Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Kurbağanın maraz ruh durumu ve jeopolitik

Suriye bağlamında kimin öküz kimin kurbağaya benzetilebileceğinin fazla bir önemi yok. Mesele kendisini olduğundan fazla önemsemek ve üstlenilemeyecek rollere talip olmakla ilgili. Elbette herkes biliyordur ama anımsatalım: Hikâyenin sonunda öküze öykünen kurbağa patlıyor.

Yayın Tarihi: 14.12.2025 , 23:33 Güncelleme Tarihi: 15.12.2025 , 00:00

En azından güçlü tarım ilaçları ya da zehirleri yaygınlaşana kadar çok yakınımızda ve çok sayıda yaşayan bir canlı olduğu için kurbağanın neredeyse her kültürde ağırlıklı bir yeri vardır. Görmesek bile mutlaka sesini duyduğumuz bir türdür.

Kurbağa birçok yer gibi yaşadığımız topraklarda da bereketin simgesi olarak görülür. Bu da suda ve karada yaşayan bir hayvan olmasından ve yağmurla ilişkisinden kaynaklanıyor. Su varsa kurbağa var, su yoksa hiçbirimiz yokuz.

Kurbağayla ilgili en yaygın konu başlıklarından biri kurbağa etkisi denen olgu. Bir yanıyla düşündüğünüzde ürkütücü ve vahşi bir deneyin yansıması. Hani işte yavaş yavaş ısıtılan suyun içerisinde... Bu deney başka bir amaçla yapılırken bir böyle bir çıkarıma yol açmış ya da sırf bu önermeyi sınamak için mi gerçekleşmiş bilmiyorum. Neyse geçelim. Benim değineceğim mesele buna dair değil. Türkiye’deki çürüme hali ele alınırken bu deneye yeterince atıf yapılıyor.

Benim seçtiğim kurbağa teması hayvanların kişileştirilmesine dayanan bir edebi türle ilişkili. Fabl dediğimiz bu türü biz çocukken okullarda bayağı işlerlerdi. Türün yaratıcısı mıdır bilemem ama bilinen en eski ustalarından biri Ezop. Günümüzden  kabaca 2500 yıl önce yaşadığı, Trakya’da doğduğu ve Afyon/Emirdağ’da öldüğü düşünülen bir hikâye anlatıcısı. İlk bakışta çocuksu basitlikte gelen öykülerinin kahramanları insan dışındaki canlılar. Öykünün sonunda de hep bir ders, bir öğüt var.

Bunlardan biri akreple kurbağanın hikayesidir. İçinde enayilik, ihanet ve pişmanlık barındırır. Türkiye’de çok sık gördüğümüz siyasal ittifak veya bağlaşıklıklar bağlamında gündeme gelir. Ancak bu öyküde bana göre esas oğlan akreptir. Kurbağa “Allah affetsin kandırıldık” pozisyonunda ikincil bir roldedir. Akrep ile kurbağanın hikayesi o yüzden kurbağanın ruh durumunu konu alan bu yazıyla doğrudan ilişkilendirilemez.

“Suriye’de durum karışık” saptamasıyla söze başladığımızda en az 15 yıllık bir dönemi ele alabiliriz. Bu saptamanın son 12 ayı kapsayan kısmına baktığımızda da görüntü değişmez.

Bir kere ortada bir devlet yok. ABD, İsrail, İngiltere ve Türkiye’nin başını çektiği bir girişim ortaklığı o devleti yok etmek için 11 yıl uğraştı ve başarılı oldu. Şimdi o ortaklığın yeni hedefi eskisinin yerine geçecek bir yapının kurulması. Yok etmek kolay olmadı, kurmak ise daha da güç görünüyor. Üstelik jeopolitik düzlemde bu kuruluşa karşı durabilecek hiçbir kayda değer güç ortada yok. Rusya, Çin veya “Küresel Güney” başlığı altında toplanan aktörlerin alternatif ya da önleyici bir planları olduğuna dair herhangi bir kanıta sahip değiliz.

Girişim ortaklığının hedefi Şam’a oturtulan cihatçı HTŞ ile ana omurgasını PKK’nın oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni bir devlet çatısı altında bir araya getirmek. Çatı kurmak zaten güç bir iş ama herkesin bilebileceği gibi ortada bir bina kalmadıysa çatı inşaatı daha da ütopik bir proje haline geliyor. Bu işin yürümeyeceği açık.

HTŞ Sünni mezhepçi ve cihatçı bir yapı. Suriye’de Sünni halkın en azından bir bölümü HTŞ’nin dayatmaya çalıştığı din devleti modeline sıcak bakmıyor. Bugüne dek yürütülen “misyonerlik” faaliyetinin başarısı sınırlı. Suriye’de çeşitli inanç grupları var. Aleviler, Dürziler, az miktarda da olsa Şiiler ile Ermeni ve Arap Hristiyan topluluklar. Buraya Sünni mezhebinden olmakla birlikte etnik kimliğini dinsel aidiyetinin önüne koyan Kürt toplumunu da ekleyelim. Dolayısıyla Suriye’de Sünni mezhepçi din devleti kurmanın meşruiyet zemini yeterince güçlü değil.

SDG cephesine baktığımızda Kürtlerin önemli bir bölümü ile bu hareket içinde yer almayı tercih etmiş Sünni Arap aşiretlerini görüyoruz. Bu tercihin ana sebebinin ABD koruması mı yoksa HTŞ tipi şeriatçı yapılardan uzak durma isteği mi olduğu biraz bulanık. Benim tahminim ikincisinin biraz daha ağır bastığı zira ABD koruması tek geçerli neden olsaydı HTŞ’nin ABD’de kabul gördüğü noktadan itibaren SDG içerisinde ciddi bir ayrışmaya, çözülmeye tanık olmamız gerekirdi. SDG’nin sorunu ise yerini bilmemesi. Suriye’nin beşerî coğrafyasına baktığımızda görünen gerçek, ana unsurunu Kürtlerin oluşturduğu bir örgütün gelebileceği en ileri nokta yönetimin bir bileşeni olmaktır. Ana unsuru değil. Pazarlık bu işin doğasında mevcut ama devreye Jerusalem Post’u sokmanın Kürt halkına ancak zararı dokunur.

Oturduğumuz yerden “her ikisi de ABD’nin hizmetinde neden uzlaşamıyorlar?” sorusunu yöneltebiliriz. Uzaktan yerinde görünen bu soru, arazide aynı ölçüde isabetli gözükmüyor. İki örgüt, yani HTŞ ve SDG arasında yapısal ve düşünsel uyumsuzluklar var.

Bir kere HTŞ tam anlamıyla bir toplama takım. Amaç ve yöntem bakımından ayrışan unsurlardan oluşuyor. Aslında mutabık oldukları tek konu tekfircilik. Başka bir deyişle esas hedefleri tam olarak benzeşmedikleri ya da kendilerine benzetemedikleri Müslümanlar. Tepe kadrolar reel politik sebebiyle bu konuda esnedikçe aşağıdaki kadrolarda rahatsızlık artıyor. Kaldı ki, Çeçenistan’dan, Afganistan’dan, Çin’den gelen kadroların Suriye’ye yaşayabilir bir sistem kurmak gibi dertleri yok. Colani’nin yıllar önce ABD’yle anlaşırken verdiği tek ülkede cihatçılık garantisi, bunları bağlamıyor. Şimdi bu canlı türlerine SDG ile bir çatı altında toplanın ve her fırsatta “kafir” kesmeyin denildiğinde ciddi bir düş kırıklığı yaşıyorlar. Sonuçta IŞİD ve El Kaide ürünü kadrolardan söz ediyoruz. Önceki gün Suriye’de ABD askerlerine yönelik saldırı da bugüne kadar yazıp çizdiklerimizin isabet seviyesi hakkında belirli bir fikir veriyor.

SDG PKK’nın ortaya çıkarttığı bir yapı. PKK, reel politik gerekçelerle bundan ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, kuruluş özü itibariyle kendisini solda tanımlamış, -hadi laik demeyelim- seküler bir yapı. SDG’nin kadın yöneticileri ve kadın muharip birlikleri var. “Canım bunun ne önemi var, emperyalizmin ve esas itibariyle onun bölge halklarına layık gördüğü gericiliğin hizmetinde olduktan sonra?” diyebilirsiniz. Ulusal hareket, önderin gösterdiği doğrultu, siyasal gereklilikler filan eyvallah ama çıkartın postalları terlik giyip evde oturun noktasını kabul etmeleri kolay olmayacaktır o kadınların. Bu sadece sembolik bir örnek.

Uzatmayalım. Bu yüzden 10 Mart tarihinde Alevi katliamı sürerken atılan imzaların bir türlü hayata geçememesinin bir yönü burada aranmalı.

Bir diğer boyut ise dış aktörler olan İsrail ve Türkiye. Aynı ittifak içinde bulunmalarına karşın sürtüşme noktaları eksik olmayan 2 rejim. İkisi de ABD’ye “bana güven, gerisini merak etme” mesajları veriyor. Oysa ABD, her iki aktörü rekabetçi bir rol paylaşımı içerisinde tamamlayıcı olarak kullanmayı sürdürmek istiyor. Bu noktada Netanyahu’nun “Erdoğan’dan vazgeç”, Erdoğan’ın “Bibi’nin tasmasını sıkı tut” uyarılarının etkisi sınırlı ama Washington her ikisini de dikkate alan bir formül bulma arayışında.

Şimdi bu hassas dengede Suriye’de iki yerel aktörün dikkat etmeleri gerekenler ise şunlar: HTŞ, Yunanlıların pek sevdiği deyimle “şarabına” su katmak ve SDG’nin farklı yapısıyla yönetimin bir bileşeni haline gelmesini kabullenmek, SDG ise Suriye’deki denklemde salt İsrail ve onun üzerinden artacak ABD desteğine yaslanarak Türkiye’ye tümüyle karşıt bir pozisyon almamak zorunda.

İşte bu dörtlünün aralarındaki mücadeleyi yürütme biçimleri bana kurbağa ile öykündüğü öküzün hikayesini hatırlatıyor. Suriye bağlamında kimin öküz kimin kurbağaya benzetilebileceğinin fazla bir önemi yok. Mesele kendisini olduğundan fazla önemsemek ve üstlenilemeyecek rollere talip olmakla ilgili.

Elbette herkes biliyordur ama anımsatalım: Hikâyenin sonunda öküze öykünen kurbağa patlıyor.

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları