Engin Solakoğlu
Son 45 güne dair düşünceler (I)
Yayın Tarihi: 04.05.2025 , 22:07 Güncelleme Tarihi: 05.05.2025 , 00:01
Akepe iktidarının İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Belediye’nin neredeyse tüm idari kadrosuna yönelik siyasi operasyonunun üzerinde 45 gün geçti. Kuşkusuz kapsamlı bir çözümleme için kısa bir süre. Bununla birlikte tek tek olgulardan, gelişmelerden uzaklaşıp biraz daha yukarıdan bakmayı denemek için yeterli.
Toplumbilimleri perspektifinden dünyayı izlemeye ve yorumlamaya çalışan kişilerin büyük çoğunluğu aşağı yukarı aynı gözlemde birleşiyorlar: Dünya iyi bir yere gitmiyor.
Oysa kimi ekonomistlere, finans uzmanlarına, ticaretle ilgilenenlere sorarsanız bütün göstergeler yukarıyı işaret ediyor. Bu çevreler, verilerle, istatistiklerle destekleyerek, insanların genel ortalama olarak 50 yıl öncesinden daha iyi, daha uzun yaşadıklarını, teknolojiye, gıdaya, sağlık hizmetlerin erişimlerinin arttığını söyleyebiliyorlar.
İstatistik, yalanın en bilimsel görünümlü versiyonudur. Yine de verilerin söylediklerinde bir gerçeklik payı bulmak mümkün. O halde toplumların büyük çoğunluğu neden dünyanın, kendi hayatlarının daha kötü bir noktaya doğru gittiğini düşünüyorlar? Neden özellikle gençler kendi gelecekleri hakkında kötümser görüşlere sahipler?
Dünya binlerce farklı halkın yaşadığı kalabalık bir gezegen. Dolayısıyla her toplum için aynı şeyleri söylemek, aynı tanıları koymak ve aynı çözümleri önermek gerçekçi değil. Yine de benzer eğilim ve isyanlara neredeyse dünyanın her yerinde tanık oluyoruz.
Kimi zaman gerekçe iktidarın bir icraatı olurken, kimi zaman da yangın veya sel baskını gibi bir afet, o afete dair alınan veya alınmayan önlemler toplumsal öfkeyi ve isyanı ateşleyici rol oynayabiliyor.
Küreselden yerele doğru yaklaştığımızda nasıl bir manzara görüyoruz?
19 Mart gününden itibaren sokağa dökülen, kendilerince alışveriş boykotları örgütleyen, evde her akşam belirli bir saatte tencere tava çalan ve bu yüzden iktidardaki dar bir zümrenin silahına dönüşmüş adliye ve kolluk mekanizmasının keyfi ve ölçüsüz şiddetine maruz kalan kitlelerin mobilizasyon sebebi bir kişinin veya yakınındaki Belediye bürokratlarının özgürlüğüne bağlanamaz.
Türkiye Cumhuriyeti 102 yaşında. Türkiye toplumunun seçim kavramıyla tanışması ise daha eski. Seçim kavramı, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden itibaren eksikli ve bugünkü anlamından uzak da olsa toplumun sözlüğünde yer almaya başladı. Şimdi bakmayın siz Türkiye’yi salt bir Ortadoğu ülkesi gibi tanımlamaya, Suriye, Irak veya İran’la karşılaştırarak yorumlamaya çalışan yerli ve yabancı oryantalistlere, ülkenin siyasi kültürünün oluştuğu yer Doğu Avrupa, daha da net söylemek gerekirse Balkanlardır. Osmanlı’dan kopan Balkan devletlerindeki siyasal ve toplumsal gelişmeler, siyaset yapma biçimi kısa sürede Türkiye’deki siyasal kültürü de şekillendirmiştir. Bunu anlamak için Osmanlının son dönemini ele alan birkaç kitap okumuş olmak yeterlidir.
Bu siyasal kültürün özellikleri ve özgünlükleri var. Demokratik haklar, özgürlük, eşitlik hatta insan hakları gibi kavramlar konusunda kolaylıkla esneyebilen Türkiye toplumu iş genel oy hakkına ve seçimlere gelince farklı bir yaklaşım sergilemektedir. Cumhuriyet tarihinde yaşanan askeri darbelerin ardından halka ilk verilen sözün “seçimlerin en kısa zamanda yapılacağı” olması rastlantı değildir.
Cumhuriyet tarihi aynı zamanda tartışmalı, kavgalı kimi zaman alabildiğine hileli seçimlerin tarihidir ancak değişmeyen kural iktidarların seçimle değişme ihtimalinin korunmasıdır. Türkiye halkı o ihtimali tutkuyla sevmektedir.
Akepe, her seferinde başvurduğu bel altı taktikleriyle de olsa üst üste seçim kazanarak iktidarını sürdüren bir partidir. Hukuka, devlet geleneklerine ve genel olarak hakkaniyete uygun olsun olmasın, bugüne dek her icraatını “seçimleri ben kazandım, halk iradesi, millet iradesi ne derse o olur” argümanını kullanarak meşru göstermiştir. Akepe’nin ilk yıllarını anımsayalım. Akepe lider ve kadroları o dönemlerde Türkiye sağcılığının genel yaklaşımıyla tutarlı olarak, sürekli bir “seçilmiş/atanmış” karşıtlığı üzerinden siyaset yaparlardı. Halk istiyordu, Akepe yapıyordu, devletli, cübbeli veya rütbelilere ise bunu kabullenmek düşmeliydi zira onlar seçilmiş değillerdi.
Bu yaklaşımın değişmesi bir günde olmadı ama 31 Mart 2024’ü bir dönüm noktası olarak kabul etmek yanlış olmaz. O tarihteki yerel seçimlerde Akepe “hegemon parti” kimliğini kaybetti. Ortağı MHP’yle birlikte azınlığa düştüğü gibi birinci parti olma özelliğini ana muhalefet partisine kaptırdı.
Bunun temel sebebinin ekonomik durum olduğunu söylemek uzmanlık gerektirmez. Yine de şunun altını çizmek gerekir. Türkiye kapitalizminin bunalımı arızi değil kroniktir. Dönem dönem ağırlaşır, iki bunalım arasında bir nispi ferahlama yaşanır vs.. Ancak bu kez manzara biraz farklı. Yoksulluğun ve yoksullaştırmanın ana hedef olduğu algısı toplumda yerleşmiş görünmektedir. Başka bir deyişle, önceki dönemlerde sıkça tanık olduğumuz “şu an biraz sıkışığız ama ileride inşallah...” duygusu ortadan kalkmış, “bu gidişle daha da beter olacağız” beklentisi toplumun geniş kesimlerini sarmıştır.
Buradaki ilginç nokta tam da yazının girişinde değindiğimiz küresel duruma benzer bir şekilde, belirli başlı ekonomik göstergelere üstünkörü baktığımızda tablonun olumlu görünmesidir. Bu üstünkörü bakışı kolaylaştıran Akepe’nin hileli istatistikleridir bir yandan ama asıl neden başka bir yerde aranmalıdır. Ülke sürekli ihracat rekorları kırmakta, ekonomi büyümektedir. Dünyanın en zenginleri listesine giren T.C. yurttaşlarının sayısı da düzenli olarak artmaktadır. Zenginleşme bir olgudur ama sömürünün büyümesi daha da somuttur.
Akepe’nin ilk iktidar döneminde Türkiye halkının ortalama refahında bir artış yaşandığı gerçektir. Ancak bunun sebebi doğru bir ekonomik politikadan ziyade, dünyadaki para bolluğundan Türkiye’nin payına düşen kaynaklarda aranmalıdır. Bahse konu dönemde yaşanan refah artışı gerçekte Cumhuriyetin varlıklarının tasfiye edilmesi ve hane halkının olduğu kadar ülkenin borcunun da alabildiğine şişmesiyle ilintilidir. Bu pembe tabloyu bozan ise küresel ölçekte paranın adres değiştirmesi, pandemi ve AKP’nin belirli kesimlere kapsamlı bir gelir transferi gerçekleştirmek üzere uygulamaya koyduğu düşük faiz odaklı ekonomi politikası sonucunda dünya rekorları kıracak seviyeye gelen enflasyon olmuştur.
Buna çare olsun diye dayatılan IMF patentli Şimşek reçetesi, enflasyonun birinci derecede kurbanı olan dar ve orta gelirli geniş kitlelerin daha da yoksullaştırılmasını hedeflemiştir. 19 Mart sonrası sokağa çıkanların ezici bölümü bu kesimlerdir. Üniversite öğrencilerinin eylemlerin lokomotif haline gelmesi tesadüf değildir. Milyonlarca üniversite öğrencisi hem okuyup hem çalışmakta, buna karşılık ülkedeki genel ücret düzeyinin enflasyon karşısında sürekli düşüşü sebebiyle mezun olduklarında insanca yaşamalarına yetecek bir gelire kavuşmayacaklarını bilmektedir. Bunun iki ana sebebi bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi elbette hızla büyüyen işsizliktir. Neoliberal modelin yaratıcılığından yararlanan birçok Batı ülkesinde yapıldığı gibi Türkiye’de işsizlik oranları bin bir türlü teknik hileyle düşük gösterilmektedir. Bununla birlikte geniş tanımlı işsizliğe bakıldığında çalışma yaşında ve yeterliliğindeki nüfusun en az yüzde 28’inin işsiz olduğu, gençler arasında ise bu oranın yüzde 40’ı geçtiği görülmektedir. Bu kadar büyük ve umutsuzlaştırılmış bir kitlenin göstereceği sabrın bir sınırı vardır.
İkinci sebep ise, iş bulabilenlerin de son derece düşük ücretlerle ve güvencesiz çalışmalarıdır. Bu Akepe’nin sermaye sınıfından yana tercihinin sonucudur. Ülkede grev fiilen yasaktır. İlan edilen neredeyse her grev “ulusal güvenlik” gerekçesiyle ertelenmekte, yasaklanmakta, düzenin kolluk güçleri grev yapmak isteyen işçileri işveren adına, hatta işverenden selam söyleyerek cezalandırmaktadır. Birçok çalışan da (örneğin özel okul öğretmenleri) kâğıt üzerinde gösterilenin de altında ücretlerle çalışmaya zorlanmaktadır.
Akepe düzeni kendi derinleştirdiği bu yoksulluk çukurunu maddi anlamda dolduramayacağı için “manevi” silahlara başvurmaktadır. Toplumu dinselleştirme ve kaderine razı hale getirme çabaları 23 yıldır sürmektedir. 19 Mart gününden itibaren yaşananlar bu politikanın da sınırlarını göstermiştir. Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu kendisini inançlı olarak tanımlasa da bunu kişisel bir tercih olarak yorumlama ve yaşama eğilimindedir. Devlet düzeninin dinsel kurallara dayanması fikri Cumhuriyet bilincinin, hayatın ve 21. yüzyılın duvarına toslamıştır. Türkiye’nin birçok yerinde hükümeti protesto için sokağa çıkan kitlelerin sıkça tekrarladıkları sloganın “Türkiye laiktir, laik kalacak” olması tesadüf değildir.
Türkiye halkının büyük çoğunluğu ülkeyi yönetecek kişinin ilahi bir güç tarafından değil, kendisi tarafından seçildiği ve seçtiği lideri “ilk seçimde” değiştirebileceği bir ülke istemektedir. Bu yüzden de Akepe’nin kendi adayına karşı yarışabilecek, kazanabilecek bir adayı devre dışı bırakma ve nihai olarak ülkeyi Türkmenistan’a çevirme hamlesine şiddetli tepki göstermiştir.
Gerek son yerel seçim sonuçları gerek kamuoyu yoklamalarına göre artık bir azınlık iktidarı olan AKP son hamlesiyle “milli irade” veya “halk iradesi” söyleminden fiilen vazgeçmiş, Erdoğan ve çevresindeki Beştepe aristokrasisi “ölene kadar iktidardayız çünkü öyle gerekiyor” noktasına gerilemişlerdir. Böylesine yoksulluk, beceriksizlik ve umutsuzluk üreten bir ortamda Türkiye toplumunun bunu sindirme ve kabullenme ihtimali yoktur.
Haftaya isyanın diğer bileşenleriyle devam edeceğim.