Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Hayatın çatallandığı yerler

İnsansanız Filistinlilerin önce yaşam sonra da bağımsızlık hakkını savunacaksınız. Değilseniz ona göre muamele göreceksiniz. Bu arka planı koyduğumuza göre yaşanan iki olaya geçebiliriz. Görece hafifinden başlayacağım.

Yayın Tarihi: 25.05.2025 , 23:20 Güncelleme Tarihi: 26.05.2025 , 00:03

Belirli bir yaşa gelen insan hayatın basit ikilem veya ikiliklerden ibaret olmadığının farkına varır. Yaşarken, ak ve kara arasında grinin pek çok tonuyla karşılaşır. Hayat çoğu zaman karmaşıktır. Eğriyi doğrudan ayırmak emek ister.

Geçen hafta yaşanan iki olay bana bu gerçeği anımsattı. Her ikisinde de ne düşüneceğime hemen karar veremedim. Kıbrıslı Türklerin kullandığı deyimle “ikide kaldım”.

İki olayın ortak noktası İsrail’le ilgili olmaları. Emperyalizmin eni konu çirkinleştiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu çirkinliğin zirve noktası ise salt İsrail’in yaptıkları değil, o yapılanları tepkisizce seyreden, daha doğrusu çoğu zaman el altından kimi zaman da açıkça destekleyen Avrupa, Ortadoğu ve uyarına göre her iki şemsiyenin de altına sığışabilen Türkiye’deki sermaye sınıfı iktidarları.

Ana konuya geçmeden arka planı biraz açalım. İki yıla yakın bir süredir Gazze’yi ve her fırsatta Batı Şeria’yı tahrip eden, çocukları çadırlarda yakan, açlıktan ölmelerine yol açan İsrail, bölgede “rahatladıkça” şiddetini ve vahşetini de artırıyor. Artık resmi ve insanlıktan yoksun ağızlardan açıkça Filistin’i Filistinlilerden arındırma hedefini işitiyoruz.

Bir yandan dünyadaki kamuoyu tepkisi yükselir ve düne dek mırın kırın eden Batılı yöneticileri İsrail’in hırsız ve katil idarecilerini yarım ağızla da olsa eleştiriye zorlarken, bir yandan da Filistinleri Kuzey Afrika çöllerine sürüp bölgeyi daha etkin bir sömürü merkezi haline getirme peşindeki küresel sermayeyi ferahlatmanın yolları araştırılıyor.

Filistinlilerin her gün ellişer yüzer öldürülmeleri, ayakta kalan tek tük hastanelerinin yıkılması, Batı Şeria’daki evlerin silahlandırılmış yasadışı yerleşimciler tarafından basılıp sakinlerinin sokağa atılması haber bültenlerinde güçlükle yer buluyor. Filistin soykırımına dair haberler sanki doğal afetmiş havasında servis ediliyor.

Yazının başında söz ettiğimiz karmaşıklık durumunun kesinlikle geçerli olmadığı bir tek uluslararası mesele söyle deseniz, tereddütsüz vereceğim bir örnek artık Filistin. Filistin halkının yanında, İsrail’in karşısında konumlanmak tartışmasız bir insanlık ve vicdan testi haline geldi. Bu noktada gri alanlardan bahsetmek “ama Hamas” diye cümleye başlamak alçaklığınızın derinliğini gösterecek bir belirti sadece. İnsansanız Filistinlilerin önce yaşam sonra da bağımsızlık hakkını savunacaksınız. Değilseniz ona göre muamele göreceksiniz.

Bu arka planı koyduğumuza göre yaşanan iki olaya geçebiliriz. Görece hafifinden başlayacağım.

Çocukluğumdan beri müziği severim. Her türlü müziği dinlerim diyemem ama müziksiz bir evren düşünemem. Müzikle derdi olanla, müziği yasaklamaya kalkanla derdim olur. Gençliğimde şarkı, türkü çığırmışlığım, hatta işin doğrusunu, düzgününü öğrenmek kaygısıyla Timur Selçuk Hoca’nın öğrencisi olmuşluğum da var. Elbette tanıdığım, sevdiğim besteci, müzisyen, şarkıcı, grup çok. Doğal olarak tanımadıklarım, takip etmediklerim de mevcut. Birinci olayımızın öznesi böyle bir şarkıcı. Linet sahne adıyla biliniyor. Bir tek şarkısını dahi baştan sona dinlemiş değilim.

