Breadcrumb
ANALİZ | İran savaşının erken sonucu: ABD’nin savaşın sınırlarını aşan stratejik açmazı
Yayın Tarihi: 12.03.2026 , 00:21 Güncelleme Tarihi: 15.04.2026 , 12:39
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırarak başlattıkları savaşın ilk on iki günü itibariyle ortaya çıkan tabloyu masaya yatıracağız.
Konu, çok boyutlu. Üzerinde durulmayı gerektiren sayısız mesele var elde. Bu nedenle, şimdiye dek soL’da ve genel olarak medyada daha fazla işlenmiş olan başlıkların bir kısmına kısaca değinip bir kısmını pas geçerek, savaşın bağlam ve çıktılarını yorumlamaya ve pek dikkat edilmemiş bazı başlıkları ayrıntılandırmaya odaklandık.
Aynı sebepten, ayrıca ele alınması gereken bir başlık olarak savaşın Türkiye’deki yansımalarını, kimi değiniler hariç kapsam dışında bıraktık. Lübnan cephesini de, hâlâ taze sayılabilecek savaşın ilk günleri, “kolu kanadı kırıldı” denilen Hizbullah’ın başını çektiği direnişin İsrail’e hiç beklemediği bir kuvvetle karşı koyduğunu ve siyonistlerin Lübnan’da bir kez daha hüsrana uğramasının olası olduğunu hissettirse de, gidişatın bir süre daha izlenmesi gerektiği düşüncesiyle ele almadık.
Analizdeki temel tespit ve tezleri şöyle özetleyebiliriz:
- İran, kendisine yönelik bir saldırının faturasının ağır olacağını ilgili ülkelere kabul ettirmeyi başardı.
- ABD ve İsrail, askeri olarak dile getirdikleri hedeflerin hiçbirine ulaşmayı başarabilmiş değil.
- Ne İran'ın bombalanmasının yaratacağı yıkımın ekonomik maliyeti ne de ABD ve İsrail'in sarf ettikleri mühimmatın maliyeti, savaşın gidişatına dair kararları etkilemeyecektir.
- Savaşın beklenmedik gidişatına dair hazırlıksız olduğu anlaşılan ABD'nin kimi silah ve mühimmatta yaşadığı stok ve tedarik sorunu, kısa ve orta vadeli savaş planlarını etkileyecektir.
- Savaşta yapay zeka kullanımı, Palantir'in NATO'yla anlaşması ve Anthropic'e devlet müdahalesinin masaya konulması açısından Türkiye'yi de yakından ilgilendirmektedir.
- Batı karşısında Rusya, Çin, İran ve başkalarının bir blok oluşturduğu tezleri yanlıştır.
- Çin'in Batı'yla girdiği rekabeti kapitalist dünya sisteminin kurallarına sadakatle oynama ve ideolojik hesaplaşmayı bir kenara bırakma eğiliminin uzun vadede sonuçları olacaktır.
- Körfez Arap monarşileri İran'ın mesajını almış, yenilmeyeceğini kabullenmiş görünmektedir. Bu ülkelerde savaş sonrasında "İran tehdidi"ni ilk sıraya yazmaktan ziyade, bölgedeki rekabette konumlarını güçlendirmeye yönelik bir hazırlık gözlenmektedir.
- Kürt grupları savaşa sokma çabasının sonuç vermemesi, bölgenin ezberci ve kestirmeci yaklaşımları geçersiz kılan, karmaşık siyasi dengelerini bir kez daha göstermiştir.
- Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının tetikleyicisi İran olsa da, uygulayıcısı küresel sigorta şirketleri olmuştur.
- Hürmüz'ün kapanmasının enerjiye sınırlandırılamayacak etkileri, karşılıklı bağımlılık ilişkileri de hesaba katıldığında kapitalist dünya sistemini bütün olarak krize sürükleme potansiyeli taşımaktadır.
- İran'a saldırının temel sebebi, bu ülkenin enerji kaynakları değildir.
- ABD'yle İsrail'in bölgeye yaklaşımları arasında bir örtüşmeme hali vardır.
- ABD'nin bölgedeki müttefikleri, İran'ın çöktüğü bir senaryoya hayırhah bakmamaktadır.
- ABD'nin Ortadoğu'da bir "sermaye barışı" sağlamaya yönelik stratejisinde İran'ı dahil etme arayışı, 12 Gün Savaşı'yla sekteye uğramıştır.
- Savaşın nasıl sonuçlanacağından bağımsız olarak, ilk 12 günde ortaya çıkan tablo, Amerikan barışı stratejisinin çıkmaza girdiğini ortaya koymaktadır.
Bu yazı bu ay soL'da okuduğunuz 10'inci yazı. Düzenli okurlar bizi çok mutlu ediyor. soL’a katkıda bulunmak istemez misiniz?
İran cephesinde genel askeri-politik görünüm
ABD ve İsrail’in, Gazze, Lübnan ve Suriye’deki gelişmeler karşısında İran’ın savunmasız kaldığı bir fırsat penceresi gördüğü, 12 Gün Savaşı’ndaki hamlenin ardından İran’da iktidar içeriden devrilmeyince bu pencere kapanmadan son darbeyi indirmeye karar verdiği, 28 Şubat’ta Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey yetkilinin öldürülmesiyle başlayan saldırının birkaç gün içinde sonuç vereceğini hesap ettiği artık herkesçe biliniyor.
Hesabın tutmadığı da biliniyor. İran, saldırganların beklemediği bir direnç gösterdi. Şii dünyasının dini liderinin konutunda akrabalarıyla birlikte “şehit olması”, geçmişte çeşitli yalanlarla bezenen saldırıların aksine hiçbir meşru gerekçe bile gösterilmeyen bir dış saldırıyla karşılaşılması, saldırının Minab’daki okul katliamı başta olmak üzere doğrudan sivilleri hedef alması ve bu saldırganlığa verilen askeri yanıtın karşılık bulması gibi olguların da etkisiyle, İran’daki siyasi iktidar, ağır ekonomik kriz ve yoksullukla boğuşmakta olan halk nezdinde meşruiyetini artırmış görünüyor.
İran’daki yönetici ekibin iç gerilimlerine dair bu aşamada spekülatif diyebileceğimiz çeşitli iddialara rağmen iktidar, şimdiye kadarki tabloya bakılırsa ciddi bir sürtüşme yaşamaksızın savaş koşullarında yeni bir lider seçmeyi başardı. Alınan karar genel olarak “sert çizginin sürdürüleceği” şeklinde değerlendirilse de, İran’ı daha yakından takip eden kimi yorumcular, Mücteba Hamaney’in sistem içinde güçlü bir desteğe sahip olmasının ve meşruiyetinin, İran’da kimi yapısal reform adımları atılmasına zemin sunabileceğine dair açıklamalara da dikkat çekiyor. Her durumda, bireylere fazla önem atfetmenin günümüzün klasik hatalarından biri olmasının ötesinde, bu aşamada İran’daki sistemin geleceğine dair kestirimlerde bulunmak yersiz olacaktır.
İran’ın önceden ayrıntılandırıldığı anlaşılan yanıtı, askeri açıdan ABD ve İsrail’in gözetleme olanaklarını daraltıp hava savunma mühimmatı stoğunu eritmeyi, siyasi olaraksa İran’a yönelik bir saldırının yalnızca ABD değil, bölgede ABD’yle işbirliği yapan diğer ülkeler için de çok ağır maliyeti olacağına tarafları ikna etmeyi hedefliyordu. İran’ın karşı saldırılarının yoğunluğu azalmış olsa da, “mozaik savunma modeli” etrafında ortaya atılan “herkes gelişine vuruyor” iddialarının aksine, seçilen hedeflerin siyasi doğrultuyla uyumu bakımından kontrolü on iki gün boyunca yitirmedikleri görüldü. Aşağıda açacağımız üzere İran hükümeti, bu savaşın faturasının ağır olacağı mesajını tüm muhataplara ulaştırmakta da başarılı oldu.
ABD ve İsrail cephesinde genel askeri-politik görünüm
ABD ve İsrail saldırıya geçtikleri anda, neredeyse “İran yok olacak” dışında bir seçeneği kabullenmeyen ve ulaşılabilir somut hedefler dile getirmeyen açıklamalar yapmışlardı. İran’ın beklenmedik direnci karşısında ABD tarafında bir türlü net bir planın ortaya konulamaması ve her gün çok sayıda birbiriyle çelişen beyanatta bulunulması hali on iki gün boyunca devam etti.
ABD’nin plansız ve stratejisiz şekilde tüm dünyayı derinden etkileyecek müdahalelere tek taraflı girişme yönünde ayan beyan ortaya çıkan hevesi, zaten Trump yönetiminin ABD’nin yeni hegemonya stratejisine uyum noktasında üzerlerinde baskı kurduğu müttefiklerinin kucağına bir başka ağır gerilim kaynağı olarak bırakılıverdi.
İsrail’le tutturulan ilişkiye dair itirazların giderek yükseldiği ABD iç siyasetinde de savaşın ilk 12 gününde ortaya çıkan görüntünün Trump hükümeti açısından işleri zorlaştırdığı aşikâr. İsrail cephesindeyse, her ne kadar hakkındaki yargı süreci Demokles’in kılıcı gibi tepesinde sallanıyor görünse de, Netanyahu otoritesini tümüyle kabul ettirmiş durumda. Dahası, ve daha acısı, İsrail toplumunun ezici çoğunluğunun bu barbarlığın arkasında duruyor olması.
Sonuçta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırıları hız kesmeksizin sürüyor. Bu saldırıların İran’ın ekonomik altyapısı ve askeri kabiliyeti üzerindeki etkisini net şekilde kestirmek bu aşamada pek mümkün değil. Özellikle Tahran’da ve ülkenin batısında kolluk kuvvetlerinin binalarına yönelik saldırıların, devletin güvenlik güçlerini ne kadar etkisiz kılacağıysa hayli tartışmalı sayılmalıdır.
Her koşulda, İran açısından, savaşın sonunda ayakta kalmayı başarması durumunda ekonomik faturanın çok ağır olacağı ortada. Ancak İran yönetiminin savaşın gidişatına dair alacağı kararlarda bu faturanın belirleyici olmayacağı da akılda tutulmalı. Öte yandan, hava saldırılarının şu ana kadar İran’ın ne hava savunma kabiliyetini, ne füze fırlatma kabiliyetini, ne de teçhizat ve mühimmat üretme kabiliyetini tamamen susturmayı başaramamış olması, dünyanın en büyük askeri gücü ve ekürisinin hanesine eksi olarak yazılmalı. İran hava sahasının tümüyle ele geçirilememiş olmasının, uzun menzilli balistik füze rampalarının bir kısmının bulunduğu düşünülen kuzeydoğudaki Meşhed vilayetine savaş uçaklarıyla düzenli olarak erişilememesiyle, dolayısıyla son günlerde İsrail’i hedef alan füze salvolarına kaynakta müdahale edilememesiyle sonuçlandığı da akılda tutulmalı.
Benzer şekilde, henüz İran’ın—etkilerine aşağıda değineceğimiz üzere—Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatmasını engelleyememiş, dahası İran donanmasını tümüyle etkisiz hale getirmeyi becerememiş olması da ABD açısından askeri bir başarısızlık olarak kabul edilmeli. Tatbikat daveti üzerine mühimmatsız, dolayısıyla savunmasız şekilde Hindistan’a giden bir İran gemisinin, İsrail yandaşlığı zirve yapmış hindu faşisti Modi hükümetinin verdiği istihbarat üzerinde ABD tarafından okyanusta batırılması ve bunun bir zafer olarak sunulması, İngiltere gibi ABD’nin en yakın müttefikleri nezdinde dahi savunulması güç bir hamle teşkil etti.
Öte yandan, ABD ve İsrail’in İran’ın karşı saldırılarıyla hasar aldığı açık olmakla birlikte, bunların ölçeğine dair net çıkarsamalarda bulunmak, eldeki verilerle pek mümkün değil. İsrail’in uyguladığı ağır sansür, İran füzelerinin özellikle son günlerde daha fazla isabet bulduğu anlaşılsa da, etkilerinin kavranabilmesini engelliyor. ABD’nin sayısı tam bilinmeyen can kaybı ve bölgedeki askeri ve sivil tesis ve teçhizatlarının aldığı hasara dair de kesin bir sonuca ulaşmak zor.
Savaş teknolojisi
Askeri analizlerin tek başlarına bir yerden sonra yetersiz olduğunu not ederek ve işin detaylı teknik değerlendirmesinin ayrı bir uzmanlık gerektireceğini belirterek, kimi hususlara dikkat çekebiliriz.
İran’ın dron yoğunluklu hava saldırılarına ABD-İsrail ve müttefiklerinin gelişmiş hava savunma sistemleriyle karşılık vermek zorunda kaldığı, bunların maliyetleri arasında uçurum olduğu savaşın başından beri çok vurgulandı.
Hava saldırılarının İran’da yarattığı ekonomik yıkımın İran hükümetinin savaşa dair alacağı kararı etkilemeyeceği değerlendirmemizin bir benzerini, bu hususta da dile getirmeliyiz: 20 bin dolarlık SİHA’ları Patriot ve THAAD’larla savunmanın çok pahalıya patladığı açık olsa da, iç politikada Trump hükümetine karşı bir argüman olarak kullanılma değeri bir yana bırakılıp finansman kısmıyla ele alınırsa bu maliyetin, cüssesi, etkisi ve kapasitesi düşünüldüğünde ABD’nin mevcut savaşa dair alacağı kararı pek de etkilemeyeceği öngörülmelidir.
Süregiden savaş açısından esas zorlayıcı boyut, operasyonel maliyetten ziyade lojistiktir. Saldırıdan bir hafta önce, aylardır görevde kalıp izin yapamayan USS Gerald R. Ford uçak gemisi mürettebatının bıktığını, çok sayıda sıkıntının yanı sıra geminin kanalizasyon sistemindeki arızalar nedeniyle tuvaletlerin tıkanması karşısında isyan ettiğini aktaran haberler hatırlanırsa, ülke topraklarından binlerce kilometre uzakta bu kapsamda askeri operasyonlar yürütmenin “bok püsür” sayısız operasyonel ayrıntıyı gerektiren, zorlu ve karmaşık işler olduğu takdir edilebilir. Akut teknik ihtiyaçların karşılanmasındaki sıkıntılar bir tarafa, ABD’den bölgeye nakliye ve ulaşımın uzun vakit alacağı gerçeği, belirli bir zaman diliminde bölgedeki ABD askeri gücünün personel, silah ve mühimmat takviyesi alamayacağını gösterir. Hızla biteceği düşünülen savaşın ne kadar uzayacağı sorusunun yanıtı, orta vadede çözüme kavuşacağı kesin olsa da, kısa vadede bu lojistik denklemle de ilgilidir.
Elbette, bir de takviye için taşınacak silah ve mühimmatın üretilmesi gerekir. ABD’nin askeri üretim kapasitesi çok yüksek olmasına rağmen, İran savaşının özellikle hava savunma alanında dayattığı mühimmat ihtiyacı, çok pahalı olması dert edilmese dahi, mevcut stokların sınırlı olması ve tedariğin vakit alması nedeniyle de sorun teşkil etmektedir. Nitekim ABD’nin Güney Kore gibi dünyanın farklı bölgelerinde kurulu hava savunma sistemlerinin bir kısmını buraya kaydırmaya karar vermesi stok sınırlılığının, Trump’ın savaşın yedinci gününde apar topar Amerikan silah şirketlerini toplayıp acilen mühimmat üretimini artırma çağrısı yapması tedarik kısıtının göstergesi sayılmalıdır. Söz konusu toplantıda üretimi artırılması planlanan mühimmatın esas olarak saldırılarda kullanılan patlayıcılar olduğu, Patriot ve THAAD hava savunma füzelerinin mevcut üretim kapasitesininse geride bıraktığımız 12 günlük savaştaki sarf hızının epey altında kaldığı, tedarikteki bu dengesizliğin ABD savaş makinesinin yakın ve orta vadedeki savaş planlarını etkileyebileceği de bir kenara not edilmelidir.
Ancak, süregiden savaş, ABD’nin silah sanayii açısından daha yapısal ve uzun erimli bir sorunun kendisini dayattığını ortaya koydu. Ucuz dronları pahalı hava savunma sistemleriyle durdurmanın maliyeti mevcut savaşta el mahkum göze alınsa da, geçen asırda uçak ve tankın savaş alanlarında boy göstermesinin silahlı kuvvetlerin mimarisindeki etkisine benzer bir yapısal dönüşümü dayatan dron kullanımı, ABD açısından köklü yapısal değişiklik ihtiyacını dayatmaktadır.
İran’ın ucuza ve hızlı üretilen çok sayıda Şahid dronuyla yaptığı tipte saldırıları, Soğuk Savaş döneminin askeri teknolojileri gözetilerek oluşturulmuş hava savunma sistemleriyle durdurmaya çalışmak, sürdürülebilir bir yaklaşım değil. Bu tip saldırılar, yönlendirilmiş enerji silahları, elektronik harp yöntemleri, avcı dronlar gibi farklı sistemlerle durdurulmaya çalışılıyor. İsrailli silah şirketi Rafael’in, bu ihtiyaca yanıt verecek “Demir Işın” adında bir SİHA önleyici lazer sistemi geliştirmekte olduğu bilinse de, geçtiğimiz günlerde İsrail ordusu, bu sistemin henüz aktive edilemediğini belirtti. ABD'ninse yedi ay önce Ukrayna devletinin "size İran yapımı dronları durduracak, savaşta test edilmiş teknolojimizi satalım" teklifini reddettiği, İran saldırısıyla oluşan tablo karşısında geçen hafta teklifi yeniden görüşmek istediği öğrenildi.
Yapay zeka
Savaş teknolojisi bahsinde ABD ve İsrail’in yapay zeka kullanımının da üzerinde durmalıyız. ABD ordusunda savaş başladığı noktada birbirine entegre iki sistem kullanılıyordu: Maven Smart System ve Claude. Bunlar sırasıyla Palantir ve Anthropic şirketlerine ait.
Yapay zeka şöyle kullanıldı: ABD, eldeki tüm açık kaynak ve istihbari verileri sisteme yükledi, sistem de önce olası hedefleri belirledi, sonra da bunlardan hangilerinin vurulmasının öncelikli olduğuna dair öneriler getirdi.
Saldırıdan önce ABD ve İsrail aylar boyunca bu sistemle hazırlık yaptı ve hedef belirledi. Sistemin askeri olarak verimliliğine ve isabetliliğine dair çıkarımda bulunmak bu aşamada afaki olur. ABD'nin yaptığı anlaşılan ve hemen hepsi çocuk 160’dan fazla can alan Minab’daki okul saldırısında hedefi bu yapay zeka sisteminin seçip seçmediğini de henüz bilmiyoruz. İşin teknoloji ve etik boyutunun uzun yıllar boyunca gündemimizde olacağını not edip geçelim.
Fakat, Türkiye’yi de ilgilendiren iki çıkarımda bulunabiliriz.
Bu yazı bu ay soL'da okuduğunuz 10'inci yazı. Düzenli okurlar bizi çok mutlu ediyor. soL’a katkıda bulunmak istemez misiniz?
Bu şirketlerden ilkinin, Palantir’in sahipleri, insanın kanını donduracak derecede faşist. Siyonizmi sonuna kadar destekleyen—ve tekrarlayalım, esas olarak devletlerin elde ettiği istihbari verileri teslim alıp analiz eden—bu şirket, geçen yıl NATO’yla da anlaşma imzaladı. Kapsamını bilmiyoruz, ama her durumda, NATO üyelerinin ve dolayısıyla Türkiye’nin elindeki hassas verilerin sisteme aktarılacağını varsayabiliyoruz. İran’ın Türkiye’deki ABD üslerini hedef almamasından “Bakın NATO şemsiyesi bizi korudu” sonucu çıkaranların, hep söylediğimiz üzere, NATO’nun esas içeride bir tehdit olduğunu anlamaları lazım.
İkinci çıkarım ikinci şirketle, Anthropic’le ilgili. İran saldırısının başlamasına saatler kala Trump, bu şirkete “solcu” diye saldırdı ve Amerikan devletinin şirketle çalışmayı derhal sonlandırması talimatı verdi. Geçen hafta Musk’a ait xAI ve OpenAI, ABD hükümetiyle sözleşme imzalayıp topa girdi.
Fakat, Trump her zamanki tarzıyla “derhal sonlandırın” diye uçsa da, ve yeni sözleşmeler imzalansa da, Amerikan ordusunun kısa zamanda Claude yazılımını kullanmayı bırakamayacağı ortaya çıktı. "Altı ayda geçiş yapılacak" denildi. Ama esas önemlisi, bir ABD’li yetkili, “Şirket sahibinin kararlarının tek bir Amerikalı’nın canına mal olmasına izin vermeyiz” dedi ve gerekirse hükümet yetkileri kullanılarak bu teknolojiyi alıkoyma yoluna gidilebileceğini ekledi.
Bir diğer deyişle, kapitalizmin beşiğinde, askeri teknoloji için gerekirse dev bir özel şirketin bir bakıma devletleştirilebileceği ima edildi.
Durum, Baykar’ın Leonardo’yla işbirliği ve Repkon’un bombalarının İsrail’e gitmesi gibi gelişmeler karşısında benzer tartışmanın gündeme geldiği Türkiye için de ders niteliğinde: Savunma/silah sektörü, asla özel sektörün elinde olmamalı. Bu bakımdan, silah şirketlerinin faaliyetlerinin Meclis onayından geçmesi benzeri önerilerin yeterli olmayacağı bilinmeli. Tam saldırının başladığı saatlerde yayımladığımız bir analizimizde, bu meseleyi ulusal güvenlik açısından tartışmıştık. Savaşın ilk on iki günü, konunun önemini bir kez daha gösterdi.
Ayrıca, dünya piyasalarını alt üst eden mevcut savaşın ilk günlerinde İsrail borsasının fırlamasının arkasında, siyonist devletin bölgede hegemonyasını artıracağına dair beklenti kadar, on yıllardır Filistin’i bir laboratuar olarak kullanan İsrailli silah şirketlerinin bu savaşta edineceği saha deneyiminin uluslararası silah fuarlarında bol bol caka ve silah satılmasına vesile olacağı tahmininin de payı olduğu not edilmelidir.
Rusya ve Çin
Savaşların silah teknolojisi için birer laboratuar olma niteliğine değinmişken, yeniden İran’ın insansız hava araçlarına dönelim.
Şahid dronlarının mevcut savaştaki etkisini kavrayabilmek için, Rusya-İran ilişkilerine de değinmemiz gerekir. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan—ve, benzer şekilde, kısa sürede başarıya ulaşıp biteceği varsayılan—savaşın ilk yılında İran yapımı dronlar sahada ilk kez kullanılmaya başlandığında, epey ilkel modellerdi. Patlayıcı kapasitesinin düşüklüğü, hedef keskinliğinden uzak oluşu bir yana, uçuş kabiliyetleri öyle sınırlıydı ki, makineli tüfekle dahi avlanabiliyorlardı.
Dördüncü yılını geride bırakan savaş, İran’ın yeni silahlarının, Rusya’nın ateş hattındaki deneyimi ve teknolojik gelişmeler sayesinde adım adım sofistike hale gelmesinin zeminini hazırladı. Rusya’daki üretim tesisiyle birlikte maliyet ve süre kısaldı, verimlilik arttı.
Ancak, Şahid’lerin yalnızca bir boyutunu oluşturduğu bu askeri işbirliği, uluslararası ilişkiler alanını kapitalist dünya sisteminin yapısal nitelikleri ve sınıf ilişkilerini denkleme hiç katmaksızın, yalnızca jeopolitik üzerinden okumaya çalışan kesimlerin yıllardır Rusya ve İran’ı “aynı bloğun parçası” olarak resmedip geçmelerinin yarattığı yanlış izlenimi beslememeli.
Bu ezberciliğin, her bir ülkenin ve bir bütün olarak sistemin ilişkilenme ve geçişkenliğini, iki ülkede de sermaye sınıflarının sürekli havayı koklayıp mümkün olduğunda batıyla uzlaşı fırsatı kovaladığını, kendi aralarında rekabet olduğunu, Ortadoğu ve Kafkasya dahil olmak üzere arzu ve çıkarlarının örtüşmediğini pas geçmesinin nasıl yanılgılara yol açtığını yakın dönemde çeşitli momentlerde somut olarak gördük: 7 Ekim sonrasında Filistin meselesine dair alınan tutumda, Suriye’de cihatçıların taarruzuyla Beşar Esad’ın devrilmesiyle sonuçlanan süreçte, hatta geçen yılki 12 Gün Savaşı’nda. soL’da hem HTŞ’nin iktidara gelişi sürecinde hem de 12 Gün Savaşı’nda Rusya-İran ilişkilerini ayrıntılı biçimde ele almış, ortada bir blok olmadığını somut olarak anlatmıştık, dolayısıyla tekrara düşmeye gerek yok.
Mevcut savaşta Rusya, 12 Gün Savaşı’ndaki dengeci ve büyük oranda lafta kalan İran’a destek pozisyonunu, daha sert bir tutum ve daha somut bir işbirliğine evriltmiş görünüyor. Özellikle istihbarat alanında yakın işbirliği iddiaları sıklıkla dile getirilse de, bu aşamada ilişkinin boyutunu net olarak bilmiyoruz. Ancak daha saldırının ilk gününde Rusya’dan gelen açıklamalarda özellikle İsrail’e yönelik eleştirel dil, şimdiye kadar Moskova’nın Tel Aviv’le tutturduğu dengeci ve kollayıcı tutumdan uzak oluşu nedeniyle dikkat çekti. Rusya, izleyen günlerde de hem kamuoyuna yaptığı açıklamalarda hem de Körfez Arap ülkeleri başta olmak üzere muhataplarla temaslarında sert bir diplomatik pozisyonu sürdürdü.
Bu farklılaşmayı tetikleyenin, özellikle geçtiğimiz sonbahardan itibaren Trump yönetiminin ABD’nin küresel hegemonyasını korumaya yönelik uzun vadeli stratejisi kapsamında takındığı saldırgan ve dayatmacı tutum olduğunu söyleyebiliriz. İran’a saldırının dördüncü gününde Akdeniz’in ortasında, Libya açıklarında bir Rus tankerinin batırılması, bu açıdan sembolik sayılmalıdır. Tıpkı Rusya’yla İran arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesinde iki ülkeye yönelik Batı yaptırımlarının büyük payı olması gibi, siyasi ve askeri yakınlaşmada da Batı’dan gelen baskının iki ülkeyi birbirine ittirdiği tespit edilebilir.
Buna rağmen, savaşı yakından ve dikkatle takip eden kimi uzmanların, yukarıda değindiğimiz bütünlüklü bakışa sahip olmamaları nedeniyle hâlâ ısrarla dile getirdiği “Batı’ya karşı Rusya, Çin ve BRICS ülkeleri bloğu” tezinin geçersizliği bir kez daha vurgulanmalıdır. Zaten epey gevşek bir ekonomik ilişkilenmenin ötesine geçemeyen BRICS’in adına baş harfini veren ülkelerden Hindistan’ın, davetli gelen silahsız İran gemisini haydutlara vurdurtmak üzere istihbarat paylaşma arsızlığına varan İsrail ve ABD sevdası hiç yokmuş gibi davranılması, bu tezin esasen bir ezber olduğunu gösterir. Benzer şekilde, zaten ilk kullanılmaya başladığı andan itibaren sorunlu olan “küresel Güney” gibi tariflerin anlamsızlığı da giderek daha fazla göze çarpıyor.
Yazının sonuç bölümünde dile getireceğimiz yaklaşımla da bağlantılı olarak, dünyanın ilerici güçleri açısından köklü bir emperyalizm tartışması yürütülmesinin yaşamsal bir ihtiyaç olarak kendisini dayattığını not edip geçebiliriz.
Bu bahiste en çok konuşulan diğer aktör olan Çin’in mevcut savaşta İran’la somut işbirliğine dair çeşitli iddialar olsa da, şu an net çıkarımlarda bulunmak spekülatif olacaktır. Çin’in artık alışılan diplomatik tavrını sürdürdüğü, kınamalarla yetinip herkesle ticari ilişkilerini sürdürme kaygısı güttüğü söylenebilir.
Yine de, Çin açısından mevcut savaşın düşündürdüğü iki noktaya dikkat çekebiliriz. Önünde sonunda ABD’nin esas rakip bellediği ve bir küresel hegemonya mücadelesi ve hesaplaşmaya gireceğini öngördüğü güç olarak Çin, bu savaşta ABD’nin askeri gücüne dair röntgen filmi çekmiş oldu. Bunun önemli bir avantaj olduğu bilinmelidir.
Fakat bir de tersi geçerlidir. Çin’in ekonomik olarak zaten zamanın lehine işlediği ve olabildiğince askeri karşı karşıya gelişlerden kaçınması gerektiği yönündeki akıl yürütmesi, Komünist Parti’nin iktidarda olduğu ama kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü bu ülkenin, emperyalist dünya sistemine dair ideolojik eleştirilerinin tamamen silikleştiği bir noktaya gitmekte olduğuna dikkat çekilmelidir. Mevcut savaşta İran’daki iktidarın—yanlış bir zemin üzerinde yükselse de—ABD ve İsrail’le karşı karşıya gelişinde Filistin meselesi başta olmak üzere takındığı ideolojik pozisyonun, gösterilen dirençte belirli bir payı olduğu göz ardı edilemez. Lübnan ve Filistin’deki direnişin bir türlü kırılamamasında, bu iki ülkenin güç asimetrisi de hesaba katıldığında, bu ideolojik mesafenin hakkı daha da fazla teslim edilmelidir. Ancak Çin-ABD rekabeti söz konusu olduğunda, yirminci asırda Vietnam gibi savaşlarda aksi defalarca kanıtlanmasına rağmen meselenin ısrarla sayılar ve teknik detaylar üzerinden ele alınması ve bizzat Çin’in de bu yaklaşımı dünyaya yayması, dolayısıyla bugün insanlığın başına bela olan kapitalist dünya sisteminde oyunu kurallarına göre oynayan ve oyunu bozmaya değil kazanmaya odaklanan bir tavır takınması, yakın gelecekte dünyanın bir savaşa sürüklendiği koşullarda çok önemli sonuçlar doğuracaktır. Köklü bir emperyalizm tartışması yürütülmesi, dünya halkları için bu bakımdan da yaşamsaldır.
Bölgedeki ABD müttefikleri ve Körfez Arap monarşileri
Şimdi bölgedeki ABD müttefiklerinin durumuna, özellikle de Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi olan petrol zengini Arap monarşilerinin pozisyonuna eğilelim.
Savaşın üçüncü gününde yayımladığımız analizde dile getirdiğimiz “İran’ın bölge ülkelerindeki ABD tesislerinin dışındaki hedeflere yönelik kontrollü saldırılarının hasardan ziyade mesaj vermeye yönelik olduğu” tespiti, ilerleyen günlerde tamamen doğrulandı. Körfez’den gelen açıklamalarda İran’a karşı zorunlu kınamaların dışında dikkatli bir dil kullanıldı, yer yer ABD ve İsrail’e yönelik itirazlar da satır aralarına sıkıştırıldı. Savaşı bölgeye yayma ve özellikle Körfez ülkelerini İran’a saldırının parçası kılmayı hedefleyen, en açık sözlü temsilcisi İsrail olsa da onun ötesine geçen—ve ülkemiz dahil tüm bölgede uzantıları olduğu bilinmesi gereken—çizginin provokasyonları karşılık bulmadı.
Savaşın on ikinci gününde Katar Dışişleri Bakanı’nın El Cezire’yle mülakatında kullandığı “Bölge ülkeleri İran’ın düşmanı değildir” ifadesinin, KİK üyelerinin ortak tavrını yansıttığı değerlendirilebilir. Katarlı bakanın tarafları müzakereye çağırırken “masaya oturmak dışındaki seçeneklerin sürdürülebilir ve uzun ömürlü olmayacağı kanaatindeyiz” diye eklemesi, İran’ın bu savaşta mağlup olmayacağının kabul edildiğine işaret etmektedir. Bakanın, İran’la Batı arasında arabuluculuk rolü üstlenen Katar ve Umman’ın “İran saldırıları sürdüğü müddetçe bu rolü sürdüremeyeceği, İran’ın bunu anlaması gerektiği” vurgusu, İran’ın bu ülkelere yönelik saldırılarında hedeflediği “Bu savaşın maliyeti size büyük olur, sonlanması için ABD’ye baskı yapın” mesajının net şekilde alındığı ve kabul edildiğinin emaresi sayılabilir.
Fakat, bu genel izlenimin ötesine geçip Körfez ülkelerinin durumuna yakından bakmak, tablonun analiz edilmesi açısından büyük önem taşıyan başka olgulara da yaklaşmamızı sağlayacaktır.
Öncelikle, Körfez Arap ülkelerinin on yıllardır süren Amerikan savunma şemsiyesine sığınmış oldukları gerçeği, ortada tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi olduğu yanılsamasına yol açmamalıdır. KİK üyeleri varlık fonlarını, savunma sözleşmelerini, altyapı anlaşmalarını ve ikili yatırım anlaşmalarını kapsayan, ABD bağlantılı yaklaşık 3 ila 4 trilyon dolar değerinde finansal taahhüdü temsil etmektedir. Bu azımsanmayacak bir miktardır, fakat Körfez’le ABD arasındaki ilişkiyi yalnızca finans boyutuyla sınırlı tutmak da eksik kalır. Emperyalizme Soğuk Savaş boyunca verilen kritik siyasi destek, sonrasında da bölgede ABD hegemonyasının sürdürülmesi açısından hayati olageldi. Petrol başta olmak üzere doğal kaynaklara erişimden lojistiğe, askeri ve teknolojik işbirliklerinden medya ve eğlence sektörüne uzanan, çok geniş ve derin bir ilişkinin varlığı bilinmelidir.
İran’ın da bunun tersi bir beklentiye girmeyeceği tahmin edilebilir. İran stratejisinin Körfez ülkelerine, kendilerine yönelik bir saldırının maliyetinin çok yüksek olacağını göstererek yeni bir saldırı döngüsünün önüne geçmeyi hedeflese de, bölge ülkelerinin ABD’yle ilişkilerinde stratejik bir değişiklik yaşanması veya ABD’nin bölgedeki askeri üsleri ve varlığının sonlandırılması ihtimalinin olmadığını hesaba kattığı varsayılabilir.
Bu nazik denge, İran’ın Körfez ülkelerine yaklaşımının çok daha inceltilmesini ve her bir ülkenin özgüllüklerini gözetmesini gerektirir. Nitekim aradan geçen 12 gün, İran’ın bu hassasiyeti taşıdığını göstermiştir. Geçen hafta “Suudi Arabistan’la olan ortak savunma paktı, Pakistan’ın da İran’a karşı savaşa girmesini tetikler mi” şeklindeki provokatif soru karşısında Pakistan Dışişleri Bakanı’nın, İranlı mevkidaşı Abbas Irakçi’yle konuyu konuştuklarını ve İran’ın bu hesapları gözettiğini belirterek “Karşılaştırırsanız, İran’ın en az saldırıyı Suudi Arabistan ve Umman’a yaptığını görürsünüz” yanıtı vermesi, tipik bir örnektir.
Bu noktada, savaşın üçüncü gününde yayımladığımız analizde işaret ettiğimiz “Körfez Arap ülkelerinin iç rekabetinin de [İran tarafından] hesaba katılacağı bilinmelidir” tespitini biraz daha açmak üzere, en manidar örnek olarak Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) yakından bakabiliriz.
BAE, ABD’nin İsrail’le normalleşmeyi hedefleyen İbrahim Anlaşmaları çerçevesini en hevesle benimseyen ve siyonist devletle en yakın ve kapsamlı ilişkileri geliştiren bölge ülkesidir. Başka sebeplerin yanı sıra bu duruşun da tüm Körfez ülkeleri arasında İran’ın açık ara en fazla hedef aldığı ülkenin BAE olmasında payı vardır. Üstelik bunun, Dubai’nin savaşa kadar ABD yaptırımlarını uygulamaktan imtina edip, İran’ın uluslararası piyasalara çıkış kapısı olarak kritik bir rol üstlendiği gerçeğine rağmen yaşandığı not edilmelidir. Öte yandan Emirlikler, kendi dış politika stratejilerinde Körfez ülkelerinden yalnızca İsrail’le ilişkilerin derinliği konusunda ayrışmıyor. BAE, bölgedeki deniz taşımacılığı güzergahı üzerinde hakimiyet kurmaya yönelik bir strateji doğrultusunda, özellikle Afrika Boynuzu ve Bab el Mendeb Boğazı civarında agresif hamleler yapıyor. Bu hamlelerin bir kısmı limanlar başta olmak üzere denizcilik sektöründe yatırımlar yoluyla ağırlık kazanmayı hedeflese de, Emirlikler, Sudan ve Yemen gibi ülkelerdeki silahlı çatışmaların tarafı olarak askeri hamleler yapmaktan da geri durmuyor. Özellikle Yemen’deki BAE adımları, yakın zamanda Suudi Arabistan’ın BAE’yi açıktan tehdit ederek geri adım attırmasıyla sonuçlandı.
Körfez ülkelerinin iç rekabetine dair tüm bu ayrıntılar neden önemli? Çünkü bu ülkelerin hem mevcut savaşa hem de savaş sonrası siyasi duruma dair önceliklerinin ne olacağı sorusu, ancak bu şekilde doğru yanıtlanabilir. BAE, pazartesi günü bu soruya dair en aydınlatıcı yanıtlardan birini sundu.
ABD-İsrail saldırısının bölge ülkelerine pahalıya patlamış olması, bu ülkelerin ABD’den “bir şeyler koparması” için çok uygun bir vakit sağlamıştır—ki, Türkiye’nin doğrudan hedef olmasa dahi tam şu aralıkta ABD’den hem Kürecik için Patriot sözü alması hem de Halkbank defterini kapattırması, Trump’ın korkunç Gazze Planı’nın parçası olmak başta bir dizi Amerikancı adımın yanı sıra, savaşla gelişen tabloyla da bağlantılı sayılmalıdır. İşte bu süreçte, 8 Mart'ta Trump'la yapılan telefon görüşmesinin ardından 9 Mart Pazartesi günü, BAE de ABD’den “bir şey kopardı”: ABD, Sudan’daki Müslüman Kardeşler örgütünü “terör örgütleri listesine” alacağını açıkladı. Yani Sudan İç Savaşı’nda aktif olarak taraflardan birini destekleyen Emirlikler, ülkesine füzeler ve dronlar yağarken, altyapısı hasar görmüş ve ticareti durmuşken ABD’den güvenlik desteği, ticaret yollarına dair adım veya İran tehdidine karşı yardım talep etmek yerine, Sudan’daki pozisyonunu güçlendirmesini istemeyi tercih etti. Müslüman Kardeşler’in bir diğer Körfez ülkesi Katar’la ilişkisi hatırlanırsa, mevcut savaşta İran’ın yenilmeyeceği kanaatine varmış bulunan Körfez ülkelerinin, savaş sonrası süreçte bir “İran tehdidi”ni ilk sıraya yazmadıkları, ticaretten sağlanan finansmanı bölgesel güç projeksiyonuna tahvil ettikleri ve birbirleriyle rekabeti sürdürdükleri bir konjonktüre tekrar dönüleceğini varsaydıkları sonucu çıkarılabilir. Bu gözle bakıldığında, BAE’nin İsrail’le normalleşmeyi en hararetle savunan şirketlerinden birinin sahibinin ABD ve İsrail’e gösterdiği tepki ve benzer çıkışların, Körfez ülkelerinin ABD’yle ilişkilerinde önemli bir değişikliğe gidecekleri sinyali değil, ortaya çıkan faturanın ödenmesi gerektiği tebliği olarak değerlendirilmesi yerinde olacaktır.
Bu tabloya eklenmesi gereken bir önemli husus daha var: Körfez ülkeleri de, Türkiye de dahil olmak üzere, İsrail dışında bölgedeki ABD müttefiklerinin hemen hepsinin İran’ın zayıflamasını dileseler de, İran’ın yıkıldığı ve İsrail’in rakipsiz başat güç konumuna ulaştığı bir senaryoyu tercih etmedikleri gerçeğinin altı kalın kalın çizilmelidir. Bu noktaya, sonuç bölümünde tekrar döneceğiz.
'Kürtler'i savaşa katma çabası
İran’daki iktidarın yıkıldığı bir senaryoya yönelik gönülsüzlüğe değinmişken, ABD ve İsrail’in Kürt grupları savaşa dahil etme girişimlerini de ele alabiliriz.
Savaşın birkaç günde bitmeyeceği belli olunca, beşinci gün CNN’de CIA’in “Kürt gruplarla İran’da silahlı ayaklanma başlatma görüşmeleri yaptığı” haberi yayımlandı. Bekleneceği üzere, Türkiye dahil tüm bölge ülkelerinde konu tartışılmaya başlandı.
Bu yazı bu ay soL'da okuduğunuz 10'inci yazı. Düzenli okurlar bizi çok mutlu ediyor. soL’a katkıda bulunmak istemez misiniz?
İlerleyen günlerde, başta Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi’nin iki ana unsuru olan Barzani ve Talabani olmak üzere, konuya muhatap Kürt örgütlerinin büyük oranda isteksiz olduğu, savaşa katılmaya ayak dirediği açıkça görüldü ve bu ihtimal, en azından şimdilik, rafa kalktı.
Haber sonrasında Türkiye’de bir kez daha “Amerika Kürtlere bölücülük yaptıracak” ezberinin ne kadar yüzeysel olduğunun görüldüğü bu tablo karşısında, Kemal Okuyan’ın “Hep ısrarla söyledik, ‘Kürtler’ diye konuşmak, ‘Türkler’ diye konuşmak yanlıştır, yanlışa sürükler” hatırlatmasını not edelim.
Bu başlıkta, 4 Mart’ta çıkan ilgili haberin sonrasına değil, bizzat kendisine ve öncesine bakmak daha faydalı olacaktır. Bu haberin yayımlanması, çeşitli niyetler taşımakla beraber, bir ilk adım değil son adım olarak okunmalı, “niye bu istihbari bilginin sızdırılmasına karar verildi” sorusu sorulmalıdır.
ABD ve İsrail istihbaratlarının bölgedeki çeşitli Kürt gruplarla teması uzun yıllara dayanıyor. İran’a yönelik bir hamlede bu grupların kullanılma çabası, geçen yıl 12 Gün Savaşı’nda Mossad’ın İran’ın içinden yürüttüğü kimi operasyonların ayrıntıları hatırlanırsa, bazı durumlarda somut karşılık da bulabiliyor.
Fakat savaşın uzayacağının anlaşıldığı beşinci gün, zaten önceden Kürt gruplara iletilmiş olan “savaşa katılın” talebinin tüm dünyaya duyurulması, sonrasındaki tablonun da ortaya koyduğu üzere, öncesinde bu talebin olumlu karşılık bulmadığının kanıtı sayılabilir.
Anlaşılan o ki, savaşa dair hesabın tutmadığı ve ABD’nin bu beklemediği tablo karşısında yeni bir alternatif plan oluşturmaya çalıştığı günlerde CIA, olumsuz karşılanan talebi oldurtmak için Kürt gruplar üzerinde kamuoyu baskısı kurmaya çalıştı. Bu bakımdan CNN’de o haberin yayımlanması, ABD açısından bir güçsüzlük işareti olarak okunmalı.
Üstelik, durum, başka sonuçlara da yol açtı. ABD’nin silahlı ayaklanma talebinin tüm dünyanın gözü önünde reddedilmiş olması, İran cephesinde bir yandan teyakkuz halini artırsa da, diğer yandan kısa vadede psikolojik bir rahatlama sağlamış oldu. ABD yanlısı Kürt gruplar, tıpkı İsrail’in “onlar da savaşa girdi” diye haber sızdırıp zora soktuğu BAE gibi tatsız ve istenmeyen bir pozisyona düştü. İsrail ve dostlarının savaşı genişletme ve Türkiye’yi de dahil etme çizgisinin amacı açısından “Kürt hamlesi”, füze provokasyonlarının tersi yönde, tedirginlik ve isteksizliği artırıcı bir etki yapmış oldu.
Ayrıca, bu tablo, bölgede kimsenin elinin armut toplamadığını, ABD’nin “ol” dediğinin olmadığını, çok sayıda öznenin farklı doğrultularda adımlar attığını ve bazen kolayca kestirilip atılan veya ezber formüllere indirgenen denklemlerin dahi karmaşık olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Türkiye ve Irak gibi aktörleri bir kenara bırakırsak, İran’ın en üst perdeden “Ayaklanmaya ağır karşılık veririz” tepkisinin hemen arkasına Ali Laricani’nin “Kürtler bilge bir halktır, Amerikalıların tüccar zihniyetini tanırlar, sadakatleri olmadığını bilirler” çıkışının gelmesi, dahası, iddialara göre İran devletinin Kürt gruplara “savaş bittikten sonra müzakere başlatmaya ve kimi tavizlerde bulunmaya hazır oldukları” mesajı iletmesi, bu çok katmanlılığın göstergesi olarak okunabilir.
Sonuçta tüm dünya huzurunda ABD’nin bölgedeki Kürt grupları zorlaması ve reddedilmek zorunda kalması, ilişkilerin geleceği açısından eksi hanesine eklenmeli. Bunun kısa zamanda unutulacağı ve ilişkilerin özüne etkide bulunmayacağı öngörülebilir. Öte yandan, ABD çağrısının muhatabı gruplar arasında PJAK’ın en istekli pozisyonlardan birini almış olduğu gerçeği bir kenara yazılmalıdır.
Hürmüz Boğazı'nın kapanması
Artık birçok boyutuna mercek tuttuğumuz savaşın küresel boyutunu anlamlandırmak üzere tepeden bakmaya geçebiliriz.
Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ilk etkisi, haliyle, petrol fiyatlarında görüldü. Tüm dünya, savaşın küresel enerji piyasasına etkilerine kulak kesildi. Petrol fiyatlarındaki oynamanın, dünyanın her yerindeki emekçiler açısından yoksullaşma riski anlamı taşıması, kamuoyunun meselenin bu kısmına dikkat kesilmesinde bir diğer etken oldu.
Fakat meselenin enerjinin çok ötesinde alanlarda da kriz yaratma potansiyeli olduğu ve kapitalist dünya sistemini bir bütün olarak etkileyeceği bilinmeli.
Bu açıdan, Hürmüz Boğazı’nın tam olarak nasıl kapandığına yakından bakmakta fayda var. Boğaz’ın kapanmasını İran tetikledi: Askeri saldırıların yanına, resmi bir açıklama yapmaya bile gerek kalmaksızın, İran’ın boğazı kapatacağı söylentisinin yayılması yetti. Fakat İran’ın tetiklediği eylemi esas gerçekleştiren, Londra’daki sigortacılar oldu.
Dünya okyanus aşırı ticari gemi tonajının yaklaşık yüzde 90'ının sigortalama işlerini yapan P&I Kulüpleri Grubu, İran’ın Boğaz’ı kapatıp kapatmadığını (muhtemelen kasıtlı olarak) müphem bıraktığı sırada, Boğaz’dan geçecek gemiler için sigorta primlerini astronomik derecede artırdı. (Bu olgu, analizimizde girmediğimiz, ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin tepkileri başlığında, İngiltere’den gelen güçlü bir sinyal olarak yorumlanabilir.)
Nitekim, Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiğinin durduğu 3 Mart günü Trump’ın panik içinde yaptığı açıklamaya “Emir verdim, sigorta yükünü, siyasi riski ABD üstlenecek” diye başlaması, “gerekirse ABD donanması gemilere eşlik eder” ifadesini sona bırakması, bu durumun yansımasıdır. Sahiden de sonraki günlerde ABD hükümetiyle P&I Kulüpleri arasında görüşme yapılmış, ancak, tahmin edilebileceği üzere, kısa vadede bir çözüm bulunamamıştır.
Konuyla ilgili bir makalede aktarılan “Beyler, bir donanma bir boğazı günlerce kapatır, bir sigortacıysa aylarca” ifadesi manidar sayılmalıdır.
Bu bakımdan, savaşın on birinci gününde Batı medyasının İran'ın Boğaz’ı mayınlama kararı aldığı iddiası, doğru olması halinde, ABD donanmasının güç kullanarak Boğaz’ı açma tehdidine önlem almaktan ziyade, İran’ın savaşın uzaması ihtimalini göze aldığına dair bir meydan okuma mesajı olarak okunabilir. Öte yandan, İran'ın aynı gün Bangladeş hükümetine Boğaz'dan tanker geçişi için kolaylık sağlama kararı alması, fiili durumu diplomatik bir enstrümana çevirme fırsatından istifade edilmek istenmesine yorulabilir.
Boğaz’ın kapanması ve Trump’ın panikle yaptığı açıklamanın tamamen fos çıkmasının ardından gelen, ABD’nin Hindistan’a Rus petrolü alabilmesi için yaptırımları geçici süreliğine kaldırma kararı alması, küresel enerji piyasası açısından anlam taşımanın ötesinde, kapitalist dünya sisteminin yapısına dair de önemli bir gösterge olarak ele alınmalıdır. 2022’de Ukrayna Savaşı'nın ardından ABD’nin Rusya’ya karşı başlattığı petrol ambargosunun Rusya’nın gelirlerine büyük bir darbeyle sonuçlanmamasında Hindistan önemli bir rol oynadı. 2022 öncesinde Hindistan’ın petrol ithalatında Rusya’nın payı yüzde 2-3 civarındaydı. Ambargodan sonra, 2024 itibariyle Rus petrolünün Hindistan’daki payı yüzde 42’ye fırlamıştı. Trump yönetimi, Ağustos 2025’te Hindistan’ı yüzde 50 gümrük tarifesiyle tehdit etti. Üç ay sonra Hindistan’ın Rus petrolü ithalatı, son iki yılın en düşük seviyesine geriledi.
Yani Trump ABD’sinin gümrük yaptırımları stratejisi sonuç vermişti. Ama iki ay sonra, ilk küresel tedarik krizi karşısında, ABD emperyalizminin bu enstrümanı bir silah olarak kullanmasının sınırları ortaya çıktı. Bu tablo, siyasi açıdan kapitalist dünya sistemindeki şu veya bu ülkeyi net bir şekilde bir bloğun parçası saymaya yönelik eğilimin yanlış olduğuna, ekonomik açıdansa kapitalizmin bir dünya sistemi olarak sürekli ürettiği karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin hafife alınmaması gerektiğine kanıt sayılmalıdır.
Bu karşılıklı bağımlılık noktasında, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının etkilerinin petrol ve sıvılaştırılmış doğalgazla sınırlı olmadığı da vurgulanmalıdır. Körfez ülkeleri, dünyanın en büyük gübre ve kimyasal madde üreticileridir. Dünyadaki gübre ticaretinin üçte biri, Hürmüz’den geçer, ki gübrenin tarımsal üretimde zamanlama açısından esnek olmaması, savaşın uzaması durumunda enerji kadar ciddi bir krizin gıda alanında da yaşanabileceğine işaret ediyor. Zira Hindistan, üre ithalatının yüzde 64’ünü Körfez ülkelerinden sağlıyor. Çin, her yıl yaklaşık on milyon ton sülfür ithal ediyor ve bunun yüzde 56’sı Ortadoğu'dan geliyor. Bu iki ülke, dünya zirai üretiminin yaklaşık yüzde 37’sini karşılıyor. Tarım için en temel iki madde sayılabilecek üre ve sülfürün tedariğindeki krizin, insanlığın beslenebilmesi üzerindeki potansiyel etkisi bu sayılarla daha net anlaşılabilir. Plastikten ilaca sayısız ürünün imalatında kullanılan etilen, polietilen, metanol ve amonyak gibi temel petrokimya ürünlerinin ihracatında Hürmüz’e kıyısı bulunan ülkelerin payı çok yüksektir. Alüminyum, krizden etkilenecek bir diğer kritik maddedir.
Dolayısıyla, yalnızca petrol kısmına bakarak Çin, ABD veya bir başka ülkenin mevcut krizden nasıl etkileneceğine dair çıkarsamalarda bulunmak hatalıdır. Son dönemde çok tartışılan nadir toprak elementlerinin coğrafi dağılımının işaret ettiği ve jeopolitik analizlerin gözde konularından biri halini alan bağımlılık durumu, esasında kapitalist dünya ekonomisinin çok büyük kısmı için geçerlidir.
Bu noktada, yukarıda sigortacılara dair veciz ifadeyi alıntıladığımız makalede dile getirilen bir soruyu tekrarlamakta fayda var: “Bir boğazın askeri bir emir yerine sigortalamaya dair bir hesaplamayla kapatılabildiği bir dünyada, iki milyar insanın gıda tedarikini kim sigortalıyor? Peki, bu riski taşımaya artık değmeyeceğine karar verdiklerinde ne olacak?”
Sonuç
Artık toparlayabilir ve tablodan çıkan sonuçları tartışabiliriz.
Savaşın daha ne kadar süreceğine dair tahminde bulunmak, hâlâ büyük oranda spekülatif. İran, bir kez daha benzer bir saldırıya hazırlanmak üzere ateşkes yapılmasını istemiyor ve bu yüzden, giderek yükselen maliyet yeni bir saldırının planlanmasını caydıracak noktaya gelene kadar savaşın uzamasını, o noktada durmasını hedefliyor.
İsrail, İran bir tehdit olmaktan tamamen çıkana kadar savaşın sürmesinden yana ve bu pozisyonunu dünya kamuoyuna sürekli deklare ediyor. Ancak 10 Mart günü, ABD’de en ciddiye alınan isimlerden David Ignatius’un bazı İsrailli yetkililerin kendisine “belki savaşı erken de bitirebiliriz” dediğini yazması, düzen içi bir ihtilafın yansıması olabileceği gibi, İsrail cephesinin savaşın erken sona ermesi ihtimali karşısında zemin yaratma arayışı olarak da görülebilir.
ABD tarafında dağınıklık sürüyor. Plansızlık, sonraki günlerde yerini her an yaşanan gelişmeler karşısında reaksiyoner adımlar atılan ve uzun vade bir yana, kısa vadedeki planın bile bağlanamadığı anlaşılan bir keşmekeşe bıraktı.
Her koşulda, tarafların tümünün kendilerince “zafer” olarak sunarak masadan kalkabileceği unsurlar barındıran bir ateşkese varılmasının halen mümkün olduğu unutulmamalı.
Öte yandan, gelinen noktada, savaşın nasıl ve ne zaman sonuçlanacağından bağımsız olarak kimi tespitlerde bulunulabilir.
İsrail’in benimsediği, atomize edilmiş bir Ortadoğu’da hegemon güç olma bakışıyla, ABD’de ağırlık taşıdığı anlaşılan, Amerikancı çizgiye çekilmiş mevcut devletler üzerinden bölgede hakimiyet kurma yaklaşımı arasında özellikle Suriye’de açığa çıkan sürtünme, hâlâ sürmekte ve ABD’nin bölgede attığı adımlarda kimi komplikasyonlar yaratmaktadır. Aynı açı, İsrail’in Şii eksenini tamamen dağıtmaya ve sindirmeye yönelen stratejisiyle, ABD’nin Ortadoğu’da Şii ve Sünni nüfuslar arasında dönemin ihtiyaçlarına göre ağırlık kaydırarak bir denge tutturmayı gözeten geleneksel eğilimi arasında da gözlemlenebilir.
Bu örtüşmeme hali, bölgedeki diğer ABD müttefiklerinin İran’ın bir devlet olarak ortadan kalkması seçeneğine sıcak bakmamasının arkasında yatan nedenler arasında sayılabilir.
Fakat ABD emperyalizmi açısından esas açmaz, savaşın geldiği nokta itibariyle Ortadoğu’ya dair geliştirilen Trump stratejisinin büyük bir çıkmaza girmiş olmasıdır. Bu strateji, genel hatlarıyla, bölgenin Amerikan hegemonyası altında bir burjuva uzlaşısı sağlanarak, Çin’in etkisinin görece kırıldığı, kapitalistler açısından istikrar kazandığı bir sermaye cenneti ve aynı anlama gelmek üzere bir emek sömürüsü cehennemi haline getirilmesidir. Bu açıdan—Türkiye’nin de büyük hevesle parçası olduğu—onursuz Gazze planı, bu yaklaşımın mikro ölçekte denemesidir. Filistinlilerin her türlü umut ve direncinin yerle bir edilip, üzerine başta Körfez ülkeleri olmak üzere Amerikancı ülkelerden akıtılacak sermayeyle bir Trump Rivierası inşa edilmesi planı, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Hazar Denizi’nden Akdeniz’e uzanacak bir hizalanma” tarifinin altyapısıdır. Barrack’ın Yunan medyasına bu vizyonu anlatırken Kıbrıs’ın bu işbirliğinin kalbi olacağını vurgulaması, Türkiye-Yunanistan-İsrail üçgeninde Amerikancı bir sermaye barışı yaklaşımının yansımasıdır.
İran başlığı, ABD açısından esas olarak bu strateji bağlamında önem taşıyordu. Direniş ekseninin direncinin kırılması, Gazze’ye dayatılmaya çalışılan modelin bölgeye yayılması noktasında mutlak ihtiyaçtı. Suriye’de cihatçılar eliyle büyük başarı kazanılması ve İsrail’le ilişkileri normalleştirmeye gönüllü bir Amerikancı ekip yaratılması, bu strateji bakımından büyük bir adım oldu.
Sıra İran’daydı. Aslına bakılırsa ideal çözüm, İran’ın da bu Amerikan barışı projesine gönüllü olarak dahil olmasıydı. Nitekim, kapitalist dünya düzenindeki bu geçişkenlikleri ve sınıfsal ilişkileri pas geçip her yerde sarsılmaz bloklar ve ittifaklar görenler pek farkına varmamış olsa da, bu seçenek denendi. Geçen yılın ilk yarısında, 12 Gün Savaşı öncesinde İran’daki iktidarın hizaya gelmeye ne kadar istekli olacağı konusunda nabız yoklandı. O savaşın ardından soL’da yayımladığımız yazı dizisinden aktaralım:
“Son olarak dün CNN’in Trump yönetimi yetkililerine dayandırdığı haberinde, ABD’nin İran’a barışçıl nükleer enerji geliştirmesi için 30 milyar dolar kaynak bulmayı teklif ettiği, sponsorun da Körfez ülkeleri olacağı söyleniyor. Girişimlere de başlanmış, ABD'nin İran’a saldırılarından bir gün önce, ABD özel temsilcisi Steve Witkoff ile Körfez ortakları bu konuda saatler süren bir gizli toplantı yapmış.”
Bu seçenek oldurulamadı, İsrail’in ezmeye yönelik çizgisi ağırlık kazandı. 12 Gün Savaşı’nı İsrail’in tek başına başlatması, ABD’nin savaşın sonunda İran’ı vurarak dahil olmasının aslında savaşı durdurma amacı taşıması, bu gözle tekrar değerlendirilmelidir.
Sonuçta girilen yol 28 Şubat’ta başlayan savaşa çıktı. Fakat savaşın geride bıraktığımız on iki günündeki tablo, daha şimdiden bu Amerikan barışı stratejisinin geleceği açısından aşılması çok zor engeller ortaya çıkardı. Düşük olasılık olarak savaşın İran’da iktidarın devrilmesiyle sonuçlanmasının, orta vadede bölgedeki ABD müttefikleri açısından “eksen gitti dert bitti” havasında davullu zurnalı bir uzlaşıya kapı aralaması, İran’sız bir Ortadoğu tablosuna dair beslenen ağır kaygılar, savaşla birlikte derinleşen uzlaşmazlıklar ve emperyalizm açısından yönetilmesi çok zor olduğu bir kez daha görülen iç rekabet ve çatışan çıkarlar düşünüldüğünde gerçekçi gözükmemektedir.
İran’ın savaştan muzaffer çıktığı tablodaysa, İsrail’in mevcut pozisyonunun diğer müttefiklerce sineye çekilip benimsenmesini sağlamak pek mümkün gözükmemektedir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.