Engin Solakoğlu
Korunmayan ülke, korunmayan halk
Yayın Tarihi: 22.12.2025 , 00:09 Güncelleme Tarihi: 22.12.2025 , 00:37
Ukrayna-Rusya savaşının ilk başlarında Türkiye’de kısa süreli bir mayın paniği yaşanmıştı. O zaman yazdığım yazıyı şuraya bırakayım.
Şimdi ise gündemimizde sağda solda zuhur eden insansız hava araçları var.
Aradan 3,5 yıldan fazla zaman geçmiş. İki olay arasında farklar da var benzerlikler de. En büyük fark, ciddi bir risk içermediği halde bir hayli abartılı şekilde çekiştirilen mayın konusunu aksine “başıboş” insansız hava araçlarının eni konu tehlikeli bir sürece girildiğini işaret etmesi.
Meselenin bir “kim attı?” kısmı var. Ancak en az o kadar önemsenmesi gereken kısım kimin ve neden tutamadığı.
Arka plandan başlayalım. Ukrayna-Rusya savaşının diplomatik cephesinde iki değişik süreç yürüyor. ABD’deki Trump yönetimi biraz da ittir kaktır yöntemlerle savaşı hızla sona erdirmeye çalışırken “müttefik” savaşın uzaması ve mümkünse yayılması için yoğun bir çaba içerisinde görünüyor.
Avrupa’nın bu tutumunu anlamlandırabilmek kolay değil. Tamam biliyoruz, Avrupa sermayesinin kâr hadleri düşüyor, Çin ve ABD karşısında rekabet gücü azalıyor. Böyle durumlarda kapitalizmin el kitabı sermayeye savaş aramasını öğütler. Yine de ABD’nin aksi yönde hareket eder göründüğü bir durumda Rusya’ya saldırmaya kalkışmanın sonuçları pek parlak olmaz gibi geliyor bana.
Buna karşılık sanayinin askerileştirilmesi elbette örneğin Çin rekabeti yüzünden yerlerde sürünen Avrupa otomotiv sanayii için bir kurtuluş reçetesi olarak görülüyor olabilir. Devlet bütçelerinde zaten kuşa döndürülmüş olan sosyal harcamalar daha da kısılır, halka harcanması gereken kaynak “yakın savaş tehlikesi” sebebiyle çoğunlukla özel sermaye elindeki silah şirketlerine aktarılır. Artan kârlar şahsi servetlere katılır. Buraya kadar tamam.
Çok iyimser ya da Avrupa sermaye düzenlerinin aklına gereğinden fazla güveniyor olabilir ama ABD’nin katılmadığı bir denklemde Avrupa da kalmaz, sermayesi de. Açalım.
Putin geçtiğimiz haftalarda bir kez daha söyledi: “Biz Avrupa’ya saldırmayacağız ama bize saldırırlarsa Avrupa’da barışı konuşacak adam bulamayız.”
Putin’in sözlerinin tercümesi şu: “Ben Avrupa’nın Rusya’ya yönelik bir saldırısına salt konvansiyonel güçle karşı koyamam, nükleer düğmeye basarım, hepiniz üzülürsünüz!”
Bir kere sık sık yinelemesine de gerek yok. Bu Rusya’nın yeni güncellediği savunma doktrini. “Yenileceğimi gördüğüm bir boks maçında tekmeyi sallar suratınızı dağıtırım” diye de özetleyebiliriz.
Bu noktada Rusya’nın Avrupa’ya yönelik bir saldırı gerçekleştirecek konvansiyonel gücü olmadığı tespitinin sadece bana değil yine Rusya’ya ait olduğunu da yineleyelim de, memleketteki CSKA Moskova taraftarları alınmasın. Sonra saçma sapan tepkiler veriyorlar.
Manzara böyle iken, Avrupa sermayesi sonuçtan ziyade süreç odaklı davranıyor herhalde diye düşünüyorum. Tırmandırayım, silahlandırayım ama nasılsa ABD bu savaşa izin vermez filan diye.
Uzun bir arka plan oldu ama bu insansız hava aracı histerisinin Belçika’dan Polonya’ya kadar Avrupa’da da yaşanmakta olduğunu anımsatarak bitirelim bu bahsi.
Kim attı sorusunun olağan yanıtı Rusya gibi görünse de, bu arka plan o kadar da emin olmamızı engelliyor sanki.
Avrupa’daki paniğe Türkiye’yi de eklemlemenin hangi tarafın çıkarına olduğu üzerinde düşünmek gerek. “Avrupa’ya saldırmayacağım, verin nüfusunun tamamına yakını Rusça konuşanlardan oluşan Donbass’ı da işime gücüme bakayım” diyen Rusya'nın mı, savaş ortamını sürdürmek isteyen NATO, İngiltere ve Avrupa ülkelerinin mi?
Bu ekip savaşın başından beri Karadeniz’i karıştırmak için her yolu denedi. Geçtiğimiz haftalarda toplanan NATO Dışişleri Bakanları Konseyi Rusya’ya karşı “hibrid savaş” yöntemleri kullanma kararı aldı. Eşzamanlı olarak Karadeniz’de sivil gemilere yönelik saldırıların tırmandığını gördük. Bunlar kimi zaman insansız hava araçları, kimi zaman da insansız su üstü veya sualtı araçlarıyla yapıldı.
Türkiye’de yaşayan bizler için sorunun eşit derecede önem taşıyan yüzü ise “Kim tutamadı, neden tutamadı?” sorusu.
Bir kere şu tespiti yapmak zorundayız. Savaş teknolojisi değişti. İnsansız hava araçlarının sahneye çıkmasıyla, klasik saldır ve savunma konseptleri demode hale geldi. Bir de maliyet konusu var. 20 bin dolarlık bir alet, 20 milyon dolarlık savaş gemisini battal edebiliyor. Ya da 20 bin dolarlık bir zımbırtıyı vurabilmek için 15-20 milyon dolarlık silah ve mühimmat harcamak zorunda kalıyorsunuz.
Ülkeler buna çare arıyorlar ama hırsız polislerin hep bir adım önünde gidiyor. Türkiye’nin de konuda geri kaldığı ortada. İnsansız hava veya deniz aracı üretmek güzel, bununla saldır yapmak da atmak da öyle. Ancak karşılayabilmek de gerekiyor.
Diğer alanları bir yana bırakıp hava savunmasına odaklanırsak, özellikle insansız hava araçları söz konusu olduğunda sanırım üç aşamalı bir mekanizma kurmak gerekiyor.
Birincisi istihbarat. Bize bunları kim atabilir, nerelerden atabilir, ne tipte aletler fırlatabilir sorularının hiç değilse bir kısmına yanıt bulabilmenin yolu istihbarat.
Bu aşamadan sonra gelen ise izleme yeteneği. Bunun için hava savunma sistemlerinin başat unsuru olan radarları kullanıyorsunuz. Tek tip radar yetmiyor. Çeşitli yükseklikleri gözleyebilen katmanlı bir sisteme ihtiyaç var. Bir başka ihtiyaç ise bu yolla toplanan verileri hızla değerlendirebilecek bir veri işlem programı.
Son aşama ise durdurma, engelleme. Anladığım kadarıyla özellikle insansız hava araçları söz konusu olduğunda bunun için ille de “kurşun” atmak gerekmiyor. Elektronik savaş yöntemleri kullanarak aletin “kafasını karıştırmak” suretiyle, farklı bir hedefe yönlendirmek ya da en azından bulunduğu yerde düşürmek mümkün. Bunun alternatiflerinden biri “avcı dronlar”. Bir diğeri ise ihtiyaca göre programlanmış hava savunma silahları. Sonuncusu ise inişi kalkışı bile ciddi bir maliyet unsuru olan savaş uçaklarından atılacak füzeler vs..
Yaklaşık yetmiş iki saatlik sürede üç insansız hava aracı zuhur etti. Birincisini Orta Anadolu’nun doğal güzelliklerini keşfettikten sonra savaş uçaklarıyla vurmuşuz! İkincisini bir çoban kardeşimiz İzmit kırsalında buldu. Düşeli üç gün olmuş dediler. Üçüncüsünü ise Bandırma ile Manyas arasında bir köy muhtarı ve ihtiyar heyeti keşfetmiş. O da meğerse on gün önce düşmüş. Yaşadığım yöreye yakın olduğu için ben de kendi bahçemi güzelce aradım, ağaçların tepelerine bile baktım. Bulamadım.
Hava savunması demişken S400 meselesini de araya sıkıştıralım. Kimilerine göre bu sistemin geri verilmesiyle ülkemize yaşanan dron göçünün bir ilgisi olabilirmiş.
O mesele başlı başına bir dram. Son birkaç gündür ilgili yorumları dinliyorum. Bir kısım ABD aparatı beklenebileceği gibi “verelim kurtulalım” havasında. Bunları verirsek Washington’un kapıları ardına kadar açılacak, Trump CAATSA yaptırımlarını kaldırtacak vs.. Bir başka ekip ise Mehmet Akif’in (Hayır, içeri atılan değil adaşı, İstiklal Marşını yazan şair!) dizelerinin izinden giderek “O benimdir, o benim, milletimindir ancak” makamından çalıp söylüyor. Bu bizim anti-emperyalist “bilmem nemiz”miş, “egemenlik nişanemiz”miş filan.
Bir kere 780 bin km2 büyüklüğündeki bir ülkeye alınan tek batarya S400 nişane filan değil, olsa olsa numune olur. Aslında nereyi ve kimi korumak için alındığını da göz ardı ederek söylüyorum. Keşke tırsmayıp 10-15 batarya alabilseydik! O zaman atılan taş ürkütülen kurbağa değerdi belki.
Bu numunenin Rusya’ya geri verilmesinin ikili ilişkileri daha da kötüleştireceği söylemi de tepeden tırnağa yanlış. Rusya’nın öyle bir sıkıntısı olmadığını Kremlin sözcüsünün ağzından duyduk. Aksine, çatlağı patlağı yoksa, kaporta, motor sağlamsa, zaten bedelinin üçte ikisini bize kredi olarak takdim ettiği bataryayı bayıla bayıla alırlar ve kuyrukta bekleyen bir başka alıcıya satarlar. Özetle bu numune olsa da olur, olmasa da!
Üstümüzde uçuşan insansız hava araçlarının bir kez daha altını çizdiği gerçek Türkiye halkının bu konuda da savunmasız olduğu. Bu konuda da diyorum çünkü daha birkaç hafta önce Birleşik Arap Emirlikleri’nin bir casusluk faaliyetini konuşuyorduk. İsrail’in casusluk faaliyetleri birkaç ayda bir gündeme taşınıyor. Rus istihbaratı, İngiliz istihbaratı filan vaka-i adiye zaten. Utanmasalar halı sava turnuvası düzenleyecekler.
Kara sınırlarının durumu farklı bir boyutta ve ayrı bir yazı konusu ama şu kadarını söyleyelim. Onların geçirgenliği kapasite eksikliğinden ziyade koruma iradesinin yokluğundan.
AKP düzeninin biri ya da bir buçuğu hariç Türkiye yurttaşlarını korumak gibi bir derdi yok. Bunun üstüne bir de, her şeyi gizleme, örtbas etme, hiç olmadı, çarpıtma bağımlılığı var. O yüzden doğru da söyleseler -ki durmuş saat misali arada mutlaka söylüyorlardır- inanmıyoruz.
Bizim acil olarak Türkiye’yi her alanda koruyacak bir halk iktidarına ihtiyacımız var.