Alper Birdal
Gazetecinin ölümü
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:27 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:27
İki gazeteciyi, Cem Emir ve Sebahattin Yılmaz'ı yitirdik.
Çok klişe olacak belki, ancak ne yazık ki tam yerine oturduğu için bunu yazmakla kendimi sorumlu hissediyorum: Onları deprem değil, ihmal ve sorumsuzluk öldürdü.
“Ne yazık ki”nin altını çizmek ihtiyacı durumundayım. “Ne yazık ki” ülkemiz böylesine sorumsuz ve böylesine vurdumduymaz bir siyasi iktidarın elindedir. Yazıklanmam en çok bundandır.
Yine çıkacaklar ve “olanlar üzerinden rant toplamak isteyenler var” diyecekler. Üç hafta önce gerçekleşen 7,2'lik depremde yıkılan binaların daha dumanı dağılmadan “kentsel dönüşümden” söz etmeye başlayanlar kendileri değilmiş gibi... “Hasarsız binalara girin oturun” diyenler, yapı denetimlerini çürük yapıları nasıl diktiklerini yüzsüz bir sırıtışla anlatan müteahhitlerin eline bırakanlar başkalarıymış gibi davranacaklar. Ufacık bir depremde yiten yaşamların ardından “mesele sadece müteahhitler ve denetim kuruluşları değil, kendimize de bakmamız lazım” diye konuşanları “sorumsuzlukla” itham etmek hafif bile kalıyor oysa ki...
Yine çıkacaklar ve “bunlar siyasi iktidarı yıpratmak için her fırsatı kullanır” diyecekler. 7,2'lik depreminin üzerinden üç hafta geçmesine rağmen hangi binanın ne durumda olduğunu dahi söyleyememelerinin, hastanelerin dahi halen güvenli kılınımadığının hesabını soranlara, sormak isteyenlere “provokatör” damgasını vuracaklar. “Gazetecinin nesi yıpranıyor” diye soran o bakan koltuğuna daha da sıkı yapışacak Emir ve Yılmaz'ın fotoğraflarına bakarak. Böyle bir siyasi iktidara vurdumduymaz demek hafif kalıyor, çok hafif kalıyor.
Gazeteciler öldü.
Deprem sonrasında yaşananları anlatmaya, görevlerini yapmaya çalışan dostlarımızı, kardeşlerimizi, ağabeylerimizi yitirdik. Ortada apaçık bir sorumsuzluk, apaçık bir ihmal olduğunu, bunun düpedüz bir cinayet olduğunu dile getirenler az olmayacak. Ancak bu tepkilerin yöneldiği siyasi iktidar bir kez daha “hafıza-i beşerin nisyan ile malul” olmasına yaslanacak nasılsa aynı saatlerde kaçırılan deniz otobüsüne, sınırdan gelen çatışma haberlerine odaklanacak “kamuoyu” denilen o koca aptal.
Ve unutacak...
Unutacak ki sorumsuzların, kifayetsiz muhterislerin iktidarını “bölgenin ve dünyanın yükselen yıldızı, anlı şanlı Osmanlı'nın vaat edilmiş topraklara dönüşü” olarak görebilsin.
Ve iki emekçisini enkaz altında bırakan basın, onun yeşilli, mavili ve turunculu türleri, bu hipnoz için kullanılan sarkaç olacak yine. Kimisi sinsice “yetkililerin sözünü dinlemediler”i sokacak “kamuoyu” denilen o koca aptalın bilinçaltına, halkı suçlayacak hiç utanmadan... Kimisi “işte o sorumsuzlar” denilerek önüne atılan üç beş bürokratın, bir iki müteahhidin üzerinde tepinecek.
“Unutmayacağız” diye yazılacak bazı plazaların yazı odalarında daha yazarken unuttuklarını kendilerine itiraf etmeye gerek bile görmeyecekler. Sorumsuz, kifayetsiz ve vurdumduymaz bir siyasi iktidarın karşısında dizlerinin zangırdayıp durması onları bir şeyi hatırlatacak yalnızca: İşleri alıştırmak, unutturmak, hafıza-i beşeri nisyan ile malul etmek...
Plaza patronlarına, dezenformasyon üstadlarına ve hepsinin karşısında titrediği sorumsuz, kifayetsiz takımına “yeter artık” diyen namuslu gazeteciler, belki arkalarında nisyan ile malul olmamış bir halkın gücünü hissedemediğinden, belki de sırf “ekmek parası” diyerek susacak.
Cenazeler mağrur bir biçimde, derin bir iç sızısıyla ve belki tepki de gösterilerek kaldırılacak... Ama üç hafta önce yaşananlar nasıl unutulduysa, cinayete kurban giden gazeteciler de öyle unutulacak. Gazeteciler unutularak, unutturularak bir kez daha ve esas bu şekilde öldürülecek.
Çünkü sol yoksa, halkın hafızasını yaratan ve vicdanına akan değer ırmakları kurumuşsa, kurutulmuşsa unutulur. Gazeteciler ölür, öldürülür.