Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Koç sempatisi: Sıraya girmemek için sevgilisini azarlayan Rahmi'yi hoş görmenin kaynağı nerede?

İnsanlar kendi kimliklerini yaratan kurucu hikayelere bağlanırlar. Uzun yıllar boyunca eğitim, kültürel sermaye ve belirli yaşam tarzları yalnızca bir sınıfsal konumu değil, aynı zamanda tarihsel bir üstünlük hissini de temsil ediyordu. AKP bu tarihsel kendilik anlatısını aşındırdıkça Koç imgesi bu boşlukta işlev gördü.

Deniz Sözüak, Ezgi Gevher Avcı

Yayın Tarihi: 06.06.2026 , 10:38

2026 yılı başında yaşamını yitiren tiyatro sanatçımız Haldun Dormen’in cenaze törenine katılanlar arasında Rahmi Koç da vardı. Bu merasimde Koç’a eşlik eden isim ise uzatmalı sevgilisi Tahire Demircan’dı. 

Rahmi Bey tören için Teşvikiye Camii’ne geldiğinde, avluya dolmuş büyük bir kalabalıkla karşılaştı ve uzun taziye kuyruğuna bakarak “herkes sıraya girmiş, biz de girelim” deyiverdi. Rahmi Bey’in aslında sıraya girmek gibi bir niyeti yoktu. Ama yanındakiler, nezaket icabı sarf ettiği sözlerinin samimiyetini tartamayıp paralize olunca, o kalabalık içinde nasıl hareket edeceklerine yönelik rehberlik de etraftan gelmedi. 

Bunun üzerine Rahmi Koç, sıraya girmek istemediğini daha belirgin bir tonla hissettirmeye çalıştı, “buradan girsek ayıp olur mu?” diyerek ortamı yeniden yokladı. Tevazu kılığına bürünmüş bu yoklama, aslında bir iltimas talebiydi. Rahmi Bey’in yaşı düşünüldüğünde de bu talep elbette yadırganamazdı. Fakat kendisinin, muhtemelen “aman efendim ne sırası, lütfen buyurun” karşılığı bekleyerek yaptığı bu ince manevraya, araya giren sevgilisinin “bence ayıp olur, sıradan girelim” demesi sinirlerini bozmaya yetti. 

Avludaki dramatik anlar da işte bu noktadan sonra kayda alınacaktı. Çünkü Tahire Demircan’ın görgülü görünme adına Rahmi Koç’u kuyruğun sonuna dikme önerisi, Koç’tan “Sen sıraya gir, bana yol aç” çıkışıyla mukavemet gördü. Demircan, sevgilisini kızdırdığını anladı, onu bir adım geriden tin tin takibe başladı. Fakat Rahmi Koç, öfkelenmişti bir kere. Sevgilisine dönüp ikinci kez “sen sıraya gir” diktesi verdi. Etrafta kameralar vardı. Demircan duymazdan gelerek yürümeye devam etti. Sevgilisine yetişip koluna girmeyi denedi. Ama bu hamlesi de Rahmi Bey’in elini cebinden çıkarmasıyla boşa düşecekti. Üstelik üçüncü kez Rahmi Bey, ona dönerek ve sözlerini işaret parmağıyla destekleyerek “sana sıraya gir dedim!” diyordu. Demircan ise “tamam hayatım ama sana nasıl yol açayım” sözleriyle vaziyeti kurtarmaya çalışıyordu.

İnkar

Bu kısa tartışma, haber içeriklerine “Biz de sıraya girelim” başlığıyla taşındı. Videonun altındaki yüzlerce yorum ise ikili arasında yaşanan gerilimi değil, sadece ve sadece Rahmi Bey’in “gerçek burjuva” görgüsünü görüyordu.

Neler deniyordu? Onun gerçek bir İstanbul beyefendisi olduğu söyleniyordu. "İstese orayı satın alır ama kibarlığa, disipline, mütevazılığa bakın" deniyordu. “Para gürültü sevmez” gibi soyutlamalarla da onun, türedi zenginlerden farkı ortaya konuyordu. Yüzlerce insan orada, seçkin refleksi değil, nezaketi görmüştü. Herkes aynı habere bakmış; önce sıraya girelim deyip sonra kendisini sıraya sokmaya çalışan hayat arkadaşına yönelik agresyonunu izlemişti. Ama kahir ekseriyet, agresyonun faş ettiği bir nobranlığa tanık olduğunu inkar ediyordu. 

Tıpkı Koç Grubu'nun, AKP iktidarının yükselişinde ve devleti ele geçiriş sürecinde verdiği kritik onayları inkar ettiği gibi… Oysa AKP Koç Grubu’na, Koç Ailesi de AKP iktidarına çok şey borçluydu. Ancak Holding, Teşvikiye Camii avlusunda olduğu gibi öyleyken böyle görünmeyi iyi beceriyordu.

Anlatı

Peki bu nasıl oluyordu?

Sermaye sınıfı yalnızca siyasal ve ekonomik güç elde ederek var olmaz. Tersine kendini kültürel rafinelik, kurumsallık ve görgüyle paketleyerek iktidarını estetik bir dille maskeler ve bu yolla doğallaştırır. Bu nedenle bahsettiğimiz Rahmi Koç vakası ilginçtir. Rahmi Koç’un bu kısa videoda sergilediği çirkinliği fark etmeye dönük isteksizlik, sınıfsal tahakkümün görgü anlatısıyla nasıl perdelendiğini gösteren bir sahnedir. 

Koçlara ilişkin bu “resmi” kendilik anlatısının kaynağını, Koç ailesinin kendi kurucu anlatılarından birinde, “Vehbi Koç Anlatıyor” kitabında buluruz.

Vehbi Koç Anlatıyor, ilk bakışta bir işadamının yükseliş hikâyesidir. Yoksul bir ülkede çalışkanlığıyla yükselen, modernleşen Türkiye’yle birlikte büyüyen müteşebbisin otobiyografisidir. Fakat metne yakından bakınca hakikat daha görünür hale gelir. Kitap, bir sermaye grubunun kendi suretini memleketin aynasına yerleştirme gayretidir.

Anlatı, Osmanlı’nın ekonomik geri kalmışlığıyla başlar. Önce yabancı sermayenin başat olduğu, yerli üreticilerin cılız kaldığı bir “eski çağ” tasvir edilir. Ardından cumhuriyet modernleşmesiyle devam eder. Vehbi Koç, hikayesini cumhuriyetin tarihsel yükseliş hattında konumlandırarak, zenginleşme serüvenini memleketin kaderiyle birleşmiş tarihsel bir hizmet olarak yeniden yazar. 

Koç anlatısında servet, ulusal kalkınma hikayesinin masum bir yan ürünüdür. Kuşkusuz bu, kapitalist öznenin vahşi eylemlerinin üstünü örtmeye dönük ideolojik yeniden tarih yazımıdır. Biriktirirken yoksullaştıran, rekabet ederken tasfiye eden, hatta 12 Eylül generallerine işgücünü disipline ettiği için teşekkür eden sınıfsal fail, "memlekete hizmet" ambalajının içerisinde görünmez hâle gelmiştir. 

Vehbi Koç

Jest

Koç anlatısının en maharetli tarafı, Türkiye’nin sanayileşme ve kalkınma hikayesini işçi sınıfını yok sayarak anlatmasıdır. 

Hikayede devasa sanayi atölyeleri, makineler ve fabrikalar vardır ama işçiler yoktur. Kalkınma vardır ama grevler, direnişler, söke söke elde edilen kazanımlar yoktur. Modernleşme vardır ama takunyalılara verilen icazet yoktur. Hayırseverlik vardır ama emeğin gericileştirilmesi ve sendikasızlaştırılması yoktur. Türkiye’nin ekonomik tarihi, sanki herkesin el ele verdiği steril bir ilerleme hikâyesidir. Oysa Koçların tarihi, başkasının emeği üzerinde kurulan cunta tahakkümünün son ürünüdür.

Tabii hayırseverliğin bu yapıda önemli bir işlevi vardır. Okullar, vakıflar, müzeler, burslar, kültürel yatırımlar... Bütün bunlar Koçları yalnızca kazanan değil, paylaşan bir güç olarak da anlatır. Oysa “paylaşım”, sistemin ürettiği eşitsizliğin küçük bir kısmının ahlaki jest olarak sunulmasından ibarettir. Ezcümle, Koçların hayırseverliği sömürünün karşıtı değil, parçasıdır.

Koç anlatır. Ancak hegemonya yalnız onun anlattıklarıyla kurulmaz. Hegemonya, karşı tarafta ona inanmak isteyen bir duygusal zemin bulduğunda tamamlanır. 

Aidiyet

Peki kitleler bu hikayeye neden inanmak ister? 

Son yirmi yılda seküler kentli sınıflar yalnızca siyasal güçlerini değil, daha derinde, onları uzun süre bu ülkenin doğal kültürel merkezi olarak kuran tarihsel kendilik imgesinde de ciddi bir aşınma yaşadı. Bu, seçim kaybetmekten öte bir sorundu. Makbul olanı tanımlama gücünü, kamusal alanı belirleme kapasitesini ve temsil merkezi olma duygusunu kaybetmekte olan öznenin Koçların hikayesine ortak olma arzusunun tezahürüydü bu. 

Bu, bir aidiyet ve anlam kriziydi… Çünkü insanlar kendi kimliklerini yaratan kurucu hikayelere bağlanırlar. Uzun yıllar boyunca eğitim, kültürel sermaye ve belirli yaşam tarzları yalnızca bir sınıfsal konumu değil, aynı zamanda tarihsel bir üstünlük hissini de temsil ediyordu. AKP bu tarihsel kendilik anlatısını aşındırdıkça Koç imgesi bu boşlukta işlev gördü. Anlatı, artık var olmayan kayıp bir dünyayla bağlantı kuruyordu…

Kaygı, yani geleceksizleşme ve öngörülemezlik, kurumsallıkla sakinleşecekti. Kurumsallık teskin edecekti. Muhalif özne kaybettiği dünyayı dışarıdaki bir sembolde aradı. Koç, kurumsallığın, ölçülülüğün, laikliğin, kültürel rafineliğin ve kaybedilmiş bir cumhuriyetçi kendilik imgesinin vitrinine dönüştü. Bazı kesimler Koçlar'da yalnız sermayeyi değil, kaybettiklerini düşündükleri bir hayat biçimini gördü. Nitekim Rahmi Koç’un o videosunda birçok insan bir ayrıcalık refleksi değil, “terbiye” gördü. Çünkü bazen insanlar gördükleri şeyi değil, görmek istedikleri şeyi okurlar. 

İşte bu nedenle Koç imgesi kayıp bir dünyanın yokluğunu telafi eden bir güven nesnesine dönüşür. Koçlara duyulan sempati çoğu zaman temsil ettikleri düşünülen süreklilik duygusundan beslenir. Cumhuriyetin çözülüşünün yarattığı temsil boşluğunda müzeleriyle, vakıflarıyla, üniversiteleriyle bir süreklilik ve istikrar hissi sunarak belirsizlik hissini giderirler. Bu teskin edici etki siyasal konumlarının üzerini örten duygusal bir perdedir.

Mukayese

Özne, belki de daha konforlu olduğu için kapitalizmin sistemik yapısıyla yüzleşmek yerine sorunu sadece kötü kapitalistlere indirger. Çünkü kapitalizmin bütünsel eleştirisi rahatsız edicidir. Yalnızca patronları değil, gündelik hayatın tamamını, toplumsal ilişkileri ve tüketim alışkanlıklarımızı sorgulamayı, daha fenası sorgulama yeterince derinleştiğinde kurtuluş için bizzat harekete geçmeyi gerektirir. 

Bu karmaşık yapının yerine daha kolay kavranabilir figürler geçirilir. Böylece sorun kaba, hoyrat, görgüsüz zenginlere daralır. Çalışanlarına kötü davranmayan, kültüre yatırım yapan, sıra beklemeyi öneren, görgülü olan zenginler üzerinden bir "iyi kapitalist" fantezisi ortaya çıkar. Böylece sermaye düzeninin kendisi değil, onun inceliksiz biçimleri terk edilir. Beşli çeteye düşmanlık yeterlidir, onların zarif versiyonlarıysa makul hatta arzu edilebilir bulunur. 

Beşli çete kategorisi, mafyatik, hoyrat, gösterişçi ve kamusal olarak saldırgan yeni zengin figürlerinin yükselişini imler. Eski büyük sermaye ise bazı kesimlerin gözünde görece daha medeni ve kabul edilebilir hale gelir. Bu durumda Koç ailesi doğrudan olumlu nitelikleri nedeniyle değil, karşılaştırmalı bir estetik yargı üzerinden “ehven” görünmeye başlar. Yani bazı semboller içsel nitelikleri nedeniyle değil, karşılarındaki figürler sayesinde parlamıştır. Bu, gerçek bir sınıf çözümlemesinden çok, göreceli bir idealleştirme mekanizmasıdır.

Algı

Türkiye’de sekülerlik çoğu zaman ve otomatik biçimde ilericilik, rasyonellik ve demokratiklikle eşleştirildi. Bu kısadevre, sınıfsal konum ile kültürel kimliği birbirine karıştıran ideolojik bir yanılsama yarattı. Böylece laik sermaye, yalnızca belirli bir ekonomik sınıf fraksiyonu olmaktan çıkıp “makul”, “modern” ve hatta “demokratik” bir özne gibi algılanabildi. Oysa kültürel kimlik ile sınıfsal çıkar aynı şey değildir. Bir sermaye grubunun seküler görünmesi onu sınıf ilişkilerinin dışına çıkarmaz, yalnızca algılanma biçimini değiştirir. Eczacıbaşılar, Boynerler, Koçlar işte bunu yönetmekte mahirdir.

Örneğin 2003 yılının son günlerinde Rahmi Koç’un ziyaret ettiği Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, bu görüşmede ona AKP iktidarından duyduğu rahatsızlığı ifade edince Rahmi Koç, Örnek’i sakinleştirmeye çalışmış ve Özden Paşa’nın da gözünden kaçmayacak şekilde “çok bozulmuştur”. Rahmi Koç, AKP’den değil askerin tavrından huzursuzdur. 

Zaten ilerleyen yıllarda Özden Paşa’nın da içinde olduğu cumhuriyetçi kadroların etrafındaki çember daralırken holding, Tüpraş ve Yapı Kredi operasyonunu yönetmek için sahne gerisinde AKP&Cemaat ile ilişkilerini derinleştirecektir. 

Ama holdingin özellikle Cumhuriyet gazetesiyle kurduğu ilişki nedeniyle muhalif kamuoyu onları hala “kendilerinden” sayar. 10 Kasım 2006’da yayınladıkları reklam, holdinglerin çektiği Atatürk temalı filmlerin ilkidir. Aylar sonra Cumhuriyet mitinglerinde sokağa akacak kitleler filmi beğenmiş, Koçlar'ı yine kendilerinden saymıştır. Oysa Cumhuriyet'in final yılı 2007’ye girerken Koç Grubu, bir yerde eski Türkiye ile vedalaşıyordur. 

Bu reklam filmlerini her yıl çekmeye devam ederler. Hem kar rekorları kırıyor hem de Atatürkçü bulunarak saygı görüyorlardır. 2012 yılında CNN Abu Dabi’ye çıkan Rahmi Koç, Erdoğan için “Başbakan üç dönemlik görev süresince oldukça başarılıydı. Çok karizmatik ve harika bir konuşmacı. Başkanlık sistemi Türkiye’ye yardımcı olacaktır” deyince kamuoyu başını yine öteye çevirir.

Gelgelelim bir yıl sonra Gezi Direnişi başladığında Divan Oteli’nin kapılarını eylemcilere açmaları destansılaşacaktır. Muhalif kamuoyu onları kendilerinden saymak için hep bir gerekçe bulur. Cumhuriyetin uzun yıkılışı her dönemeçte onaylarını alarak tamamlanmış, 9 Temmuz 2018’de Türkiye, adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen tek adam rejimine resmen geçmiştir. 

Bu tarihten birkaç ay önce yaşama veda eden Özden Örnek’in cenaze töreni ise ilginçtir. Yine bir cenaze merasimi, yine Koçlar… Deniz Kuvvetleri'nde yapılan törende konuşan oğul Tolga Örnek, Koç Üniversitesi Hastanesi'nin çalışanlarına teşekkür ettikten ve "hakkınızı asla ödeyemeyiz" dedikten sonra “Rahmi Koç” der; “Hastaneyi açtı, seferber etti. Onun da hakkını ödeyemeyiz” diye devam eder. Yüzlerce, binlerce teşekkür iletir. Dahası Özden Paşa’nın hatıralarını da Koçlara bağışlarlar. Tıpkı savaştıkları Afrikalı yerli halkların kemiklerini kendi müzelerinde sergileyen Avrupalılar gibi, son nefesine kadar AKP iktidarıyla çarpışan Paşa’nın subay kılıcı da Rahmi Koç Müzesi'ndedir. Bir yıkım operasyonunda yer almalarına rağmen tarih, sanki öyle değilmiş gibi yazılıyordur. Modernlik gösterileri, toplum nezdinde muhalif illüzyonu yaratmalarına vesile oluyor, Türkiye’nin dönüşümünde oynadıkları rolün üstü gözbağcılığıyla örtülüyordur.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.