Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Emperyalizmle savaşın cepheleri

“Bize ne İran’dan?” diye konuşanların, “ne o ne bu” kolaycılığına saklananların, “Küba’yla niye dayanışalım?’ sorusunu hiçbir utanma duygusu taşımadan yöneltebilenlerin insanlık üzerindeki öldürücü etkisi B-52 bombardıman uçaklarınınkinden az değil.

Yayın Tarihi: 09.03.2026 , 00:09 Güncelleme Tarihi: 09.03.2026 , 08:46

Geçen hafta savaşın ilk günlerini anlamaya ve anlatmaya çalışmıştım. Savaş haftasını doldurdu. O yazının ilk paragrafında yer alan ABD ve İsrail’in olası hedeflerine dair öngörülerde şimdilik bir değişiklik görünmüyor. Tel Aviv-Washington suç örgütü, İran’ı bir şekilde imha etmek ve Suriye gibi köleleştirmek peşinde.

Bu bir hafta boyunca yaşananlara baktığımızda emperyalist bombardımanın hedefinin İran’ın salt savunma olanaklarını değil, bütün altyapısını da imha etmek olduğunu görmekte zorlanmıyoruz. Böylelikle yönetimi zayıflatıp bir kaos yaratma peşindeler. O tür bir kaosun bütün bölgeye ve muhtemelen dünyaya vereceği zararı da pek umursamadıkları açık.

Her iki devlet görünümlü cinayet mekanizmasının başındaki yöneticiler, bir zafer veya zafer görüntüsü elde etmeden savaşı bitirmek istemiyorlar. Netanyahu’nun siyasi kariyerine ikinci bir soykırımı sığdırmak, üstelik de uluslararası sermayenin kontrolündeki dünya düzeni sayesinde bunlardan yargılanmamak gibi bir hedefi var. Washington’daki portakal renkli insan müsveddesinin aklındaki tam olarak çözebilmek için ise muhtemelen psikiyatri ilmine hâkim olmak gerekiyor.

Birkaç gün önce, yanılmıyorsam Fehim Taştekin aktarmıştı. Bir ABD gazetesi, Trump’ın 2016-2020 arasındaki ilk dönemi de dahil, başkanlığı süresinde günde ortalama 21 kez yalan söylediğini saptamış. Burjuva siyasetinde yalanın başat bir işlevi olduğunu iyi biliyoruz ama Trump’ın bu alandaki sicili tam anlamıyla göz kamaştırıcı. Sadece buraya bakarak bile, karşımızda patolojik bir yalancı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu yüzden Trump’ın yeni bir eşiğe taşıdığı emperyalist saldırganlığı salt iç siyasi ya da stratejik hedeflerle izah etmeye çalışmanın eksik kaldığını düşünüyorum. Başka bir deyişle ABD sermayesinin Çin’i kuşatma hedefi veya Kasım ayındaki ara seçimlere askeri bir zaferle girme niyeti tek başına yetmiyor. Trump, öldürmekten, yıkmaktan, aşağılamaktan, hakaret etmekten zevk alan bir kişilik. Kendisinin de söylediği gibi, dikkate almak zorunda hissettiği bir kural ya da ahlaki eşiğe sahip değil.

Bu tabloya bakınca dünya açısından İran’daki rejimin mi, yoksa Kavuklu ABD ve Pişekâr İsrail’in mi daha büyük tehdit teşkil ettiğini sorgulamak dahi anlamsız. İkinci grubun zarar verme kapasitesi neredeyse sınırsız. O yüzden de bir şekilde durdurulmaları, mümkünse tepelenmeleri bir zorunluluk.

Biraz da savaşın gidişine göz atalım. Gelişmeleri takip etmek ve sağlıklı bir fikir edinmek çok güç. ABD-İsrail çetesinin elindeki güçlü propaganda aygıtı bunu engelliyor. İlginçtir. ABD merkezli CNN International gerici ve antidemokratik denilen İran yönetiminin onayıyla ülkeden bilgi aktarabiliyor. Tahran veya diğer kentlerdeki yıkımı gösteriyor. Bölgenin tek demokrasisi denilen İsrail’de ise durum farklı. Siyonist rejim ağır bir sansür uyguluyor. Hafta içinde yanlış anımsamıyorsam bir Meksika kanalında muhabir İsrail’in çekim yapmayı kısıtladığını söylemesi üzerine sonradan kanal yönetimi tarafından sözlerini geri almaya zorlandı.

