Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Kıbrıs’ta 'yeni' dönem mi?

Donald Trump “çözüm ya Seydi!” derse, masada iki halkın temsilcileri, arkada dört devlet, bir de Avrupa Birliği önümüze böyle ne kuş ne deve bir yapı koyar, çözüm diye satarlar.

Yayın Tarihi: 02.11.2025 , 20:37 Güncelleme Tarihi: 03.11.2025 , 00:06

Kuzey Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçları Türkiye’de birkaç boyutta yankı yarattı.

Birincisi, Akepe/Mehape ittifakının desteklediği, hatta bu uğurda Yavuz Bingöl, Süleyman Soylu ve Hulusi Akar gibi yüksek (!) kalibreli silahlarını devreye soktuğu Ersin Tatar’ın yenilmesi, bu ikiliden illallah diyen Türkiye halkının büyük bölümü tarafından sevinçle karşılandı. Bu gelişme doğrudan bir ilişki kurulmasının güçlüğüne karşın Akepe/Mehape’nin ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar sandıkta yenilebileceği fikrine güç kazandırdı.  Bu fikir tümüyle yanlış da değil, doğru da. Anlatalım.

Evet “Cumhur”cular KKTC’deki seçime yüklendiler, “Lefkoşa giderse, Mersin gider, Ankara gider, maazallah Kudüs gider” mavralarını tekrarladılar ama bu yüklenme yerel seviyede kaldı. 2020 seçimlerinde olduğu gibi Türkiye’deki iktidar ile Kıbrıs Türk halkının desteklediği aday olan Mustafa Akıncı arasında yaşanan şiddette bir karşıtlaşma yaşanmadı. Bunun bir nedeni, kamuoyuna yayılan manipülasyon amaçlı uydurma anketlere karşın aradaki farkın çok açılmış olmasıydı. Yani Tatar gemisi çoktan batmıştı ve yüzdürülebilme olasılığı yoktu. Sandıklara seçim öncesi ya da sonrası yapılabilecek müdahale 5-6 puanlık bir farkı kapatabilirdi ama 20 puanlık bir fark için yapılabilecek bir şey kalmamıştı. Kazanmak için tek çare seçim sürecinin, sonradan Devlet Bahçeli’nin dile getirdiği şekilde, toptan berhava edilmesiydi. Bunun da neden mümkün ve istenen bir seçenek olmadığını yazının devamında açıklamaya çalışacağım.

Türkiye’ye dönersek, Akepe/Mehape’nin muhayyel bir Türkiye seçiminde devletin bütün olanaklarını kullanması ve hileye başvurması halinde bile yenilme olasılığı bulunduğu doğru ama bunun için oylarının bugünkü seviyesinden daha da aşağı düşmesi gerekir. Bunu bir kenara yazalım.

İkinci neden, Erhürman’ın özenli ve Doğu Akdeniz gerçeklerini dikkate alan tutumuydu. Anımsatalım: Emperyalizmin hâkim olduğu dünyada Kıbrıs Adası’nın acı gerçeği, üzerinde yaşayan halkların söz haklarının sınırlılığıdır. Ada kendi başına bir yere gidemez. ABD, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan dörtlüsünün asgari müşterek olarak belirlediği rotada hareket eder. 

Üçüncü neden, Kıbrıslı Türklerin örgütlülüğü ve dar alanda, yoğun iletişim halinde yaşayan küçük bir toplum olmasıdır. Kıbrıslı Türkler ile Türkiye halkı aynı dili konuşsalar da farklı kültürel, toplumsal, siyasal arka planlara sahiptirler. Sonuç olarak, Kuzey Kıbrıs’ta yapılan seçimler Türkiye’nin bir vilayetindeki ara seçim misali örnek oluşturacak bir niteliğe sahip değildir. 

KKTC seçimlerinin sonucunun bir diğer yansıması ise iç siyasette görüldü. Devlet Bahçeli, özetle, “KKTC’yi ilga, Kuzey Kıbrıs’ı ilhak etmezsek küserim” dedi. Akepe almaza yattı. Buradan iki ortak arasındaki görüş ayrılığının büyüdüğü, ortaklığın sallantıda olduğu sonucu çıkartıldı. Yüzde yedi oyla devlet mekanizmasının neredeyse yarısını denetimi altında tutan bir partinin Kıbrıs’ın kısmi ilhakı veya Çin ve Rusya’yla ittifak gibi olmayacak işler yüzünden bu kârlı holdingden ayrılabileceği doğrusu benim aklıma yatmadı.

Bu iç siyasi tartışmanın diplomatik boyutu da gündeme gelmekte gecikmedi. Kıbrıs’ta yeni bir müzakere süreci başlıyordu ve AKP masaya oturmaya hazırlanırken MHP ön alıyordu. 

Gerçekten de şu sıralar Kıbrıs için bir “Trump planı”ndan söz ediliyor. Trump’ın tarz-ı siyaseti malum. Bir konuya dalıyor, tehdit, şantaj derken, tarafları masaya oturtuyor, sonra da “yaptım bitti” deyip başka bir yere seğirtiyor. Arkasını toplama, daha doğrusu pisliğini temizleme gailesi hedefteki halklara düşüyor. Filistin’in durumu ortada. Bu gidişle çok yakında Lübnan da benzer bir felakete uğrayacak. Neyse dağıtmayalım.

Kıbrıs’ta masa yeniden kurulabilir mi? Hiç kuşkusuz evet. Bir kere 2023 sonrası Akepe’nin Batı’ya yanlama iradesi çok güçlendi ve neredeyse tek hedef haline geldi. Erdoğan partisinin ABD ve AB’den beklentileri yüksek ve bunun için kullanabileceği kozlardan biri Kıbrıs. Haksızlık etmeyelim, Türkiye sağının tarihsel refleksidir bu. Akepe başlatmış değil. Tansu Çiller denilen şahsiyet de zamanında AB’nin aile fotoğrafına gireceğim (AB’ye değil, fotoğrafa) diye Kıbrıs’ta az cambazlık yapmamıştı. 2002-2004 arasında Akepe ve Türkiye sermayesi Brüksel’in yolunun Lefkoşa’dan geçtiğine neredeyse herkesi ikna etmişlerdi.

Peki hani paradigma değişmişti? En azından Kurtlar Vadisi’nde uygun rol bulamadığı için kendi prodüksiyonlarını yapan Hakan Fidan ve patronu kaç yıldır bunu söylüyorlardı. İki devlet aşağı iki devlet yukarı derken, şimdi masaya nasıl oturacaklar? 

KKTC’nin eski Dışişleri Bakanı ve Başmüzakerecisi Özdil, Nami Kıbrıs müzakereleri konusunda yaşayan en yetkin isimlerden biridir. Uzmanlığı bir yana yakın dostum da olan Nami,  deneyimli ve Kıbrıslı gazeteci Yusuf Kanlı’ya verdiği mülakatta konfederasyon ile federasyon arasındaki farkı egemenliğin belirlediğini söylüyor ve Kıbrıs’ta çözümün gevşek de olsa egemenliğin yukarıdan aşağıya bölüştürüldüğü bir Federasyon temelinde gerçekleşeceğini savunuyor.

Nami’nin teknik bilgisini tartışamam ama ben sanırım Akepe’nin düşünme biçimine biraz daha aşina olduğum için farklı görüşteyim.

Kıbrıs’ın nereden baksanız 70 yıllık bir müzakere müktesebatı var. Biz buna bir tür tüzük veya mevzuat da diyebiliriz. Kıbrıs üzerine konuşulan hiçbir parametre kaybolmaz, bu mevzuata eklenir. Adanın en yüksek dağı olan Trodos’un rakımı 1952’dir. Kıbrıs konusundaki müktesebatın A4 kâğıdı cinsinden yüksekliği de buna yakındır.

O müktesebatın bugün ulaştığı zirvenin adı Federasyondur. Bu arada yeniden anımsatmış olalım, Federasyon Kıbrıs’ta Türk tarafının geliştirmiş olduğu bir tezdir. Rum-Yunan tarafı öteden beri kültürel hakları kör topal tanımlanmış bir azınlık barındıran merkezi bir yapıyı savunurlar. 1960’ta kurulan ve üç yılda tarihe gömülen Kıbrıs Cumhuriyeti siyaset bilimciler tarafından “işlevsel bir federasyon” olarak  tanımlanır. Yıkılma gerekçelerinden biri Kıbrıs Türk halkının veto yetkisi, diğeri  Belediyeler meselesidir. Daha açık bir şekilde söylersek Kıbrıs Türklerinin ayrı yerel yönetim birimlerini korumaktaki, kendi Belediye başkanlarını seçmekteki yani egemenlik kullanmaktaki ısrarlarıdır. 2004’te Kıbrıs Rum halkının neredeyse dörtte üçünün federatif bir çözüm öngören Annan Planı’nı reddetmelerini gerisinde Kıbrıs Türkleri ile egemenliği her hangi bir seviyede paylaşma fikrine duydukları tepki yatar.  

Ne diyorduk? Kıbrıs özelinde “Federasyon”  bir başlıktan ibaretti. İçinin nasıl doldurulacağını, daha önce doldurulmuş unsurların nasıl yorumlanacağını ise konjonktür ve müzakereler belirler. Başlık federasyon, içerik Nami’nin deyimiyle “gevşek federasyon” veya eni konu konfederasyon olabilir. Konfederatif bir yapı da gevşek federasyon da  “iki devlet” iddiasını rahatça kaldırır. Aynı nitelikteki çözümü bir taraf rahatlıkla federasyon bir taraf iki devletli çözüm diye kendi tribünlerine  pazarlayabilir. 

Uzun lafın kısası Donald Trump “çözüm ya Seydi!” derse, masada iki halkın temsilcileri, arkada dört devlet, bir de Avrupa Birliği önümüze böyle ne kuş ne deve bir yapı koyar, çözüm diye satarlar.

Trump’ın başka işi gücü yok mu da Kıbrıs’a eğilsin? İlk bakışta haklı bir soru gibi görünüyor. Dünyada oluk oluk kan dökülen onca sorun varken, Kıbrıs adası neden ABD Başkanı Trump’ın radarına girsin ki? Özellikle de, kopartılan onca vaveylaya rağmen Ada’nın kuzeyinde de güneyinde de, ortasındaki İngiliz üslerinde de NATO otururken enerji ve zaman harcamaya ne gerek var?

Burada bir tür verimlilik mantığı gözetiliyor olması akla yakın. Kıbrıs’ın bir bütün halinde emperyalizmin Ortadoğu tasarımına katkı vermesi ile Türkiye, Yunanistan, İsrail, İngiltere gibi aynı yolun yolcularının aralarında itişe kakışa aynı patrona hizmet etmeleri aynı verimlilik seviyesini tutturamaz elbette. Daha çok savaş ve daha çok sömürü için birlikte hareket etmeleri tercih edilir.

O yüzden Kıbrıs’ta yeniden bir müzakere masası kurulması, Trump’ın ağzının içine bakan Akepe’nin, Bahçeli’nin el yükseltme gayretinden öteye gidemeyecek sızlanmalarına hiç aldırmadan, bu konularda daha deneyimli ve donanımlı yeni Kıbrıs Türk liderliğiyle birlikte masaya koşması sürpriz olmayacaktır.

Buradan bir sözde çözüm çıkartmaya Akepe’nin siyasi ömrünün yetip yetmeyeceği ayrı bir meseledir.

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları