AKP iktidarının temellerini sorgulamayan, 20 yılın karakteristik özelliklerini bile isteye görmezden gelen bir muhalefetin (ve iktidar seçeneğinin) ülkeyi getirdiği nokta burasıdır.

Erdoğan’a ilham ve güç veren Millet İttifakı’dır

“Erdoğan oyun kurmakta zorlanıyor” diyorduk bir süre öncesine kadar. Olgunlaşmış bir stratejisi yoktu, seçimler için elde patlaması muhtemel MHP yol arkadaşlığı dışında bir ittifak politikası geliştirememişti, ekonomi yönetiminde bir türlü kalıcı bir ekip yaratamıyor, sürekli kadro değiştiriyordu. Belki bunlardan da önemlisi, karşısında bir blok olarak hareket etmeye başlayan düzen içi muhalefeti dağıtmak için yaptığı hamleler boşa çıkıyordu.

Özeti, 20 yıllık AKP serüveninde hiç rastlanmayan siyasal tıkanmaya tanık oluyorduk. 

Böyle devam edemezdi, Erdoğan ya çekilmeye ikna olacak ya da belirgin bir yol haritasıyla hareket etmeye başlayacaktı.

Lira’nın yere çakılışı, yüksek enflasyon, düşük faiz filan derken tam “Erdoğan bu ülkeyi yönetme yeteneğini bütünüyle yitirdi” değerlendirmeleri yapılmaya başlandığında, ortaya bir yol haritası çıkıverdi.

“Ekonomik kurtuluş savaşı” diyordu Erdoğan; lakin bu değişik bir kurtuluş savaşıydı, ekonominin daha fazla işgal edilmesi için savaşacaktık. Yabancı sermaye girişi hızlanacak, ülkenin göreli avantajlarını uluslararası tekellere sunarak ekonomide yapısal reformlar gerçekleşecekti. Zaten akbabalar Lira’nın değersizleşmesinden heyecanlanmış, mala çökmek, ucuza ortaklıklar kurmak için inisiyatif almaya başlamıştı. Bu hareketlilikte, düşük kredilerle ekonomi canlı tutulacak, yoksullukla boğuşan halk daha da borçlandırılacak, “ihracatımız artıyor” böbürlenmesi “Milli ve Yerliyiz, Kimseden Korkmayız Biz” şarkısının kulağa hoş gelen nakaratı olacaktı.

Türkiye’nin göreli avantajı neydi? Örgütsüz, genç, eğitimli ve düşük maliyetli emek gücü, kuralsızlığa alışmış bir iktidar ve sermaye sınıfı.

Kuralsızlığa alışmış iktidar örgütsüz, genç, eğitimli ve düşük maliyetli emek gücünü savaş alanına sürecek, yoksulluğun telef ettiği milyonlarca yurttaşımızın sırtına basa basa sermaye gelecek ve genişleyecek, ülke kurtulacaktı!

Erdoğan bu yol haritasıyla devam edecek besbelli. Sorun şu ki, Cumhur İttifakı’nın elindeki bir haritadan çok bir eskizi, bir krokiyi andırıyor. Düşünülenin hayata geçirilmesindeki zorlukların ekonomik boyutunu geçtiğimiz günlerde Oğuz Oyan ve Adile Kaya soL’daki yazılarında ele aldılar. Boşluğu, çatlağı-patlağı bol bir sürece giriyor hükümet.

Planın ekonomik zorlukları ile siyasi açmazları iç içe.

“Beş ay sonra sonuç almaya başlarız” iddiasını tekrar edip duruyorlar. Asgari ücreti şişirecekler, nasılsa enflasyon daha çok şişecek, “milleti ezdirmedik” diye övünüp “yandım” diye feryat edene borç kapısını gösterecekler, çalışma koşulları iyice barbarlaşacak ama insanlar açlıktan ölmediklerine şükredecek, kıştan çıkışta doğalgaz, elektrik, kömür, odun yükü hafiflediğinde yandaş basın “ışık göründü” manşetleri atacak.

Her şeyden önce giderek artan toplumsal hoşnutsuzluğu bu öykü ile yönetmek mümkün mü bu çok tartışmalı. Herkes ücret artışlarını bekliyor ama zaten dayanılmaz hale gelen hayat pahalılığı da ücret artışlarını bekliyor. Bu ahmak soygun düzeninde reel ücretlerin sürekli gerilediği açık bir gerçek ve bu gerçeği değiştirmek bir yana bütün hesaplarını bu gerçeğe güvenerek yapan bir iktidar yönetiyor ülkeyi.

Kaşıkla aldığını kepçeyle veren bir halk, iktidarın “kurtuluş savaşı”na kurban olmayı kabullenir mi, bu meçhul. 

Ancak mesele burada bitmiyor. Erdoğan’ın siyasal alanda inisiyatif alması, sürekli kan kaybına uğrayan iktidarını daha güçlü bir ittifak sistemine taşıması gerekiyor. Eldeki eskizde buna dair bir ipucu yok, sadece karalamalar var. Bir de Milli Görüş’ün ağır toplarından Asiltürk’ün ölümüyle birlikte üstü çizilenler…

Yine de Erdoğan’ın “Ekonomik Kurtuluş Savaşı”na bir siyasi sos katmasını beklemeliyiz. MGK’yı, dolayısıyla OHAL uygulamalarını ve TSK’yı devreye sokarak “savaşıyoruz, oturun oturduğunuz yerde” buyruğu siyasi bir çözüm olabilir ama sanıldığından çok daha zayıf ve risklidir. Döviz krizi ve genel olarak ekonomik sarsıntılar AKP’nin en “güvenilir” destekçilerinde ciddi bir daralma yaratmışken “sopa”dan ibaret bir siyaset olur olmasına ama o sopa fazla dayanmaz, kırılır.

Hoşnutsuzluğu illa baskılamaya kalkacaklar, buna mecburlar ama sopaya güçlü bir demagoji de eşlik etmek durumunda. Burada nasıl bir oyun kurmaya kalkacaklarını göreceğiz.

Şimdi asıl soruyu çakalım yazının orta yerine: Muhalefetin “gitti gidiyorlar” dediği, her gün el yükselttiği bir sırada nasıl oldu da hükümet cephesi bir stratejik hamle geliştirebildi?

Yanıtı da hemen yapıştıralım ki, her fırsatta “yine muhalefete çatıyorlar” diye bizi suçlayanları tahrik edelim, “hah işte” demelerini sağlayalım: Evet, hükümetin boşluğu, çatlağı-patlağı bol da olsa bir planla hareket etmesinin sorumlusu Millet İttifakı’dır!

Yanlış anlaşılmasın, Millet İttifakı etkili muhalefet yapmıyor demeyeceğim; çünkü kendi kulvarında etkili, bayağı etkili bir muhalefet yapıyor. Sorun bu değil.

Sorun Millet İttifakı’nın bütün stratejisini AKP’nin 20 yıllık serüveninin asıl kahramanı olan yerli ve yabancı sermaye ile emperyalist ülkeleri kafalamak üzerine kurmasından kaynaklanıyor. Aslında ittifakın sürekli daha sağa kayması, toplumun laik ve cumhuriyetçi kesimlerini de sağa sürüklemesi ile bu strateji bir bütün. Özetle, yıllardır söylediğimiz gibi düzen muhalefeti AKP’nin yerine oynarken, bizzat AKP’yi oynuyor.

Yerli ve yabancı sermaye muhalefetteki AKP’yi kullanarak iktidardaki AKP’yi sıkıştırıyor. “Seçeneğimiz var” diyorlar Erdoğan’a. Emperyalist ülkeler, Millet İttifakı’nı muhatap alıyor. Hem muhalefete şekil hem de Erdoğan’a ayar veriyorlar. Batı basınında çıkan her “Erdoğan gidici” yazısı, Erdoğan’ın pazarlık gücünü azaltırken paniğini artırıyor ve uluslarararası tekellerin onay vereceği bir çıkış için acele etmesine neden oluyor.

Millet İttifakı kendisiyle birlikte Erdoğan’ı da emperyalizme doğru daha fazla ittiriyor ve Erdoğan’ın ömrünü uzatıyor.

Şu anda Türkiye, emekçi halk açısından hiçbir farkı olmayan ve aslında esastan da birbirine benzeyen “ekonomik programlar” üzerinden bir yol ayrımına gelmiş durumda! İddia edildiği gibi, bu iki program farklı sermaye çevrelerinin etrafında kümelenip konuşlandığı bir zıtlığı barındırmıyor. Tersine sermaye sınıfının her durumda kazanacağı, emekçi halkın ise her durumda daha ağır koşullarla karşılaşacağı iki seçenekten söz ediyoruz.

Muhalefet marketler zincirlerine zam yapmayın diyor, iktidar aynı şeyi büyük firmalara söylüyor. Ve Türkiye’de market zincirlerini, büyük firmaları sorgulayanlar susturulmaya çalışılıyor.  Nasıl bir arsızlıktır bu.

“Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin” siyaseti, “tek adam rejimi” söylemi halkımızı bu tuzağa çekmiş durumda. AKP iktidarının temellerini sorgulamayan, 20 yılın karakteristik özelliklerini bile isteye görmezden gelen bir muhalefetin (ve iktidar seçeneğinin) ülkeyi getirdiği nokta burasıdır.

Türkiye’de ne Cumhur İttifakı ne Millet İttifakı halkı ikna etme derdinde. Şuna inanmışlar; yerli ve yabancı sermayenin ikna olduğu koşullarda kamuoyu da şekillenir. Toplumdaki laik, yurtsever, cumhuriyetçi ve devrimci hassasiyetleri, ki bunlar pozitif değerlerdir, bir kenara koyup, reaksiyoner, muahafazakar birikime yaslanmak da, işte bu inançla ilgilidir.

Solcuyum diyenin “adalet olmazsa yabancı sermaye gelmez” diyebildiği saçma sapan hale getirilen bir siyaset ikliminde, iktidarla muhalefet büyük patronlardan onay almak için utanç verici bir rekabete girmiş durumdadır. AKP iktidarı, Millet İttifakı’nın dışarıda NATO’cu ve emperyalist merkezlere güven veren, içeride TÜSİAD’ı ülkenin siklet merkezi olarak ilan eden felsefesinin halkımız açısından ne denli yıkıcı olabileceğini görmekte ve yerli ve yabancı sermayeye bundan aşağı kalmayacağını, daha yıkıcı olabileceğini göstermeye cüret edebilmektedir. 

Hayat pahalılığının ezdiği halka “zorlukların nedeni tek adam rejimidir” masalını anlatıp sonra “iktidarımızda özel sektör motor güç olacak” diyebilen bir muhalefet şimdi ucuz işçi cehennemini piyasalara kurtuluş savaşı diye pazarlayan iktidar karşısında bakalım sermayeye ne armağan edecek?