İran’ın ne kadar dayanabileceği sürekli sorgulanıyor. Üç hafta mı, dokuz hafta mı, üç veya dokuz ay mı? Bu da olağan çünkü İran sadece İsrail ve ABD’ye karşı savaşmıyor. Karşısında dünya sermayesinin en iyimser tahminle üçte ikisi var. Batı Avrupa’nın üçlü çetesi İngiltere, Fransa ve Almanya’nın “savunma” gerekçesiyle savaşa müdahil olmak için can attıkları, hatta dolaylı olarak bu savaşa çoktan girdikleri açık. Bu yüzden savaşın İran ordularının Tel Aviv’e veya Washington’a girmesiyle sonuçlanması olanaksız.

İran için en büyük zafer ayakta kalabilmek olacak. O arada, bölgede emperyalizmin kalesi olan İsrail ve uzantılarını oluşturan bölge rejimlerine verdiği her türlü zarar da insanlığa artı yazacak.

İran son derece ağır bir bombardıman altında, olabildiğince akılcı bir savaş taktiği uyguluyor. Bu derece üstün bir ateş gücüne karşı sadece savunma yapmanın hem olanaksız hem de yararsız olduğu bilinciyle saldırarak savaşıyor. Körfez bölgesinde ABD tesislerine verdiği zarar şimdiden hatırı sayılır bir eşiğe ulaşmış durumda. Soba borusu, teneke diye tanımlanan füzelerinin, ABD’nin her biri bir milyar doları aşan değerdeki dört radarını hurdaya çevirdiği doğrulandı.

İran’ın bölgeye yönelik saldırısının bir hedefi de, ABD’nin kanatları altına girmenin koruma sağlayacağı yanılgısının altını çizmesi. Görünen o ki Washington savunma yeteneklerini İsrail’de yoğunlaştırmış ve körfezinin şeyhini,  emirini, kralını şemsiyesiz bırakmış. Bu olgu, kendi halkları nezdinde meşruiyetleri pamuk ipliğine bağlı olan buna karşılık ABD’ye milyar dolarlar ödeyerek koruma satın aldıklarını düşünen bu rejimler için kaygı verici bir gelişme. Şu an için paralarıyla rezil olmuş gibi görünüyorlar. Beter olsunlar!

Çoğunlukla uluslararası sermaye tarafından yayılan haberlerde, İran’ın attığı füze ve dron sayısının sürekli azaldığına vurgu yapılıp Tahran’ın nefesinin tükenmek üzere olduğu söyleniyor. Askeri konulara hâkim olanların söylediğine bakılırsa bunun iki temel sebebi olabilirmiş. Birincisi stokların azalması, ikincisi ABD ve İsrail’in ilk günden beri hedef aldıkları fırlatıcıların azalması.

İkinci varsayımın doğru olma olasılığı yüksek görünse de benim tahminim İran’ın elindeki kaynakları idareli kullandığı yönünde. Tahran savaşın uzamasının karşı tarafta belirli bir usanç yaratacağı hesabını yapıyor. Bunda da haklı. ABD içinde savaşa destek önceki örneklere göre çok düşük. Bu arada bölgede süren savaş uluslararası ekonomiyi vurmaya başladı bile. Hürmüz Boğazı meselesi karışık. Son haber resmen açık ama kimilerine kapalı olduğu yönünde. Sermaye düzeninin ilginç yönlerinden biri de Hürmüz trafiğine Lloyd etkisinin İran etkisinden fazla olması. İran üç tankere füze attığında sigorta şirketleri yükselttikleri primlerle üç bin tankeri hareket edemez hale getiriyorlar.

Enerji piyasasındaki gelişmeler salt ekonomiyi etkilemiyor elbette. Gerileyen emperyalist hegemonyanın saçma sapan yaptırım politikalarını da sarsıyor. İran’ı boğayım derken, 18 ay önce baş düşman konumundaki Rusya’nın akaryakıt ihracatının önü açılıyor. Daha iki ay önce Rusya’dan petrol almasın diye üzerinde tepinilen Hindistan’a şimdi yeşil ışık yakılıyor. Gerileyen hegemonyadan söz etmemizin bir dilek ya da propaganda amaçlı olmadığının en somut kanıtı yaşanan bu gelişmeler. Delik kova su tutmuyor.

İran bunları görerek direniyor. Direnmek zorunda. Rusya ve Çin doğrudan destek vermiyorlar ama kimi haberler dolaylı bir desteğin emarelerini taşıyorlar. Moskova ve Pekin’in savaşın uzaması ve ABD ve uyduları için daha yıpratıcı olmasından rahatsızlık duymaları olanaksız.

Konu ayrıntılı ve derin. Köşe yazısının boyutlarını ve okuyanların sabırlarını zorlamamak için meselenin Türkiye ve NATO boyutuna girmiyorum. NATO ve aparatlarının Türkiye halkını savaşa sokmak için yaptığı ilk denemeler başarılı olmadı ama denemeye devam edeceklerinden kuşku duyamayız.

Bu savaşa karşı durmak önemli elbette ama mücadelenin kapsamını ve hedefini doğru belirlemek de en az o kadar yaşamsal.

Emperyalizm yeni bir olgu değil. Kabaca üç yüz yıldır insanlıkla boğazlaşıyor. O üç asır boyunca geriletildiği de oluyor, kanlı pençesiyle soykırımlara imza attığı da.

Bir süredir kuduran, gerçek niteliğini, vahşetini gizlemeyen, ahlaki üstünlük kisvesini ve iddiasını terk etmiş bir emperyalist modelle karşı karşıyayız. Son iki ay içinde Venezuela’nın meşru devlet başkanı kaçırıldı, Küba’ya yönelik 66 yıllık abluka siyaseti görülmemiş bir boyuta ulaştı, Siyonist devletin Filistin’de uyguladığı soykırımın meşrulaştırılması ve kurumsallaştırılması için bir sözde barış kurulu oluşturuldu. İsrail’in Lübnan’a yönelik kronik saldırganlığı, ABD ve Suudi Arabistan’ın bordrosuna kayıtlı Lübnanlı siyasetçilerin de desteğiyle katliam ve etnik temizlik eşiğini aştı.

ABD ve İsrail’in aylardır devam eden tehditleri İran halkına yönelik topyekûn bir imha savaşına evrildi. Bu dehşet ikilisi şimdi savaşı genişletip çevredeki halkları da bu kanlı boğazlaşmaya dahil etme gayretinde. Belli ki tek başlarına sonuç alamayacaklarının farkındalar. Bu gayretlerinde yalnız da değiller. Uluslararası sermayenin, Epstein çetesinin medya uzantıları, NATO’su, AB’si dört koldan saldırıyorlar.

Şunu akıldan çıkartmayalım: Bütün bu savaşlar, bu saldırganlık tek tek insanları değil insanlığı hedef alıyor. Hedef alınan salt hayatlar değil. İnsanlığa dair her türlü erdem ve güzellik hedefte. Dayanışma, kardeşlik duyguları, hayatı savunma güdüsü bu saldırganlığın pençesinde.

İşte böyle bir savaşın sekizinci, dokuzuncu günündeyiz.

İran halkı direniyor ama bu yeterli değil. Direnişe bütün halkların da, insanlığını kaybetmemiş olanların da katılması gerekiyor. Patlama, füze, uçan ve düşen uçak görüntüleri yanıltmasın. Emperyalist savaş salt Ortadoğu’da devam etmiyor. Washington’dan Berlin’e, Quito’dan Havana’ya, Hatay’dan Doğu Beyazıt’a kadar insanlık ile emperyalizm arasındaki savaş sürüyor. İkinci olası yanılgı da savaşın insanlığa karşı ABD ve İsrail’in orduları tarafından yürütüldüğü. Her gün yeniden görüyoruz ki, emperyalist cephenin silahları çok çeşitli ve değişik görünümlerde ortaya çıkıyor.

“Bize ne İran’dan?” diye konuşanların, “ne o ne bu” kolaycılığına saklananların, “Küba’yla niye dayanışalım?’ sorusunu hiçbir utanma duygusu taşımadan yöneltebilenlerin insanlık üzerindeki öldürücü etkisi B-52 bombardıman uçaklarınınkinden az değil.

Kimileri akut beyin yoksunluğundan, kimileri kumbaralı bir megafon olmalarından dolayı böyle konuşabiliyorlar.

Gerekçesi ne olursa olsun, insanlığın er geç yenilecek emperyalist haydutluğa karşı mücadelesi bu tür bir vicdansızlığa karşı da verilmek zorunda. Akılla, bilinçle, vicdanla ve örgütle.

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları