Kemal Okuyan
Adnan, İbrahim Beylerden kurtulamadık, haksız duruma düştük!
Yayın Tarihi: 09.06.2025 , 00:27 Güncelleme Tarihi: 09.06.2025 , 14:36
Lenin ve diğer önde gelen devrimci Marksistler Balkan Savaşları'nda Osmanlı'yı yağmalanmak istenen, dağılmanın eşiğinde bir ülke olarak gördüler. İmparatorluğun devrinin dolduğunu biliyorlardı, onunla taraf olamazlardı ama yine de "Türklerin mağdur edildiği"ni düşündüler.
Bu bağlamda 1908 Jöntürk Devrimi'ne İngiltere, Fransa ve Rusya'nın başını çektiği büyük güçler tarafından tuzak kurulduğunu, her zaman destekledikleri ulusal kurtuluş hareketlerinin bu güçlerin çıkarlarına hizmet etmesine duydukları tepkileri dile getirdiler.
Birinci Dünya Savaşı'ndaki kapışmaya katılan büyük devletler içinde Lenin'in en az karşısına aldığı da yarı sömürgeleşmiş Osmanlı'ydı. Rusya, Almanya, İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na dönük tutumu son derece tavizsiz olan Lenin, Osmanlı'nın parçalanmasını paylaşım savaşının en kritik konularından biri olduğunu biliyor ve Türkleri savaşın kurbanlarından sayıyordu.
Savaş bitti, Osmanlı kaybedenler tarafındaydı. Tersi olsaydı da yine dağılırdı, ömrünü tüketmişti.
Versay ve Sevr ile kazanan emperyalist güçler, savaş öncesi hedeflerine ulaştılar.
Daha doğrusu ulaştıklarını sandılar.
Hiç hesapta olmayan gerçekleşmiş, savaş daha bitmeden Rusya'da işçi sınıfı ülkenin dümenini ele geçirmişti. Komünistler kendilerine yakışanı yaptılar, bütün ilhakları reddettiler, gizli anlaşmaları çöpe attılar ve emperyalizme karşı tüm ezilenlerin yanında bir dış politika pratiğini hayata geçireceklerini ilan ettiler.
Dolayısıyla Anadolu'da örgütlenen direniş ve bu direnişin siyasal ve askeri merkezi haline gelen Ankara hükümetini desteklemeleri bir tercih değil bir ilke sorunuydu.
Yalnızca Sovyet Rusya değil, 1919'da kurulan Komünist Enternasyonal ve ona bağlı partiler aynı tutumu aldılar. Kemalist hareketle olan sınıfsal ve ideolojik ayrımlara ve zaman zaman yaşanan gerilimlere rağmen, komünistlerin Anadolu'daki tercihleri son derece açık ve kapsamlıydı.
Demek ki, yaklaşık 15 yıllık bir süre boyunca Marksizmin devrimci kanadı başka pek az örnekte rastlanacak bir biçimde "Türkiye'yi kayırdı".
Emperyalizmden ölesiye nefret ettikleri ve çürüyen bir Saray'ın tebası olarak yoksulluğa, yağmaya, hastalığa, umarsız savaşlara mahkum edilen Anadolu köylüsüne karşı ahlaki ve siyasi bir sorumluluk duydukları için.
Bu bakış açısı sınıfsaldır, sağlıklıdır.
Yedi yıl boyunca köhne bir İmparatorluğun bekası, sonrasındaysa üç yıl yeni bir ülke kurmak için savaşan bu yoksul insanların torunları bugün Türkiye işçi sınıfını oluşturuyor. Molla Mahmut ve Arap Ali'lerin on milyonlarca akrabası...1
Milli Mücadele'yle beraber, gayrı müslümlerin mallarına el koyan, yoksul köylünün sırtına binmeye devam eden, kamu kaynaklarının kullanarak sermaye oluşturan İbrahim Bey, Hacı Nuri, Adnan Bey gibilerinin sülaleleri ise bugün Türkiye'nin bütün zenginliklerine çöken sermaye sınıfının öncü çekirdeğidir.2
Eşitsizliklerin, yolsuzluk ve zorbalığın kol gezdiği, zayıf ve çelimsiz olmak bir yana alabildiğine semirmiş kapitalist sınıfıyla bugünkü Türkiye'de emekçi halk dışında kayırılacak hiçbir şey yoktur.
Bundan yüz yıl önce sonuna kadar haklı bir mücadele ile kurulan sevgili ülkemizin bu haliyle "haklı" olduğunu, her tarafından adaletsizlik akan mevcut düzenin temsilcilerinin uluslararası alana çıktıklarında adalet savaşçılarına dönüştüğünü sananların tarih boyunca emperyalist ülkelerin kanlı boğazlaşmalarına geniş halk yığınlarını ikna etmek isteyen şoven politikacı ve "aydın"lardan bir farkı kalmamıştır.
İttihatçılar Osmanlı'yı Birinci Dünya Savaşı'na bir "çıkış" bulmak için soktular ama "acaba yeniden bir genişleme mümkün olur mu" merakından hiç kurtulamadılar.
Osmanlı açık bir biçimde geriliyordu, savaşın bunu tersine çevirmesi neredeyse imkansızdı.
Şimdi ise Türkiye kapitalizmi yapısal sorunlarına, kırılgan yapısına karşın "gerileyen" sınıfına sokulamaz. Sermaye sınıfımız ve onun siyasal aktörleri "yükselmek", "genişlemek" istiyor rekabetin hemen her bölgede çatışmaya evrilme eğilimi gösterdiği bu zorlu dönemde.
Bir yandan da yüz yıl öncesinde Anadolu'dan yükselen itirazı ve bu itirazın yol açtığı dertleri unutmayan güçlü emperyalist ülkeler Türkiye'ye hakim olan sınıfın ihtiraslarından nasıl yararlanacağının hesabını yapıyorlar. "Biraz daha güçlensin, bize çalışsın" bir seçenek, "uçuruma çekmek" bir diğer seçenek...
Türkiye'nin genişleyerek çözülme sürecine girmesi ile Türkiye'nin duvara çarparak küçülmesi emekçi halk için aynı yıkıcı sonucu doğurur.
Bu düzen haksızdır. Nokta.
Türkiye ya bir silkinişle "haklı" bir düzene kavuşacak ya da bu haksız düzen ülkeyi bir var olma sorunu ile karşı karşıya bırakacak ve memleketin gerçek sahipleri bir daha sömürücülere teslim etmemek üzere bir "yurt savaşı" verecek.
Haklı bir savaş!
- 1
Molla Mahmut, Talip Apaydın'ın Kurtuluş Savaşı'nı anlattığı üçlemesindeki Uşaklı yoksul köylüdür. Ağa zulmüne karşı durmayı bildiği için işgale karşı mücadelede de ustadır. Öncesinde yoksuldur, kurtuluştan sonra da yoksuldur. "Bizim de günümüz gelir" diye beklemiş, beklemiş, beklemiştir. Arap Ali ise Akhisarlıdır. Köylüdür, yoksuldur ve o da isyankardır. Ahmet Büke'nin sarsıcı, insanı ayağa kaldıran olağanüstü romanı Kırmızı Buğday'da sınıf olmaya isteksiz yoksul köylü sınıfının öncüsü roman kahramanıdır.
- 2
Talip Apaydın'ın Toz Duman İçinde, Vatan Dediler, Köylüler ve Ahmet Büke'nin Kırmızı Buğday romanlarını okurken Mill Mücadele'yi bir zenginleşme kapısı olarak gören uyanık toprak sahipleri ve tüccarlar ile önce işgalcilerle işbirliği yaptıktan sonra "galip"lerin safına geçip zengin sofrasına oturan alçaklara diş bilersiniz. İbrahim ve Adnan beyler, Hacı Nuriler... Çok şey değişti ve hiçbir şey değişmedi!