Engin Solakoğlu
Savaş kadar yoran savaş beklentisi
Yayın Tarihi: 01.02.2026 , 23:42 Güncelleme Tarihi: 02.02.2026 , 00:10
Tahran çarşısındaki gösteriler 2025’in son günlerinde başladığına göre yaklaşık 5 haftadır İran konuşuyoruz.
İç politik bir düzlemde başlayan gösteriler önce kanlı çatışmalara dönüştü sonra hızla jeopolitik alana kaydı ve orada sabitlendi. En azından şimdilik.
Haftalardır "ABD İran’a saldıracak mı?" sorusuna yanıt aranıyor. Sorunun kendi içerisinde dalları budakları var. Saldıracağı neredeyse kesin gibi ama saldırının kapsamı, şiddeti, süresi ne olacak bilemiyoruz.
Neredeyse dört haftadır her Cuma sabahı gerilmeye başlıyoruz. ABD borsalarının kapanacağı saatin Türkiye saatiyle kaça denk geldiğini hesaplayıp alarmlar kuruyoruz. “Cuma’ya Cumartesi’ye bağlayan gece başlayan ABD bombardımanı...” şeklinde haber ve yorum cümlelerini kafamızda döndürüyor, hazırlanıyoruz. Altın, gümüş, bakır, teneke gibi saksağanların sevdiği ne kadar parlak metal varsa fiyatları önce yükseliyor, sonra düşüyor. O arada başta Trump ve şürekası olmak üzere birileri milyar dolarlarına milyar dolar ekliyor. Brent petrolün varili 70 doları aşıyor, sonra kademeli olarak bir miktar geri çekiliyor. O arada ekranlardan bir alt yazı geçiyor: “...şu günden itibaren benzine bilmem kaç lira, bilmem kaç kuruş, motorine ...”.
Ocak ayının başından beri, ABD Başkanı Donald Trump, artık alışmış olmamız gereken çirkin üslubuyla İran’a olası saldırıyla ilgili olarak her gün farklı bir şey söylüyor. Sürekli yalan söylediğini de bildiğiniz için tam tartamıyorsunuz. Saldıracağı mı yalan, saldırmayacağı mı?
Yine de net olan iki unsur var. Birincisi aracılı veya aracısız bir arka kapı diplomasisinin devam ettiği. İkincisi ise ABD’nin bölgeye ciddi bir askeri yığınak yaptığı.
Diplomasi cephesinde çok aktör var. Görünen o ki, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok bölge ülkesi yıkıcı etkilere yol açabilecek bir savaş istemiyor. Çoğu ABD müttefiki olan bu ülkeler diplomatik bir çözüm bulunsun, ateş kendi bacalarını sarmasın gibi bence haklı kaygıları var.
Bu ülkelerin tamamına yakını çok çeşitli sebeplerle güçlü bir İran istemiyor ama tümüyle yıkılmasının sonuçlarından da kaygı duyuyorlar.
Bu toplam içerinden Türkiye’nin kaygılarına yakından bakmak gerek. Türkiye ile İran bölgesel rakip. Bunun tarihsel kökenleri çok eski ama yakın zamanda kalalım. Türkiye düzeni 1946’dan beri kapitalist Batı’ya özel olarak da ABD’ye “en kahraman ve en birinci bölgesel müttefik” olduğunu kanıtlama çabası içerisinde. Şah Pehlevi düşene kadar bu konudaki en güçlü rakibi İran’dı.
İran’da molla rejimi kurulunca, özellikle de ilk yıllarından itibaren “devrim ihracı” çabasına girince Ankara bayağı rahatladı. Türkiye’nin kendisini Batı’ya beğendirmek için en çok kullandığı dış politika söylemi “Biz bölgemizde istikrar üretiyoruz, İran ise istikrarsızlık” oldu.
Şimdi İran’da olası bir rejim değişikliği, daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, Tahran’da ABD ve İsrail’e dost bir yönetimin işbaşına gelmesi bir çuval inciri berbat eder. Örnek olsun anakarasını ve adalarını baştan aşağı ABD üssüne de çevirse Yunanistan veya PKK, Barzani, Talabani ittifakı Türkiye’yi ikame edemezler. Kısa kalırlar. Ancak İran eder.
Türkiye bunu bildiği için İran’daki rejimin çok güçlenmeden, nükleer silâh edinmeden, bölgede direniş eksenini desteklemeden yoluna devam etmesini tercih edecektir.
Ankara’nın ikinci kaygısı ise İran’da geniş çaplı bir karışıklığı yaratacağı göç dalgasıdır. Nitekim bu konuda ciddi bir hazırlık olduğu açıklandı. Şu kadar kilometre beton duvar inşa edilmiş, bilmem kaç yüz kule dikilmiş, bu kadar kilometre hendek kazılmış, bir milyon göçmeni tutacak bir ara bölge planlanmış filan. Yalnız bu tarz bir felaket senaryosunda göçmen sayısının bir milyonla sınırlı kalacağını sanmam. İran’ın 90 milyonluk nüfusunun en az yüzde 10’unun sınırlara hücum edebileceğini ve bunların ezici çoğunluğunun batıya yani Türkiye’ye yöneleceğini tahmin etmek için deha olmak gerekmiyor. Bu kadar insanı da ne duvar tutabilir ne de Damat Paşa’nın insansız teknolojileri...
Türkiye ve bölge ülkelerinin ABD nezdindeki girişimlerinin Trump’ı ilanihaye frenleyebileceğini düşünmek ise saflık olur. Şayet saldırı kararı alınırsa, bir şekilde uygulanır. ABD saldırısının bugüne kadar gerçekleşmemiş olmasının ardında iki neden bulunuyordu. Birincisi ABD’nin askeri yığınağı henüz tamamlanmamıştı. Şimdi bu durumun ortadan kalktığı görülüyor. İkinci sebep ise İsrail bağlantılı.
İsrail’in İran’da rejimin değiştirilmesini ve Siyonizm dostu bir yönetimin kurulmasını istemesi doğal. Yalnız Tel Aviv bu süreçte ağır darbe yiyeceğinden korkuyor. Haziran ayında yaşanan 12 gün savaşı gösterdi ki, İran’ın uzun menzilli füze fırlatma ve bunlarla İsrail’i can evinden vurma kapasitesi var. İsrail’in habbesi, kubbesi bunların tamamını durduramıyor. Hedefine ulaşan füzelerin verdiği zarar maddi kayıpların çok ötesinde. Her şeyden önce İsrail’in dokunulmazlığı mitini yıkıyorlar.
Ayrıca Haziran ayında hava savunma mühimmatını tüketen Tel Aviv’in stoklarını yeniden doldurmak gibi bir kaygısı var. Şimdi bir an önce ABD’den bunu temin etmeye çalışıyor. Yalnız ABD savaş sanayii dahi bu füzeleri savaşın tükettiği hızda üretemiyor. İsrail bu yüzden ABD’yi frenlemiş olabilir.
Diğer taraftan, ABD’de Epstein çirkef dağının patlaması ile İran’a olası saldırı arasında bağlantı kuranlar var. Trump kendisinin de dahil olduğu bu pisliği unutturmak ya da en azından geri plana attırmak için İran’a saldıracak deniyor. İnandırıcı bulmuyorum.
Öncelikle Epstein çirkef dağı ABD’deki Cumhuriyetçilerle ya da Demokratlarla ilgili bir sorun değil. Hatta salt ABD’yle ilgili bile değil. Doğrudan sermaye düzeninin kudurmasıyla ilgili. Patlayan çirkef dağının atıkları içerisinden Noam Chomsky de çıkıyor, Norveç Prensesi de, Clinton da, ABD’nin Ortadoğu haltyedibaşılığı görevini sürdüren Barrack ve onun patronu Trump da. Eskilerin kullandığı Tefessüh etmek diye bir deyim var. Çürüme ya da kokuşmaya denk geliyor. Sermayenin “hür dünyası”nın içinde bulunduğu durumu ortaya koyan bir deyim. Bu kokuşmuşluk düzenin bir parçası olduğundan İran’a yapılacak bir saldırıyla unutturulması mümkün olmayacak.
İkinci konu ise Epstein pisliği hiç yayılmasa da İran’da rejim değiştirmenin ABD ve İsrail bakımından taşıdığı önem. Ortadoğu’yu ABD ve bağlaşıklarının sermaye sınıfı için bir gül bahçesi haline getirmek için dönüştürülmesi zorunlu bir ülke. Esasen 1979’dan beri süren bir intikam arayışı bu.
Demek ki mesele Epstein filan değil. Zaten dünyadaki her politik gelişmeyi “aslında gündemi değiştirmek istiyorlar” kalıbıyla açıklamaya kalkışmak da bir zihinsel yoksulluk belirtisi.
Peki savaşın olmaması veya makul bir süre daha ertelenmesi olasılığı var mı? İran yönetimi içerisinde hatır sayılır ağırlığa sahip bir kanadın ABD ile anlaşmak istediği sır değil. Bunun için belirli tavizler vermeye de hazırlar.
Trump yönetimi savaşa alternatif olarak ağır koşullar dayatıyor. Bunlar nükleer programın tamamen durdurulması, İran’ın elindeki balistik füzelerin 200 km menzili aşmaması, Tahran’ın Yemen, Filistin, Lübnan ve Irak’taki Direniş Ekseni unsurlarına desteği kesmesi filan diye uzayıp gidiyor. Bir müzakerenin olabilmesi için görüşme çerçevesinin makul unsurlar içermesi gerekiyor. Bu elbette teorik düzlem. Kurdun niyeti kuzuyu yemek olunca koşullar da ona göre belirleniyor.
En kolay görünen üçüncü koşul. Tahran bir süredir bu alanlarda fiilen yok zaten. İran bunu kolaylıkla kabul edebilir. Ancak geri kalan iki koşulu müzakere etmesi dahi kendi ölüm fermanını imzalamak anlamına gelir. Zarar verme kapasitesini azaltan İran’ın üzerinden buldozer gibi geçerler.
Son olarak ABD/İsrail müdahalesinin şekil ve kapsamına kafa yoralım. En yüksek olasılık ağır bir bombardıman. Burada ana hedefin İran’ın tespit edilebilen füze rampaları, nükleer geliştirmenin yapıldığı söylenen tesisler, enerji altyapısı ve rejimin güç merkezleri sayılan Ordu ve Devrim Muhafızları'nın karargâhları olabileceği söyleniyor. Trump’ı biraz tanıdıysak bombardımanın belirli bir görsellik taşıyacağını da tahmin edebiliriz. Pedofil dostu emlakçıya anlatabileceği, daha doğrusu pazarlayabileceği bir hikâye gerekir.
Yalnız böyle bir saldırının tek başına rejimi değiştirmeye yetmeyeceğinde hemen herkes hemfikir. Bana kalırsa bu kapsamlı saldırıyı İran’ı ticari ve ekonomik anlamda daha da fazla boğmaya yönelik tedbirler izleyecektir. Tabii bütün bu tahminler Rusya ve Çin’in kımıldamayacakları varsayımına dayanıyor.
Oysa o varsayım da çok tartışmalı. İran’ın mevcut yönetimi Rusya için jeopolitik, Çin için öncelikle ticari olarak önemli. Daha önce çok yazdığım için uzatmayacağım. Rusya Kafkasya’nın dibine Batı yanlısı bir rejimin daha yerleşmesini, Çin ise ABD yaptırımları nedeniyle kayda değer miktarda ucuz enerji temin ettiği bir ticari ortağı kaybetmek istemeyebilirler.
ABD saldırısının gecikmesinde bu ülkelerden özellikle Rusya’nın girişimlerinin payı olduğu söylentileri de bu bağlamda inandırıcılık taşıyor. Moskova da tıpkı Ankara gibi İran’ı masaya oturtmak ve sıcak savaşı olabildiğince geciktirmek istiyor.
Emperyalizmin kudurması yüzünden çıkan ve bitmek bilmeyen savaşların insanlık açısından ne kadar yorucu, tüketici olduğu malum.
Yalnız “Godot”yu bekler gibi savaş beklemek de bezdiriyor.