Alper Birdal
Despotizm adaletin katlidir
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:24 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:24
İkinci Cumhuriyet’te hukuktan söz etmenin artık hiçbir anlamı kalmadı. Hukuk yoksa bir takım uygulamaların, manipülasyonların, yönlendirme çabalarının meşruiyetini hukuk-hukuksuzluk zemininde sorgulamaya çalışmanın da bir manası kalmamıştır.
Örnek olsun, Deniz Feneri davası savcısının görevinden alınması, soruşturma savcıları üzerinde baskı kurulmasını “hukuka müdahale ediyorlar” şeklinde eleştirmek artık hiçbir yere kapı açmıyor. Bu zeminde bir direnç hattı örülemediği artık aşikâr.
İkinci Cumhuriyet bir heyula gibi halkların üzerine çökmeden evvel bu temelde bir “toplumsal direnç” örülebilir miydi o ayrı bir tartışma konusu. Ancak yine de kendi koyduğu kurallara bile uymayan sermaye egemenliğinin “hukuksuzluğunu” teşhir etmenin bir anlamı bulunuyordu bunu söyleyebiliriz. Artık bütünüyle kuralsızlığın, keyfiyetin, çamur atmaların, bel altı vuruşların hukuk haline geldiği bir rejimimiz var. O halde teşhir edilmesi gereken en nihayetinde bir kurallar manzumesi olan hukukun değil, bir bütün olarak adaletin katlidir. Toplumsal direnç adalet kavramına ve duygusuna karşı girişilen bu muazzam saldırıyı göğüsleyerek örülebilir.
Yeni anayasa toplumun adalet duygusunun yok edilmesi, yeni rejiminin eski ve yeni egemenlerinin despotizmini adalet sayan koca bir kütlenin yaratılmasının son fırça darbesi olacak. Kuşkusuz önemlidir, ancak bunun bir süreç olduğunu unutmamak ve hiçbir şeyin anayasa tartışmasıyla başlamadığını ve onunla da bitmeyeceğini görmek durumundayız.
Bu bir süreç…
Taşeronlaştırmaya, özelleştirmeye karşı hakkını savunan işçinin felç edilene kadar dövülmesi, üzerine bir de hakkında “ihaleye fesat karıştırmak”tan dava açılmasının sıradanlaşması… Ormanına, suyuna sahip çıkan, enerji tekellerinin kâr hırsına terk etmemek için direnen öğretmenin katledilmesi… Bu vahşeti protesto eden öğrencinin teröristlikle damgalanması… Parasız eğitim isteyen üniversitelinin on yıllara varan ceza istemiyle yargılanması… Haber değeri taşıyan bir fotoğraf yayımlayan gazetecinin “devlet yetkililerini hedef göstermekten” terör suçuyla yargılanması…
İşte bütün bunlar ve çok daha fazlasıdır bu süreç. Artık gündelik hale gelen bu örneklere bakıp “hukuksuzluk” mu diyeceğiz, yoksa adaletin katledildiğini, bu topraklarda toplumsal vicdanın, insanlığın topyekun bitirilmeye çalışıldığını mı?
Her ikisini de söylemenin ne sakıncası var diye sorulabilir. Hem hukuksuzdur hem de -ve dolayısıyla- adaletsiz…
Doğru, ancak “bu yapılanlar hukuksuzdur” argümanı diğerini, yani İkinci Cumhuriyet despotizminin toptan adaletin başını yemesini fazlasıyla değersizleştiriyor, geri plana itiyor. Çünkü hukuk değil, adalet zemininde verilecek bir mücadele, örülecek bir direnç hattı, ister istemez sınıfsal bir duruşu dayatıyor. Kimin adaleti, hangi sınıfın? İşte bu çok basit, ama bir o kadar da kritik soruyu en başa yazmak gerek.
Gelelim son günlerin ana gündemlerinden bir tanesine… Geçtiğimiz günlerde istifa ederek İkinci Cumhuriyet ordusunun önünden çekiliveren komuta kademesinin en tepesindeki ismin tefrika edilmekte olan ses kasetlerinden söz ediyorum. soL portal ahlaki bir duruş sergileyerek bu kasetlerin içeriği hakkında haber yapmayacağını ilan etti. Bu tavrın ahlaki olduğu kadar siyasi de olduğu gözden kaçmamalıdır.
Evet, kimler tarafından kaydedildiği ve yayımlandığı konusunda aşağı yukarı herkesin bir kanaat sahibi olduğu bu ses kayıtları bir hukuksuzluk örneğidir. Ancak soL’un tavrı, yapılan işin hukukdışılığını kabul etmemekten öte, esas olarak, bu tür yöntemlerin meşrulaştırılmasını, normalleştirilmesini reddetmekle ilişkilidir. Zira bu yöntemlerin meşruiyet kazanması ile hakkını savunurken öldürülen, sakatlanan emekçinin üzerine bir de “terörist” ya da “ihale fitnecisi” gibi suçlamalara maruz kalması arasındaki mesafe çok kısadır. Bu yöntemler normalleştikçe, despotizm adaleti biraz daha katletmekte, bunu bir “toplum sözleşmesi” düzeyine taşımaya bir adım daha yaklaşmaktadır.
Bu yöntemler meşruiyet kazandıkça, cemaatin kalemşorları daha da büyük bir pervasızlıkla “devletimizle nikah tazeliyoruz” diye yazacaklar. Bu yöntemler meşrulaştıkça, Mümtazer Türköne’giller İkinci Cumhuriyet’in eski ve yeni egemenlerinin despotizmini “Devlet vatandaşları nezdinde yeniden meşruiyet kazanıyor” diye kutsayacak ve cemaatleştirdikleri toplum önlerinde diz çökerken, papazlar gibi ağızlarına bir lokma ekmek koyacaklar. Ve şöyle diyecekler: “Bu yediğin adaletin ruhudur”.