Tribün eksik görür, eksik yapar, anımsadığı hızla unutur ve bir sonraki maça geçer. Örgütlenmediği zaman hataya düşer...

Sadece futbol, futbol sadece…

Bir yılı aşkın süredir bu köşede düzenli yazdığım için okuyanlar emekli bir diplomat olduğumu biliyorlar artık. Belki daha az bilinen bir özelliğim ise Fenerbahçeli olmak. Öyle az buz değil ama bayağı Fenerbahçeli. Türkiye’de yaşayan hemen her Türk erkeği gibi futbola küçük yaşta sevdalanmış, mahalle arasında ve sonra da halı sahalarda top tepmiş, tekme yemiş ve tekme atmış, sakatlamış ve sakatlanmış çarpık bacaklı bir adam. Muhtemelen babam, dedem Fenerli olduğu için de Fenerbahçeli. Stadyumda izlediğimi anımsadığım ilk karşılaşma doğru anımsıyorsam Kaptan Ziya’nın 1975 yılındaki jübile maçı olmalı. 

O zamanlar futbol ve siyaset ilişkisi hakkında bir fikrim yoktu. Uzun zaman da olmadı. Hiçbir şeyin neredeyse hiçbir zaman düzgün gitmediği bir ülkede futbol dünyasındaki yamukluklar, eşitsizlikler de soğutmamıştı beni futboldan. Yıllarca maçlara severek gittim. Ta ki Akepe bu konuya da “ağırlığını koyana” kadar. 3 Temmuz 2011’deki şike kumpasından söz ediyorum. Şimdi “efendim ama onu Fethullahçılar yaptı” filan diye söze başlayanın ya aklı eksiktir ya cesareti ya da iyi niyeti. Fail Akepe düzenidir ve o çarpık düzen Fethullahlı veya Fethullahsız hâlâ devam etmektedir. Türkiye’de uzun yıllardır kirli olan futbol, şimdi daha da kirlidir. 2010-11 sezonunda Fenerbahçe şike yaptı mı sorusunun yanıtı ise bana göre bir isimdir: Aykut Kocaman. O ismin olduğu yerde emek hırsızlığı olmaz. Gerisi palavradır.

Yaşadıklarımız göstermiştir ki, futbolun kitlelerin afyonu olduğu da doğrudur, tam tersi de. 3 Temmuz operasyonunu sanki başkası yapmış gibi Akepe Genel Başkanına kulüpte paye vermek afyonlu tarafıysa, Akepe’nin zalim kolluğuna meydan okuyup köprüyü aşmak ya da Gezi’de Çarşı’ya omuz vermek, düzenin vahşice katlettiği Ali İsmail Korkmaz için hep bir ağızdan şarkı söylemek de Stadyumda gövde gösterisi yapmaya kalkışan muktedirleri ağız dolusu yuhalamak da tam tersidir ve çok da güzeldir. Bütün mesele o eylemlerin anlık tepkilerin ürünü olmaktan çıkıp sistematik, bilinçli ve dönüştürücü bir direnişe dönüşmesidir. Herhangi başka bir kitle gibi tribünden böyle bir yönelimi tek başına gerçekleştirmesini beklemek gerçekçi değildir. Tribün eksik görür, eksik yapar, anımsadığı hızla unutur ve bir sonraki maça geçer. Örgütlenmediği zaman hataya düşer ve maç bitince haykırdığı sloganları unutup düzenin çarklarında öğütülmeye geri döner.

Anlık tepki deyince haftanın konusuna yaklaşmış olduk. Fenerbahçe-Dinamo Kiev maçında yaşananlar ve ötesine. D. Kiev gol atmış, tribünler ya da bir grup Putin diye tezahürat yapmış. Ertesi saatlerde ve günlerde ne analizler ne kınamalar ne utanmalar ne sıkılmalar! Sümüklü şıh mendili koleksiyoncularından tut en birinci stratejistlere kadar “ziyadesiyle incinmişlerin” kopardığı bir haya fırtınası… Olayın görünen tarafları aslında iki futbol kulübü: Fenerbahçe ve Dinamo Kiev. Halaya davetsiz katılanlar ise saymakla bitmiyor. 

Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi elinde tuzlukla koşuyor, Dışişleri sözcüsü peşi sıra seğirtiyor. Sonra da şakşakçılar, “çık, çık, çık” sesleriyle ortaya düşen diğer takım taraftarları. 

Sırayla gidelim. Önce bu işin siyasal bağlamı: Ukrayna-Rusya arasında devam eden savaş. Ben bu köşede sayısını unuttuğum kez yazdım, çağrıldığım medya ortamlarında yineledim. Türkiye Komünist Partisi de diğer kardeş partilerle birlikte daha ilk günden tavrını ortaya koydu. Bu savaşın kapitalist bir paylaşım savaşı olduğu, saldırıyı başlatanın, komşu bir ülkenin topraklarını işgal edenin de Rusya olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. Putin’in sosyalist olmadığı, Rusya’da hüküm süren sermaye düzeninin diktatörü olduğu konusunda da. Şimdi bu NATO amigolarına bakılırsa bizim bunları günde beş vakit yinelememiz zorunlu ama ABD Emperyalizminin Doğu Avrupa’da 1991 yılından beri yediği haltları, Ukrayna’da kurulan rejimin faşizan niteliğini, Donbass’ta bombalanan çocukları, Odessa’da yakılan sendikacıları hatırlatmak “cıss”! Bir taraf kapkara, öteki taraf pirüpak, tertemiz, günahsız Vogue mankeni. Rusya yalan haber yayıyor, Rus televizyonlarında tıpkı Türk televizyonlarında gördüğümüz gibi savaş çığırtkanlığı yapan, düşmanı insan yerine koymayan yorumcular var ama Ukrayna tarafında Neo-naziler, yetmiş milletin ırkçısı toplanmamış, direklere çıplak bağlanıp sopalananlar yok, kapatılan muhalefet partileri yok, 24 saat yalan üreten propaganda aygıtları yok. Peki.

Propaganda demişken olayın ikinci boyutuna gelelim. Diplomatın görevi ve o görevin sınırları ne? Uzun yıllar önce Moskova’da görev yaptım. Daha sonra farklı vesilelerle Rus diplomasisiyle bir araya ve karşı karşıya geldim. 2015 yılında Rusya Hava Kuvvetleri’ne ait uçak düşürüldüğünde Brüksel’deki Rus diplomatlarıyla bulunduğu her ortamda kullandıkları saldırgan dilin son derece rahatsız edici olduğunu anımsıyorum. Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın Sözcü Zaharova’dan başlayarak özellikle savaşın başından beri kullanageldiği üslup kariyerinin başından itibaren hiç de klasik diplomat nezaketine sahip olmayan beni bile hep irkiltti. Keza Rusya’nın Büyükelçiliklerinin sosyal medyayı kullanma şekillerini eni konu yakışıksız buluyorum. Büyükelçilik sosyal medya hesapları “taşı gediğine koyma, kodun mu oturtturma” yerleri değildir. Akepe ve makam uğruna ona yanlayan nadir meslektaşlarım sayesinde bunu Türkiye’de görüyoruz ne yazık ki!  Neyse ki, Akepe iktidarının bütün çabalarına rağmen bu üslup yaygınlaşamıyor da küfür, hakaret, tehdit mesajları genellikle siyasetçilerin tekelinde kalıyor. Aman ne demode adam diye düşünenler olabilir ama diplomatın görevi bulunduğu ülke insanlarına, kurumlarına, toplumuna kamuoyu önünde ve basını kullanarak hakaret etmek değildir. Bir rahatsızlığı varsa bunu muhataplarına başka türlü iletme yolları vardır. Mesleğine hâkim bir diplomatın bulunduğu ülkede herhangi bir konuda tepki vermeden önce yapması gerekenlerden biri de yutkunmaktır. Evet, yutkunmak. Frenkler buna “zamana zaman vermek” derler. 

Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Bodnar’ın Fenerbahçe maçında yaşananlarla ilgili ilk demeci en hafif deyimle uygunsuz ve amatörceydi. Kaldı ki Bodnar’ın bu kırdığı ilk ceviz de değildi. Cami “bombalanması”na dair kışkırtma haberi hatırlayalım.  Ülkenizin saldırıya ve işgale uğramış olması bulunduğunuz ülkede küstahlık yapabileceğiniz anlamına gelmez. Kendine saygısı olan bir ülke ister Rus olsun, ister Ukraynalı, bu çizgiyi aşan Büyükelçiye kapıyı gösterir. Ben bu satırları yazarken Bodnar’ın aynı konuda yeni ve çok daha isabetli  bir açıklaması düştü internete. Demek ki neymiş? Zamana zaman vermek, olayların heyecanıyla ortalığa düşmemek gerekiyormuş.

Olayın bir diğer boyutuna daha değinmeden olmaz. Putin tezahüratına. Bir stadyum tribününün anlık tepkilerinden büyük liboş analizleri çıkartmaya gerek olmadığını vurgulamıştım ama daha etkili ve kimi zaman da yetkili ve yetkin kesimler için bunu yazmazsam eksik kalacak. Hani içki ve sigaraların üzerinde bir yazı oluyor ya genellikle: “… dostunuz değildir. Kullanmayınız”. Vladimir Putin de yolsuz ve yoksullaştırıcı rejimi de Türkiye’nin ya da  Rusya’nın emekçi halklarının dostu değildir. İkna olamadıysanız Akkuyu’da işlenmekte olan cinayete bakın. ABD Emperyalizmiyle mücadele ediyor olması, Putin Rusyası’nın biz Sosyalistlerin müttefiki olduğu anlamına gelmez. 

Yanılmayalım. Biz ABD emperyalizminin ve yerli uzantılarının ayağına basa basa Sosyalist Türkiye’yi kurduğumuzda ve sosyalizm ülküsünü bölgemizdeki tüm halklara taşıma mücadelesine giriştiğimizde karşımızdaki en zorlu düşmanlardan biri de, halkların değil zenginlerin temsilcisi olan Putin ve benzerleri olacaktır.