Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Enternasyonalizm ve savaş

Enternasyonalizmi ve savaş karşıtlığını odağa koyan büyük insanlığın temsilcilerinin nesli tükenmemiş. Umutlanalım elbette ama Avrupa solunun büyük bölümünün bu netlikten çok uzak olduğunu unutmadan.

Yayın Tarihi: 26.02.2023 , 23:53 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Uzun yıllar Fransa’nın en güçlü sendika örgütü olarak bilinen, son yıllarda ise üye sayısı bakımından “daha ılımlı” sayılan CFDT’yle birinci sırayı paylaşmaya başlayan CGT'nin (Genel Emek Konfederasyonu) kuruluş tarihi 1895. Ayrıntılı  anlatmayacağım ama CGT yıllarca sınıf mücadelesini ve sosyalizmi hedefine koyan bir örgüt olarak faaliyet gösterdi.

Fransa’nın tarihsel dönemeçlerinde üretimden gelen gücü hareket geçirmekten çekinmedi. Barış yanlısı ve anti-militarist çizgisini savaş dönemlerinde dahi korudu. Etkili genel grevler düzenledi. Zaman içinde hem üye sayısı bakımından hem de siyasi çizgi bakımından geriledi, devrimci söylemden vazgeçip “sistem içinde emekçilerin haklarını korumak” olarak basitleştirebileceğimiz bir hatta yerleşti. CGT’nin 1948 yılında 4 milyon olan üye sayısı 2017’de 650 bine düşmüştü. Bunun sebeplerini ayrıntılı olarak incelemek bu yazının da kaleme alanın da boyunu aşar.  Yine de Komünizmin Batı Avrupa’da yaşadığı Avrokomünizm gibi maceraların bu gerilemenin başlıca dinamiklerinden birini teşkil ettiğine kuşku yok.

Yazıya CGT ile başlamamın nedeni önceki gün sosyal medyada gördüğüm Rusya-Ukrayna savaşına dair bir açıklama ya da bildiri. Bildirinin altında CGT Val-de-Marne örgütünün imzası var. Val-de-Marne Paris’in güneydoğusunda 245km2 büyüklüğe sahip bir il. 1,5 milyona yaklaşan nüfusunun yüzde 10’dan biraz fazlası göçmen. Sol partilerin güçlü olduğu bir il de değil. Son seçimlerde 10 milletvekilliğinden sadece birini sol sayabileceğimiz LFI (Boyun Eğmeyen Fransa), birini de solla ilişkisi bir hayli zayıflamış olan Sosyalist Parti (PS) almış. Bir başka deyişle Val-de-Marne öyle solcu geleneğin güçlü olduğu bir vilayet değil. 

CGT Val-de-Marne Örgütü’nün bildirisi şu başlığı taşıyor: “Aramızda barış, Tiranlara savaş”.

Kimi ifadeleri aşağıda sıralıyorum: 

  • Savaşın başlamasından bu yana bir yıl geçti. Ukraynalı ve Rusların çektiği acılara tahripkâr bir askeri çatışma eklendi.
  • Her iki taraftan 100’er bin askeri kayıp olduğu tahmin ediliyor. Ayaklanan Donbass bölgesinde Ukrayna Ordusu’nun uyguladığı kuşatmada yaşamını yitiren birlerce sivile, en az 20 bin Ukraynalı sivil kayıp eklendi.
  • Bu katliam durmalı, diplomasi galip gelmeli.
  • Putin, Zelensky, Macron ve Biden halkların dostu değildir. Rus, Amerikalı, Fransız ve Ukraynalı sermayedarlar savaşın sorumlularıdır.
  • Ukrayna ve Rusya halklarının ve emekçilerin yanında olmayı kararlılıkla sürdüreceğiz.

Bildirinin bir diğer paragrafında ise şöyle deniyor: “CGT’nin enternasyonalist değerlerine bağlı kalarak, bizi mezbahaya sürmek isteyen savaş kışkırtıcılarını ve Kapitalist düzeni şiddetle kınıyoruz. Emperyalist savaşlar için ne tek bir Avro, ne tek bir asker, ne tek bir silah!”

CGT Val-de-Marne örgütünün bildirisinin son ve kilit cümlelerinden biri ise şu: “Fransa NATO’dan çıkmalı, bu askeri ittifak lağvedilmelidir.”

Bu satırları okuyunca, itiraf edeyim ki umutlanıyor insan. Demek ki, kapitalist düzenin onca çabasına rağmen Avrupa’da hâlâ Komünistler var. Enternasyonalizm’i ve savaş karşıtlığını odağa koyan büyük insanlığın temsilcilerinin nesli tükenmemiş. Umutlanalım elbette ama Avrupa solunun büyük bir bölümünün bu netlikten çok uzak olduğunu unutmadan. 

Birinci yılını dolduran bu çirkin savaşın en azından bu yönüyle emekten yana güçlerin silkinişine zemin hazırlamak bakımından bir işe yaramış olmasını umarak jeopolitik sapağında dümen kıralım.  

Geçen yıl çoğumuz savaşın birkaç hafta, bilemedin bir ay içinde Rusya’nın kesin zaferiyle sonuçlanacağını düşünüyorduk. Ukrayna’daki rejim süratle çökecek, yerini Rusya’ya daha yakın bir yönetim bırakacak, Rusya o yönetimle masaya galip devlet olarak oturup bir yandan Doğu Ukrayna’da toprak kazanacak ve Kırım’ın ilhakını nihai hale getirecek, bir yandan da Ukrayna’nın NATO’ya yöneliminin önüne set çekecekti.

Bu konuda tereddüt dile getiren, Putin’in yönetiminin gerçek bir tehditle başa çıkmak için daha büyük bir tehdit yaratan hatalı bir adım attığını söyleyenlerle dalga bile geçildi. Putin büyük adamdı, aklına koyduğunu yapardı. Yapamadı...

Bunun birinci sebebi Rusya’nın saldırısının sanıldığı kadar öngörülemez olmamasıydı. Bu savaşı uzun zamandır, en az 2014 yılından beri planlayan ABD’nin istihbarat ve gözlem başta olmak üzere ciddi bir hazırlığı vardı. Kiev’in ve Donbass halkına sekiz yıl boyunca kan kusturan, sosyalistleri diri diri yakan neo-nazileri, banderistleri alkışlayan rejimin kısa sürede düşmesi bu yüzden mümkün olmadı. Rusya hızlı bir şekilde işgal ettiği birçok bölgeden geri çekilmeye zorlandı. Karadeniz’i Ukrayna’ya kapama planı açıkça başarısızlıkla sonuçlandı. 

İkinci sebep Ukrayna halkının Rusça konuşanların bir kısmı da dahil önemli bir bölümünün ve Ukrayna ordusunun Rusya’nın beklentilerinin aksine direnmeyi tercih etmeleriydi. Savaş ilan ederken, bir yandan Lenin’i hedef tahtasına koyup, bir yandan da Ukraynalı diye bir millet olmadığını söylemişti Putin. Ulus olma niteliği laboratuvar ölçümleriyle de, işkembeden uydurulan tarih tezleriyle de belirlenmiyormuş demek ki. 

Üçüncü sebep Rusya’nın konvansiyonel güçlerinin, özellikle de insan faktörünün genişleyen bir cephede ve kendi toprağında, yoğun ABD ve Batı desteğiyle direnen hazırlıklı bir “düşman” karşısında çabuk sonuç alabilecek nitelik ve nicelikte olmamasıydı. Belki de bu yüzden sahaya sürülen Kadirov çetesi ve Wagner gibi oluşumlar savaşın kazanılmasından ziyade çirkinleşmesine ve Rusya’nın Donbass halkına yönelik zulümden kaynaklanan “ahlaki üstünlüğü’nü yitirmesine katkı sağladılar.

Dördüncü sebep, Putin yönetiminin enerji silahının özellikle Avrupa üzerinde belirleyici bir etkisi olacağı inancıydı. Moskova, Avrupa halklarını ürkütmek için, Avrupa’da insanların soğuktan titrediği garip propaganda filmleri hazırladı. Kremlin erkânı ya hiç umurlarında olmadığından ya da akıllarına gelmediğinden küresel iklim düzensizliğini hesaba katmamışlardı. Kış Avrupa’da yumuşak geçti, cephedeki Vladimir veya Volodmir, Sergey veya Sergiy ile cephenin her iki yanındaki emekçi sivil yoksullar dışında kimse titremedi. Avrupa sermayesi tedbirini almış, daha pahalı da olsa alternatif kaynaklar için harekete geçmişti.

Beşinci sebep emperyalizmin sosyalizmle mücadele deneyimiyle zenginleştirdiği propaganda kudretiyle ilgili. “Barbar Ruslar, Batı Medeniyetine karşı” söylemi sermaye medyasının etkili görsel bombardımanı sayesinde kamuoyunca benimsendi. Bu da hızlı bir çözümden ya da barıştan yana ağırlık koyabilecek Macron ve Scholz gibi siyasilerin elini kolunu bağladı.  Savaşın devam etmesini önleyecek diplomatik girişimlerin başarı şansını azalttı. Kendileri açısından ağır siyasi ve ticari maliyet yaratacak, ABD karşısında aradıkları göreli özerkliği daraltma sonucu verecek bu savaşın uzamasını istemeyen Almanya, Fransa gibi Avrupa devletleri de zaman içinde kan kokusunu almış ABD ve İngiltere’nin kayığına binmeye zorlandılar.

Bunları yazdıktan sonra şu kısmı da anımsatmak gerekli. Tek tarafı hedefleyen o siyah-beyaz söylem küresel boyutta tutmadı. Birçok ülke, uluslararası anlamda tanınmış sınırların komşu ülkelerce kalıcı olarak değiştirilmesi konusunda yeni bir örnek oluşturacak Rusya’nın saldırısını kınamakla birlikte zorlayıcı tedbir ve yaptırımlara sıcak bakmadı. ABD’nin Orta-Doğu’daki birçok müttefiki bile yansız diyebileceğimiz bir tavrı benimsediler. Asya’da sadece Çin’in değil, Hindistan’ın tavrı da bunda belirleyici oldu. Batı emperyalizminin şu veya bu şekilde hedefi olmuş halklar, uygarlar/barbarlar söylemini yutmadılar ve bence bu yüzden de Rusya’nın ne politik ne de ekonomik anlamda dünyadan yalıtılması gibi bir durum söz konusu oldu. 

Rusya’ya gelince. Putin rejimi bana göre askeri alanda başarısız oldu ama ekonomik alanda Batı yaptırımlarına göğüs gerebilme anlamında başarılı bir sınav verdi. Batı’da Rus karşıtı söylemin sertleşmesi, denetimsiz, akıldışı ve çirkin bir Rus düşmanlığına dönüşmesi, hatta Rusya’nın parçalanması gerektiği gibi uç noktalara varması, başta bu savaşa pek sıcak bakmayan, zaten zor koşullarda yaşadıkları hayatın daha da cehenneme dönüşmesinden çekinen Rus halkının da Putin‘in arkasında konsolide olmasına yol açtı. Bu anlamda Kremlin rejiminin ülke çapındaki meşruiyeti kimi Batı başkentlerinde beklendiği gibi zayıflamak bir yana güçlendi.

Savaş sürüyor. Her gün, yeni taarruz planlarından, daha ölümcül silah sistemlerinden, hipersonik füzelerden, günahsız hayvancıkların ismini taşıyan tanklardan, uçakların sahaya sürülmesinden söz ediliyor. Sergiy ve Vladimir’ler ise sermayenin bir türlü dolmayan kasaları için karın, çamurun içinde can vermeye devam ediyor.

2023 yılının bu ilk aylarında karşımızda duran jeopolitik tablo ise, dünya halklarını büyük bir bölümünün tek hegemonlu bir düzeni kesinlikle istemediği, her yaptıklarını desteklemeseler, yönetim biçimlerine hayran olmasalar da Rusya ve Çin’in, ABD ve kuyrukları karşısında dengeleyici bir rol oynamaya devam etmesinden yana olduğunu gösteriyor. 

Bu dünyanın ve insanlığın geleceği açısından elbette önemli ama bundan daha değerli olan kasaların savaşının  enternasyonalizmi ve savaş karşıtlığını emekçi kitlelere yeniden hatırlatmış olması. 

Bizim işimiz anti-emperyalizm adına hırsız mollaların ya da yolsuz tiranların peşine takılmak değil,  bunların da  emperyalizmle birlikte tarihten silineceği sömürüsüz bir dünya yaratmak.

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları