Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Alper Birdal

Alper Birdal

Devletin çözülüşünün yarattığı psikoz

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:12 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:12

Bu portalde “devletin çözülmesi” tespitini yapalı uzun zaman oluyor. Belki yeterince altını doldurmadığımız için, bazı güncel gelişmeler üzerinden bu kavramı yeniden hatırladığımız izlenimini veriyor olabiliriz. Doğrudur ve eksikliğimizdir diyelim…

Hanefi Avcı’nın kitabı devletin çözülmesinin hem ne kadar yerinde bir tespit olduğunu hem de halen ve doludizgin gündemde olduğunu “hatırlatmamıza” vesile olmaktadır. Kimilerince “devletin polisi” lakabıyla anılan bu mütedeyyin bürokratın yazdıkları, çözülüşte yalnızca kılıçlarını çekmiş taraflar aramanın ne denli sığ bir bakış olduğunun ispatı olarak görülmelidir. Bugün meseleye düzen içi tarafların çekişmesi üzerinden bakacak olsaydık, çözülüşten değil kuruluştan bahsetmemiz gerekirdi. Oysa gördüğümüz devletin çözüldüğü ve ülkenin bir tasfiye sürecinin içerisinden geçtiğidir.

Bu süreç, yeni bir resmi ideoloji yaratmaktadır. Bu süreç, idari yapının ve bürokrasideki teamüllerin baştan aşağı değiştirilmesini beraberinde getirmektedir. Ve bu süreç kimin rehin verildiğinin ve kimin rehin aldığının silikleştiği bir alacakaranlık içerisinde süregitmektedir.

Artık bir tarafın tartışmasız bir biçimde hegemonyasını kurmuş olduğu, dolayısıyla bir sona gelindiği ileri sürülebilir. Ancak sermaye egemenliği altında çözülüşten kuruluşa geçişin sınırlar değişmeden tamamlanmayacağı bütün açıklığıyla görülmektedir ve bir kez daha meselenin bir “çatışan taraflar” sorunu olarak kodlanmasının yanlış olduğu vurgulanmalıdır.

Evet, artık yeni bir resmi ideoloji şekillenmiştir. Ancak devletin, bizzat bu süreçte galebe çalanlar arasında yer alan kadroları dahi –ki Avcı kendisinin bunlardan biri olduğunu kitabında açık bir biçimde anlatıyor– şekillenmekte olan bu resmi ideoloji tarafından kapsanamamakta ve tasfiyeye uğramaktadır.

Artık yeni bir idari düzen, yeni bir teamüller dizgesi yaratılmasının son adımları atılmaktadır ancak galebe çalanlar arasında yer alanlar bile asıl hiyerarşinin devletin dışında olduğunu görmekte ve kendi yarattıkları bu canavardan korkmaktadır.

Sonuç?

Sonucu Avcı’dan aktaralım: “Bu kitabın birinci bölümünde devlet kurumlarının kof olduğunu, basit sorunları bile çözme yeteneğine sahip olmadığını anlatmaya çalıştım. Bu bölümde ise bir cemaatin birkaç adamının çalışması sonucu her şeyin yerle bir olduğunu, koca devletin içten içe eridiğini, adalet ve güvenlik kurumlarının adaletsiz ve güvensiz hale dönüştüğünü, bu durumun farkında olan devlet görevlilerinin buna karşı durmadığını anlattım. Bir grup koca bir devleti teslim aldı. Devlet içten içe çatırdıyor, birileri yönetimi ele aldı ve kimse devlet gücünü kullanan bu kişilere dur diyemiyor. Birkaç cemaat imamı devlet yetkilerini gasp etti. Bu, nasıl bir devlet geleneğidir?” (Haliç’te Yaşayan Simonlar. Dün, Bugün, Devlet, Cemaat, s.578)

Kanımca “devletin çözülüşü” kavramı ile anlatmaya çalıştığımız olgu bundan daha açık bir biçimde ifade edilemezdi. Çözülüşün kaynakları konusunda ise “devletin polisi”nden akıl almayı ummak ahmaklık olur. Kaynaklar sınıfsaldır ve hayatını “devletin bekâsı” adına solla mücadeleyle geçirmiş muhafazakâr bir bürokratın, üzerindeki çatı tepesine çökerken dahi bunu görmesi beklenemez.

Ancak çözülüşün nedenlerini kavraması imkansız olan Avcı’nın aynı sürecin sonuçları konusundaki sezgisi yabana atılmamalıdır: “Türkiye’de adalet çürüyor, gerçi zaten çürümüştü ama bu defa yok ediliyor. Bu durumdan herkes, en fazla da bugün bu duruma yol açanlar zarar görecek. Böyle giderse iş adaletten çıkacak ve insanlar silaha sarılacak” (s. 525).

Bir kez daha, devletin çözülüşünün sınıfsal kaynaklarını algılaması mümkün olmayan bir kişinin “bu durumdan en çok adaleti bitirenler zarar görecek” diye düşünmesi fazlasıyla devletli bir bakış açısına sahip olmasıyla açıklanabilir. Ancak sonuç olarak sezdiği doğrudur…

Avcı’nın çöküş olarak algıladığı nedir? Hayatını “devletin kutsiyetine” inanarak geçirmiş bir bürokrat, devleti kimin ve nasıl yönettiğini algılayamamakta ve en çok bu durumdan kaygı duymaktadır: “Tüm basın asker ve polis arasındaki çekişmeden, polisin askere karşı operasyon yaptığından bahsetmesine rağmen Ankara’da toplanan emniyet müdürlerinin gündeminde bu konu yoktu, hiç kimse bir şey söylemiyordu. (…) O halde bu teşkilatı kim yönetiyordu? Bu büyük ve önemli bir soru idi. Daha önemlisi de ortada görünen yöneticilerin bu duruma nasıl ve neden müsaade ettiğiydi. Bu kamu gücünü kimler gasp etmiş kullanıyor, gücün sahibi olması gerekenler ellerindeki gücün gaspına neden ses çıkarmıyordu?” (s.543-544).

Durumun özeti budur. Ortada yeni bir ideoloji var, bunu egemen kılmak için atılan onca adım var, ama bunun taşıyıcısı ve icracısı devlet değil, bir “çete”… Üstelik bu hegemonya mücadelesini yürütenler arasında yer alan devlet kadrolarının kendileri de bu çetenin komplolarına kurban gidiyorlar.

Buradan ağır bir bunalımın, bir psikozun çıkmaması mümkün mü? “Başta fark edemesen de yaşadığım her olaydan bir emare alarak 32 yılın sonunda çok samimi olarak inandığım, hiçbir karşılık beklemeksizin uğruna gece gündüz çalıştığım, varlık sebebi gördüğüm değerlerin, ihtiyaca cevap vermediğini, hatta tüm sorunlarımızın kaynağı olduğunu anladım. Bu gerçeği kabullenememenin, kendime bile itiraf edememenin, öldürücü tesirini yaşadım” (s.9-10).

Avcı’nın yazdıkları kuşkusuz önemli ve “zaten bilinenleri söylemiş” ile geçiştirilecek türden değil.

Ancak Avcı ve benzerlerinin içine sürüklendiği psikozdan bir kurtuluş ışığı çıkmayacağı da muhakkak… Kaldı ki kitabının son kısmında “ne yapılabilir?” sorusuna cevaben sıraladıklarının herhangi bir sonuç vereceğini ummadığını bizzat kendisi söylüyor. Dahası cemaatin kitaba yanıtının Emin Aslan, Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya ve Orhan Özdemir vakalarında görüldüğü biçimde geleceğini görebiliyoruz. Ne diyor Zaman’ın genel yayın müdürü? “Türkiye, eski Türkiye değil. Kirletilmiş bilgilere teslim olmuyor olmayacak da! Maskeler düşecek, kimin nerede hangi tezgâhla kendi ayıbını kapatmak için telaşa kapıldığı ve tebdil-i kıyafetten vazgeçerek neler yaptığını artık daha net göreceğiz.”

Fitneciler yine işlerini yapacak ve çözülüş, devletin kadrolarında yeni psikozlar üretecek.

O halde Avcı’nın söylemediğinin, söyleyemeyeceğinin, altını bir kez daha çizmek durumundayız: Fitneciler asıl çorabı emekçilerin başına örüyorlar, devlet emekçi sınıfların üzerine çöküyor. İşimiz çöküşe çare bulmak değil, onun çaresi yok… Biz yepyeni bir kuruluşu başarmak, emekçilerin iktidarını yaratmak zorundayız. Psikozun başka ilacı yok...

Alper Birdal 'ın Son Yazıları