Linet Hanım’ı ben Türkiye Yahudisi olarak biliyordum. Onu bile yanlış/eksik biliyormuşum meğer. Hanımefendinin ailesi Türkiye kökenli, kendisi de İsrail vatandaşıymış. Olayın özü de basın haberlerine göre şöyle: Konser vermesi engellenmiş, tehdit edilmiş, canının tehlikede olduğunu söylemiş. Bunun üzerine sahip çıkanlar olmuş, sahip çıkanlara hakaret edenler olmuş vs..

Burada bir parantez açma ihtiyacı duyuyorum. Özellikle 7 Ekim’den beri üzerinde ısrarla durduğum bir konu var. İsrail’in suçlarından ötürü Türkiye Yahudilerinin sorumlu tutulmamaları, onlara herhangi bir tehdit yöneltilmemesi. Biraz daha genişleterek söyleyeyim. Yahudi dinine mensup olan hiç kimsenin salt dinsel aidiyeti yüzünden İsrail’in eylemlerinin suç ortağı olarak kabul edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Nitekim ABD başta olmak üzere, birçok ülkede İsrail karşıtı eylemlerin başını ilerici veya vicdan sahibi Yahudilerin çektiği yadsınamaz bir olgu. Keza iki yıldır aralıksız izlediğim, İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesinin İsrail’in yaptıklarına dair yorum ve teşhislerinin netliği ve isabetini örneğin BBC, DW veya FR24 gibi yayın organlarında hiç görmedik. Demek ki mesele etnik, dinsel veya kültürel aidiyet değil.

Haaretz’in yazarlarından Gideon Levi Türkiye’ye bir konferans veya başka bir etkinlik için gelse ve onun başına Linet Hanım’a benzer şeyler gelse çok öfkelenir ve onu savunmak için ne gerekiyorsa yaparım gibi geliyor. Gelin görün ki, İsrail’in işlediği suçların büyüklüğü karşısında “ben şarkıcıyım siyasetten anlamam”, “İsrail ordusunda askerlik yaptım ama kısacık” gibi tavırlar almak artık yeterli değil benim açımdan. Bir kere inandırıcı değil. İkincisi insani değil. Sürecin başından beri savunduğum fikirlerden biri, İsrail’in soykırım siyaseti sürdüğü müddetçe, o ülkeden hiçbir şarkıcının, akademisyenin, aydının, sporcunun veya spor takımının, Türkiye’de veya başka bir ülkede faaliyet gösterilmesine izin verilmemesi. Gideon Levi gibi, yapılan açıkça adlandıran, canları pahasına buna karşı duranlar hariç doğal olarak.

Linet Hanım’ın yaşadıkları sonrasındaki tartışmaya bakınca son derece güç bir durumda kalıyorsunuz. Bir tarafta ilk bakışta suret-i haktan ve “ılımlı” görünen bir Akepe akademisyeni, bir tarafta ise siyasi üretimi küfür, hakaret ve sebepsiz zenginleşme gibi üç kavramla özetlenebilecek bir Saray görevlisi. Seçim yapmak ve “ılım”dan taraf olmak çok kolay gibi görünüyor ama değil ne yazık ki. Öncelikle tartışmanın asıl tarafını araştırıp bulmak gerekiyor. Aslında Linet Hanım’ı protesto edenler ve konserini engelleyenler Filistin yanlısı İslamcı olarak tanımlanabilecek bir grup. Atlamış olabilirim ama şarkıcı hanımefendiye doğrudan bir ölüm tehdidi yönelttiklerine dair bir bilgiye de rastlamadım.

Bu ayrıntıyı öğrenince ilk aklınıza gelen “bir şarkıcıyı hedef almak kolay, sıkıysa İsrail’le ticareti sürdürenleri, varilinden 1 dolar bilmem kaç sent kazanıyoruz diyerek petrol sevkiyatına devam edenleri eleştirin” demek oluyor. Çok doğru. Sorun şu ki, bu aktivist grup, yılda birkaç gün Galata Köprüsü’nde veya bir başka merkezî yerde Akepe Genel Başkanının aile efradıyla birlikte Filistin bayraklarıyla poz verenlerden farklı olarak, o ticareti de kıyasıya eleştiriyorlar. Hatta bu yüzden polis şiddetine uğruyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyorlar. Meseleyi İslamcı perspektifle ele almaları -bana göre demiyorum olgusal anlamda– kesinlikle yanlış ama en azından hiç değilse samimi ve tutarlı davranıyorlar.

Bu tespiti yaptıktan ve uzun uzun düşündükten sonra tartışmanın hangi tarafında yer alacağınızı belirleyebiliyorsunuz. Sonuç şu: Linet Hanım, İsrail’in soykırımına karşı net tavır alıp, Filistin kefiyesiyle aktivizme başlayana, daha açık bir deyişle soykırımdan değil insanlıktan yana tavır alana dek Türkiye’de veya başka bir ülkede şarkı söylemeyiversin. Sanat dünyası veya müzik evreni bakımından katlanılamayacak bir kayıp olmaz.

İkinci konu daha da  zorlu. Bir kere içinde ölüm var. Washington’da öldürülen İsrail Büyükelçiliği’nin iki görevlisinden söz ediyorum. Diplomat diyemiyorum zira öğrenebildiğim kadarıyla o statüde çalışmıyorlar. Daha çok yerel görevli niteliği taşıyorlar. Bu konudaki ilk tespit çok kolay. Ortada bir çifte cinayet var. İki genç İsrail Büyükelçiliği çalışanı oldukları için öldürüldüklerine göre siyasi bir gerekçe de var. Bunu aynı zamanda siyasal bir şiddet eylemi olarak tanımlayabiliriz. Meseleyi benim açımdan ve daha genelleştirirsek Türkiye açısından daha hassas hale getiren bir unsur daha var. Türkiye özellikle ASALA terörüne çok sayıda kurban vermiş bir ülke. Birçoğu eski meslektaşım. Aralarında kişisel olarak tanıdığım ve sevdiğim kişiler de var. O halde şunu yapabiliriz: Cinayet, çifte cinayet, bir şekilde diplomatik personele karşı işlenmiş bir suç. Bunu derhal kınayabilir, doğru tarafta yer almanın rahatlığıyla hayatımızı sürdürebiliriz.

Gelin görün ki, hayatın karmaşıklığı yine bırakmayacak yakamızı. Biraz derinliğine bakarsak meselenin sunuluş tarzı midenizi bulandıracak öncelikle. Her türlü kan dökülmesinden siyasi kazanç sağlamayı hesaplayan Netanyahu’yu veya ABD’li yetkililerin zırvalarını boş verin. Ancak AB’den Avrupalı liderlere kadar yapılan açıklamalarda neredeyse ortak bir konuşma notu kullanır gibi “antisemitik/Yahudi karşıtı” bir cinayetten söz ediliyor. Birkaç sebeple ilgisi bile yok.

Birincisi öldürülen iki kişiden biri Yahudi değil, Almanya doğumlu bir Hristiyan bir kızcağız. Basın haberlerinde “Siyonizm davası”na çok bağlı olduğundan söz ediliyor. Bunda şaşırtıcı bir şey yok zira “Siyonizm” dini değil siyasi bir proje. Adını tam koyalım bir tür sömürgecilik projesi.

İkincisi bu iki insanın öldürülme sebebi Yahudiliğe dair bir ritüeli, bir ibadeti yerine getirmeleri veya Yahudi giysileriyle dolaşmaları değil, İsrail Büyükelçiliği mensubu olmaları. Başka bir deyişle hedef alınmalarının gerekçesi her gün “güle oynaya” 100 civarında hayatı söndüren, her türlü uluslararası hukuk kuralına göre yasaklanmış olmasına karşın iki milyona yakın insanı açlıkla, susuzlukla eritmeye kalkışan İsrail için çalışmaları. Peki öyleyse neden ısrarla antisemitizmden bahsediliyor? Bu tamamen İsrail’in etkin lobi çalışmasının bir ürünü. Zira Nazilerin yaptıkları soykırım sebebiyle antisemitizm haklı olarak bir insanlık suçu kabul ediliyor. İsrail bu temelden hareket ederek Siyonizmi de bu kapsama sokmayı başardı yıllar içinde. Üstelik bu yolla, Siyonizmin bir ürünü olan İsrail Devleti’ne karşı olmak da aynı kategoriye sokulabilir hale getirildi. Denklem şöyle işliyor: İsrail’e karşıysan Siyonizm’e de karşısın. O zaman da Yahudi düşmanısın. Bak sen şu işe!

Bu tezin dayandığı esas temel ise diğer dinlerden farklı olarak Yahudiliğin bir halkın dini olması ya da Yahudilerin ayrı bir halk oluşturduğu palavrası. Bırakalım Etiyopyalı Falaşaları filan, Kuzey Afrika kökenli Safarad halkı ile Doğu Avrupalı Aşkenazların veya neredeyse Tufan’dan beri Ortadoğu’da yaşayan Mizrahilerin dinsel inanç dışında hiçbir ortak noktaları yoktur. Bu tarihsel ve etnolojik bir gerçektir. Tek halk teorisinin pratik faydası Siyonizme ve İsrail’in kuruluşuna dayanak sağlamasıdır. Bu salakça teoriye göre, Prag veya Varşova’dan gelen Yahudi yerleşimci esasen sadece  Mizrahilerin yerlisi olduğu Filistin’de hak iddia edebilir çünkü sırf Tevrat’a inandığı için aynı halka mensuptur. Bu arkaik düşünce sömürgeciliğe zemin hazırlamak dışında bir anlam taşımaz ama arkanıza emperyalizmi aldığınızda silah zoruyla kabul ettirebilirsiniz. İşte kimilerinin hâlâ hayır beklediği Avrupa Birliği’nin atanamamış Nazi generali kılıklı yöneticisi Von Der Leyen’inden, Fransa’nın orta kademe bankacı Cumhurbaşkanı Macron’a kadar ne kadar insanlık süprüntüsü varsa Washington’daki çifte cinayeti “antisemitik” olarak tanımlamalarının hikmeti burada yatar.

Çok uzattım ama bazı şeyleri kısa yazınca anlaşılması güçleşiyor. Hangi dine veya halka mensup olurlarsa olsunlar iki genç insanın Washington’da öldürülmesi insani açıdan yanlıştır. Filistin davasına da en ufak bir katkısı olmayacaktır. Esas yapılması gereken soykırımcı İsrail devletinin o politikaları destekleyen resmi veya “sivil” bütün unsurlarının herhangi bir konuda faaliyet gösteremez hale getirilmeleri, gittikleri her yerde layık oldukları protestolarla karşılaşmalarıdır. Bir başka adım ise dünya halklarının soykırım destekçisi ve işbirlikçisi emperyalist devlet yöneticilerini sırtlarından atmaları, bunu gerçekleştirene kadar da her türlü yöntemle hayatlarını alabildiğine güçleştirmeleridir. Aksi takdirde bu tür cinayetler, İsrail’in ve destekçisi küresel sermayenin sahte mağduriyetini güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.

Şunu da ekleyelim. “En kötü barış en iyi savaştan iyidir” veya “şiddetin her türlüsü kötüdür” gibi yavanlıklar sahtekâr liberallerin söylemidir. Savaşın barıştan daha faydalı olduğu durumlar bulunduğu gibi zorbaya teslim olmaktansa mücadeleye devam etmenin ve devrimci şiddete başvurmanın evlâ olduğu haller de vardır. Bu tarihle sınanmış bir gerçekliktir. İkna olmayan Türkiye tarihine, özellikle de Kurtuluş Savaşı’na bakabilir.

Dedik ya, hayat çoğu zaman ak veya karadan ibaret değildir. Taraf olmak, özellikle de doğru tarafta olmak için düşünmek ve araştırmak gerekir. Emek gerekir.

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları