Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

Seymour Hersh’ten bize dersler

Bence Hersh’ün büyük bir gazeteci olarak hikayesinden bizim payımıza düşen en önemli ders, hesap sormak isteyen örgütlü bir halkın yokluğunda hesabı sorulan büyük bir suçun olamayacağı. Tarih, bunun dersleriyle dolu.

Yayın Tarihi: 16.01.2026 , 08:53 Güncelleme Tarihi: 16.01.2026 , 08:54

Laura Poitras ve Mark Obenhaus’un yönettiği, ünlü gazeteci Seymour Hersh’ün hakikat mücadelesinden kesitler sunan “Cover-Up” adlı belgeseli herkese öneririm. Geçmişi olduğu kadar bugünü anlamak için de çok faydalı işlerden biri. Benim kuşağım Hersh’ü Irak’ın Ebu Garip hapishanesinde ABD ordu mensupları tarafından yapılan işkencelerle ilgili haberleriyle hatırlayacaktır. Batı dünyasında güvenilir bulduğum az sayıdaki gazeteciden biriydi Hersh. Belgesel sayesinde bir kez daha görüyorsunuz ki; Hersh bu güveni hak eden büyük bir gazeteci.

Cover-Up vesilesiyle onun gazetecilik geçmişini izlerken kafamın bir yanında da Türkiye’de olup bitenler dönüyordu. Hersh, ABD tarihinin önemli skandallarının üzerine, tek başına da kalsa, korkusuzca gitmiş bir isim. Özellikle Vietnam Savaşı’nda ABD ordusunun yaptığı “My Lai Katliamı” ile ilgili haberleriyle tüm dünyayı dehşete düşürmüş, My Lai’de yaşananlar ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarının bir sembolü haline gelmişti.

Hersh, çok büyük skandalları, kanunsuzlukları, kötülükleri korkusuzca ifşa etmesiyle nam salmıştı. 
Ancak onun gazetecilik emeğine tanık olurken “ifşa”nın sınırlarını da açık bir şekilde hissediyorsunuz. Bugünün Türkiye’si de biraz böyle değil mi? Türkiye’de halk için habercilik yapan dürüst gazeteciler sayesinde öğrendiklerimiz bizi her seferinde dehşete düşürse de, “kötülerin neler yapabildiğini bilme”nin “kötülüğe karşı koyabilmek” anlamına gelmediğini de yaşayarak öğrendik.

Başka şekilde ifade edecek olursak; halkın bilmesi etkisiz değil, ancak yeterli de değil.

Konuyu Türkiye’ye getirmeden duramasak da aslında dikkat çekmek istediğim başka bir konu var.  My Lai Katliamı, ABD’nin kendi siyah yurttaşlarına yönelik resmi ırkçılık politikası, Watergate skandalı, vb., gelişmelere rağmen 1980’lere gelindiğinde ABD nasıl oldu da kendisini “özgürlük”le özdeşleştirebildi? Burada açıklanması güç bir durum var. 1980’lere geldiğimizde bunların hiçbirinin konuşulmadığını, tersine bütün dünyanın “Amerikan rüyası” denen illüzyonla çalkalandığını biliyoruz.

Bu kadar hakikatten kopuk bir propaganda nasıl başarılı olabildi, soru bu.

ABD’nin resmi “détente” politikasını rafa kaldırmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lerin ikinci yarısına kadarki dönem, sosyalist ve kapitalist blok arasındaki gerilimin yeniden tırmanması nedeniyle “II. Soğuk Savaş” olarak adlandırılır. Bu politika en çok ABD Başkanı Ronald Reagan’la özdeşleşti.

Eski bir Hollywood yıldızı, sıkı bir anti-komünist olan Reagan’ın iktidarı, ABD’nin 1960’ların ikinci yarısından itibaren içine girdiği kısmi “uyanış”ın da sonu oldu. Bu “uyanış”, ABD’nin işlediği büyük suçlar karşısında yaşanan derin toplumsal güvensizliğin de dışavurumuydu.

1960’lar ABD’si siyahların kararlı mücadelesine; “Sivil Haklar Hareketi” olarak bilinen harekete sahne olmuştu. Bu hareketin en azından yasal düzeyde bazı kazanımlar elde etmesine kadarki yıllar boyunca ABD aslında bir tür “yarı-Apartheid” rejiminin hüküm sürdüğü bir ülkeydi.

1960’ların sonlarından itibaren ABD’nin Vietnam’da Vietnamlılara yaptıkları ise tarihin gördüğü en büyük savaş suçlarından biri olarak tanımlanmalıdır. Vietnam o kadar çok bombalanmıştır ki, savaştan sonra ayın yüzeyi ile kıyaslanabilecek kadar çok kratere sahipti. Ülke toprakları ve su kaynakları tarıma elverişliliği yitirecek kadar kirletilmişti. Hersh’ün de haber yazarken psikolojik bir yıkım yaşamasına yol açan vahşet, bebekleri süngülemeye kadar vardırılmıştı. Tıpkı Sivil Haklar Hareketi önderlerine yapıldığı gibi bu savaşa karşı çıkan ABD’liler de ülke içinde operasyon yapma yetkisi olmayan CIA tarafından gizlice dinlenmiş ve fişlenmişti. 
Saymakla bitmeyecek kadar çok ve ağır suçlar işlenmiş, bunların önemli bir kısmı ise birkaç yıl içinde ifşa edilmişti. Sorumuz yine aynı: Nasıl oldu da ortaya dökülen (ki bir kısmının ortaya dökülmesi doğrudan Hersh’ün işidir) bunca ağır suça rağmen, ABD 1980’lerde kendisini “özgürlükler ülkesi” olarak kabul ettirebildi?

Bir süredir üzerinde düşündüğüm bir soruyu, Hersh’ün belgeselin sonundaki çaresizliğini hissettiğimde yeniden sordum.

Cover-Up’la birlikte izlenebilecek “Breakdown: 1975” adlı belgeselde bu sorunun başka türlü sorulduğunu ve yanıtlandığını düşünüyorum: Nasıl oldu da iki gazetecinin Watergate skandalını ortaya çıkarma hikayesini anlatan “All the President’s Men” ya da post-travmatik stres bozukluğu yaşayan gazilerin ülkesini sergileyen “Taxi Driver”dan, “Rocky” serisindeki çiğ Amerikan güzellemesine dönüldü? 1976 yılındaki Oscar törenlerinde en iyi film dalında yarışan bu yapımlar arasında en iyi film ödülünü Rocky’nin alması bütün bu süreci özetleyen sembolik bir an gibiydi. ABD toplumuna kendisi adına işlenen büyük suçlara sırtını dönerek ülkesiyle gurur duymaya devam etmesi söyleniyordu.

Bu körleşme aynı anda dünyaya nasıl musallat olabildi?

Bu soruya çok çeşitli yanıtlar verilebileceğini düşünüyorum. Bu yanıtlardan biri muhakkak ki Holywood’un, yani ABD sinema endüstrisinin gücüyle ilgili olmalı. Ama bana kalırsa burada gözden kaçmaması gereken faktörlerden biri Avrupa’nın özellikle 1970’lerin başından itibaren Soğuk Savaş’ta oynadığı aktif rol. Bu rolü, ABD’deki ırkçılığın, anti-komünizmin ve Amerikan kültürünün kapitalist blok adına “göğüste yumuşatılması” olarak da tanımlayabiliriz. Tıpkı sert bir topu göğsünde yumuşatan bir futbolcu gibi.

Avrupa’nın özellikle entelektüel ve kültürel hayat üzerindeki etkisinin henüz çok güçlü olduğu bu yıllarda, “insan hakları” mesaisinin tek hedefinin sosyalist ülkeler olmasını başka türlü açıklamak mümkün değil. Bu açıdan bakıldığında II. Soğuk Savaş’ta Federal Almanya başta olmak üzere Fransa’nın ve İskandinav ülkelerinin özel bir rolü olduğunu düşünmek gerekir.

Sinemadan başladık, öyle devam edelim: Stasi ajanının bir yazarı gizlice dinlemesini anlatan 2006 yapımı “Başkalarının Hayatı” ABD için çekilemez miydi? Çekilebilirdi. Ancak devletin “aşıkların arasına girecek şekilde insanların hayatını dikizlediği sistem” olarak sosyalist ülkelerin görülmesi, bugün bile bunun propaganda edilebilmesi, bence en çok Avrupa’da sürdürülen karşı propaganda sayesinde mümkün oldu.

Bugünün dünden en büyük farkı, Avrupa’nın bir süredir propagandayı, dünyanın geri kalanı için entelektüel ve kültürel elitlere sunacak biçimde rafine etme ve olayları yumuşatarak sunma kapasitesini yitirmiş olması. Bu durum tek başına ABD Başkanı Donald Trump’ın tarzının bu tür bir yeniden sunuma el vermeyecek kadar pervasız olmasından kaynaklanmıyor. Avrupa, klasik basının yerini sosyal medya platformlarının aldığı, sivil toplum örgütlerinin eskisi gibi etkili olamadığı bir çağda “üçüncü dünya elitleri” üzerinde etkili olabilecek yeni araçlar geliştirmekte zorlanıyor. Avrupa Birliği ise, gittikçe daha açık bir biçimde, Avrupa’nın hegemonik etkisini sınırlandıran, hatta tersine çeviren bir işleve bürünüyor. Ursula von der Leyen, Kaja Kallas gibi atanmışların temsil ettiği bir yapının inandırıcılığını yitirmesine şaşırmamak lazım.

Sırasıyla Rusya, Gazze, Venezuela, İran gibi pek çok başlıkta, Batı üstünlükçülüğünü ve hatta sömürgeciliğini anımsatan, iki yüzlü bir çifte standardın dışa vurumundan ibaret olan politik çıkışlar, Avrupa’nın dünya siyasetindeki ağırlığının azalmasına katkıda bulunuyor.

Bu gerilemeden “hayırlı” sonuçlar çıkarabilmek keşke mümkün olsaydı ancak şimdilik o noktada değiliz.  

Cover-Up’a geri dönerek anlatayım: Bence Hersh’ün büyük bir gazeteci olarak hikayesinden bizim payımıza düşen en önemli ders, hesap sormak isteyen örgütlü bir halkın yokluğunda hesabı sorulan büyük bir suçun olamayacağı. Tarih, bunun dersleriyle dolu.

Cangül Örnek 'ın Son Yazıları