bir internet araması farklı sonuçlar veriyor. Öncelikle 19 Şubat tarihinde devrik kral Gyanendra Bir Bikram Shah’ın bir video mesaj yayınlayarak ayaklanma çağrısı yaptığını, Mart ayında gösterilerin başladığını, devrik kral Gyanendra’nın 9 Mart’ta  Hindistan’dan Katmandu’ya geldiğini ve o zamandan beri rejim değişikliği çağrılarını sürdürdüğünü öğrenebiliyorsunuz. İş orada da bitmiyor.

Sokağa çıkan, parlamento ve hükümet binalarını yakan göstericilerin attıkları sloganların monarşiye dönüşün yanında Hinduizmin yeniden devlet dini olmasına da vurgu yaptığı görülüyor. Hinduizm belki birçoğumuzun gözünde çivili tahtaya uzanan çilekeş Hint fakiri, apartman dairelerinde veya lüks otel “inziva”larında gerçekleştirilen -aslında tümüyle keriz silkeleme amaçlı- yoga seansları veya iki elini suratı hizasında birleştirmiş Gandi imajından ibaret ama gerçek hiç de öyle değil. Birçok benzeri gibi Hinduizm de gerici, ayrımcı, kadına hayatı dar eden arkaik bir inanç sistemi. Üstelik Hindistan Başbakanı Modi’nin Hindistan’daki yoksulluğu ve büyüyen gelir dengesizliğini  örtmek için kıyasıya kullandığı bir siyasal, sınıfsal sömürü aracı.

Bize sunulan, “yozlaşmış bir iktidara karşı sosyal medyaya özgürlük ve adalet isteyen gençler” denklemi çok cazip ama bu düpedüz işin cilası. Ortada Çin ve Hindistan arasındaki bölgesel rekabetin yansıması ve bütün dünyada karanlık çağın geri gelmesi için uğraşan ABD kaynaklı sağcılık ve gericilik var.

Olaylar sırasında izleyebildiğim Hint basınındaki sevinç çığlıkları, Hindistan merkezli ve Batı ortaklı “düşünce kuruluşları”nın, Nepal’de iktidarın yeniden ABD ve Hindistan çizgisine geleceği müjdesini paylaşmakta yarışmaları tabloyu netleştiriyor. Ortada düpedüz turuncunun Hindu tonunda bir ayaklanma var. Tesadüfe bakın ki, Hinduizm’de turuncu, daha doğrusu onun safran tonu manevi bağlılığı simgeliyor ve en kutsal renklerden biri olarak kabul ediliyor.

Bundan sonraki süreçte Çin’in ABD/Hindistan damgasını taşıyan bu hamleye yanıt verip vermeyeceğini izleyeceğiz. Çin’in müdahalesinin ne şekilde ve ne zaman geleceğini bilemiyoruz ama belki de geçici Başbakan olarak atanan Karki’nin düşen hükümete çok uzak bir isim olmaması müdahalenin çoktan başladığı şeklinde de yorumlanabilir.

Bu tespitleri yapmak durumunda kalmak, Nepal’de devrilen iktidarın turuncu bir devrimin “günahsız bir kurbanı” olduğunu savunduğum anlamına gelmiyor. Nepal’deki devrik hükümetin halkın temel gereksinmelerini karşılamak ve dürüst bir yönetim sergilemek konusunda başarılı bir sınav vermediği ortada. İktidardan kovulan koalisyonun kendisine sosyalist veya komünist diyenlerin arkasından ağlaması gereken bir yönetim olmadığı da açık. Bununla birlikte, başarısız bir Cumhuriyetin yerini gerici ve dinci bir monarşinin almasına yol açacak gelişmeleri sevinçten el çırparak izlemek de, olabilecek en diplomatik ve hakaret içermeyen ifadeyle, ağır bir yanılgı.

Son olarak, oyunbozanlığa devam bağlamında “derin jeopolitiğe” de bir parantez açalım. 10 gün kadar önce Tiencin’de toplanan Şangay İşbirliği Örgütü zirvesindeki kimi görüntüler Türkiye dahil birçok ülkede eni konu keskin ve iyimser yorumlara zemin sağlamıştı. Dünya değişiyordu, Batı kaynaklı emperyalizmin hegemonyası kırılıyordu, özellikle de Hindistan Başbakanı Modi’nin Şi Jinping’le el ele verdiği pozlar Asya’nın bugüne dek rakip kabul edilen iki devinin yeni bir dünya düzeni için birlikte yürüyeceği umudunu veriyordu. Oysa gelişmeler hiç de bu yargıları doğrular yönde değil.

Nepal’de yaşananlar, can kayıpları, gerici ve dinci taleplerin yükselişi elbette üzüntü verici ama kazın ayağının perdeli olduğunu ve bir çiçekle bahar gelmediğini anlamamıza yardımcı olması bakımından da öğretici. 

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları