Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

İran-İsrail Savaşı Dersleri - 3: Sırtımızı kime dayamalıyız?

İran, Batı karşıtı bir bloğun parçası değildi. Denge politikası yürütüyor, sırtını Rusya ve Çin’e dayarken, yüzünü Batı’ya dönüyordu. Sırtını halka dayamamanın maliyeti, bu savaşta bir kez daha görüldü.

Serap Emir

Yayın Tarihi: 27.06.2025 , 00:25 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:13

İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, bir ateşkesle şimdilik sonlandı. Savaş boyunca iki ülke askeri kapasitesi, stratejileri, olası kozları ve müttefikleri üzerinden kıyaslandı. İsrail cephesi netti: ABD müttefikten de öte icracı konumunda olduğunu göstermelik de olsa İran’ın nükleer tesislerini vurarak gösterdi. İngiltere Suriye operasyonunda yaptığı gibi bu sefer de Kıbrıs’taki üssünü devreye sokarak İran’ın hava saldırılarına karşı İsrail’e siper oldu. Geri kalan Avrupa ülkeleri ise savaşın 5. gününe denk gelen G7 zirvesinde bir kez daha İsrail’e destek açıkladılar. Zirveye katılan Almanya Başbakanı Friedrich Merz, bu desteğin arkasındaki mantığı şöyle ağzından kaçırdı: “İsrail hepimiz için kirli işi yapıyor.” 1

İran tarafındaysa işler bu kadar pürüzsüz ilerlemedi. Savaş boyunca İran’ın müttefikleri olarak görülen Rusya ve Çin’in, en azından görünürdeki desteği müzakere çağrıları ve uzlaştırmacılığa hevesleriyle sınırlı kaldı. İran’ın da üye olduğu BRICS, Şangay İşbirliği Örgütü gibi birlikteliklerse İsrail’e karşı kurumsal açıklamalar yapsa da, üye ülkelerin yönelimleri bu açıklamalarla çelişti. İran askeri gücüyle savaşı tek başına yürüttü ve kısmi başarı kazandı.

Bu yazıda İran’ın neden yalnız kaldığının yanıtını, İsrail’in Ortadoğu’daki saldırganlığı ve canavarlığını bir kenara koyarak, İran’ın “denge” politikasından ve kapitalist emperyalist sistemin ürettiği rekabetten hareketle bulmaya ve böylece kendi ülkemiz için dersler çıkarmaya çalışacağız.

Rusya ve Çin, İran’ı sattı mı?

Rusya, İsrail’in saldırılarını “şiddetle” kınayarak başladığı açıklamalarını, savaşın ortasına doğru müzakere davetine çevirdi. Hatta Putin’in, İran dini lideri Hamaney'in arayarak “rejiminiz tehlikede” diye uyardığı ve masaya davet ettiği söylendi.

ABD’nin İran’daki nükleer tesisleri vurmasının ardından açıklamaların dozu sertleşse de, Rusya’nın bu savaşta esas ilgisi 250 Rus vatandaşının çalıştığı Buşehr Nükleer Tesisi’yle sınırlı kaldı. Putin’in 19 Haziran’daki basın toplantısında tesisteki çalışanları çekmediklerini söyleyerek “Bu da bir destek değil mi” diye sorması, Rusya’nın desteğinin sınırını gösterdi. 

Benzer tonda açıklamalar Çin’den de geldi. Devlet Başkanı Şi Cinping, “Ortadoğu’da barış ve istikrarın yeniden sağlanması için yapıcı katkılarda bulunmaya hazır olduklarını” söyledi. Ek olarak İngiliz gazetesi Telegraph, savaşın ilk günlerinde, Çin’in farklı kentlerinden kalkan 3 kargo uçağının İran’a gönderilmiş olabileceği iddiasını ortaya attı. İddiaya göre uçaklar Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan üzerinden İran’a yaklaştığında radardan çıkıyor ve kağıt üstündeki varış noktası olan Lüksemburg’a ulaşmıyordu.

Bu kınamalar ve ortaya atılan iddia dışında İran’a aktif bir desteğin olmaması, “Rusya ve Çin, İran’ı sattı mı?” yorumlarının yapılmasına yol açtı. Kimilerine göre Çin’den ve Rusya’dan beklenen, savaşan taraflara eşit mesafeli uzlaşma çağrılarından daha fazlasıydı. Zira her iki ülkenin de İran’la kapsamlı ortaklık anlaşmaları ve derin ilişkileri var.

İran, günde yaklaşık iki milyon varil petrolüyle Çin’in en büyük enerji tedarikçisi. Aynı zamanda, Çin’in küresel tedarik zincirlerinde öne geçmek ve Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika’nın enerji kaynaklarına erişmek için geliştirdiği Bir Kuşak Bir Yol (Yeni İpek Yolu) projesinin kritik istasyonlardan biri. İran’ın bu jeopolitik öneminin farkında olan Çin, Mart 2021’de imzalanan anlaşmayla 25 yılda İran’a yaklaşık 400 milyar dolar yatırım yapmayı taahhüt etti. Bu plan doğrultusunda İran, başta Çin’in desteğiyle 2023’te Şangay Ekonomik İşbirliği Örgütü’ne, 2024’te BRICS’e üye kabul edildi. Böylece Çin sadece kendi projelerine yaklaşmakla kalmıyor, aynı zamanda ABD’ye karşı koalisyonunu da güçlendirmiş oluyordu.

Rusya ise, Suriye savaşına müdahil olmasından bu yana İran’ın başını çektiği Direniş Ekseni’nin bir ortağı olarak görülüyordu. Sahadaki bu ortaklık, iki ülkenin askeri, altyapısal ve ekonomik işbirliğini de geliştirmişti. Ukrayna savaşı, Batı’nın kara listesine alınan Rusya’yı hem ekonomik hem de askeri olarak İran’a daha da yakınlaştırmıştı. İran’ın insansız hava araçları ve füzeleri, Ukrayna savaşında Rusya’nın elini epey rahatlattı.

Bugünkü savaşa gerekçe gösterilen İran’ın nükleer gücünün ilerletilmesindeyse, Rusya’nın teknolojik desteğinin küçümsenmeyecek bir payı var. Bünyesindeki 250 Rus personelin güvenliği konusunda Putin’in İsrail’den güvence aldığını söylediği Buşehr Nükleer Santrali, 2013’te Alman şirketlerin yarım bıraktığı yerden Rusya’nın teknik desteğiyle inşa edilmişti.2 Ayrıca Rusya bu ortaklık vesilesiyle Ortadoğu’da nüfuzunu arttırdı.

Sözde bloğun ana aktörlerinin İsrail’le ilişkisi

Öte yandan İran’la kurduğu bu yakınlık, İsrail’le süregiden ilişkisinden bir şey eksiltmedi. Dahası, İran ve Rusya’nın, zannedildiği türden bir cephe olmadığı, Suriye’deki rejimin on günde teslim edilmesi sürecinde net biçimde görüldü. 

Taraflardan birinin İsrail olması, İran’ın müttefikleri olarak anılan Rusya ve Çin için kuşkusuz denklemi zora sokuyor. Çünkü her iki ülkenin aynı zamanda İsrail’le de gayet iyi ilişkileri var. Örneğin Çin, İsrail’in en büyük ticaret ortağı. 2024’te İsrail’in yaptığı ithalatın yüzde 20’den fazlası Çin’den. Üstelik diğer ülkelerdeki düşüşün veya yatay seyrin aksine Çin’den yapılan ithalatta son yıllara göre artış var. Bunun da temel sebebi, Gazze saldırıları sonrası İsrail’in kendisine yönelik yaptırımları Çin’in ihracatıyla hafiflettiği gerçeği.

Çin’i son savaşta hareketsizliğe iten bir diğer sebep de, dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak kaygısı olabilir. Zira Çin’in, Körfez ülkeleri başta olmak üzere Ortadoğu’da, İran’a açık destek uğruna tehlikeye atmayı göze alamayacağı kadar büyük yatırımları var.

Diğer taraftan, yukarıda söylediğimiz gibi her ne kadar İran, Çin’in en önemli enerji tedarikçilerinden olsa da ekonomik dayanıklılığı, pazar ve kaynak çeşitliliği sayesinde Çin, İran’daki petrol akışının kesilmesi ihtimalinde dahi bundan, örneğin Avrupa ülkelerine kıyasla, daha az etkilenebilir. Dolayısıyla Çin’in İsrail-İran savaşındaki rehavetinin bir nedeni de bu olabilir.

Yalnızca Rusya ve Çin değil, İran’ın da üye olduğu BRICS ve Şangay İşbirliği Örgütü gibi birlikteliklerin pozisyonu da ayrı bir tartışma konusu. Her ne kadar askeri bir niteliği olmadıklarının altı çizilse de bu örgütler, öyle ya da böyle ABD hegemonyasına ve Batı emperyalizmine karşı bir üçüncü cephe olarak pazarlanıyordu. Ancak ne öncesinde Filistin, Lübnan saldırılarına ve Suriye’de Esad’ın devrilmesi operasyonunda ortak bir tutum geliştirebildiler ne de şimdi İran’a karşı başlatılan savaşta. Hatta ortak tutumu bir yana bırakalım, örneğin savunma ve teknoloji alanında İsrail’le çok güçlü ortaklıkları olan BRICS üyesi Hindistan, bu savaşta açıkça İsrail’i destekledi. Bu çatlaklar ve ters düşüşler, bu örgütleri gerçek bir direnç odağı olarak görmek isteyen çevrelerde yeni bir hayal kırıklığı yaratmışa benziyor.

İran’ın hayal kırıklığı: Pezeşkiyan’ın ‘denge’ politikası

İsrail’in hava saldırısını başlattığı 13 Haziran tarihinden tam 3 gün sonra medyaya İran Parlamentosu’nun Rusya’yla stratejik ortaklık anlaşmasını onayladığı haberi düştü. Dış politikayı yakından izleyenler bu haberi kuşku ve hayretle karşılamış olabilir. Çünkü Rusya ve İran arasında enerji, ticaret, altyapı yatırımları, lojistik, istihbarat ve askeri savunma alanlarında 20 yıllık işbirliği öngören kapsamlı anlaşma, 17 Ocak 2025'te imzalanmıştı. Rusya’nın 21 Nisan tarihinde yürürlüğe soktuğu anlaşmayı, İran hükümetinin beş aydır parlamentonun onayına sunmadığı ortaya çıktı. Neden İsrail saldırısının hemen ardından onaylandığının yanıtınıysa, anlaşmanın şu maddesi ele veriyor3:

“Taraflardan biri saldırıya maruz kalırsa, diğeri saldırgana saldırganlığın devamına katkıda bulunacak herhangi bir askeri ya da başka bir yardım sağlamayacak ve çatışmayı BM Antlaşması temelinde diplomasi yoluyla çözmeye çalışacak.”

İran’la yapılan anlaşma, Rusya’nın imzaladığı benzer anlaşmaların aksine, karşılıklı savunma değil de bir çeşit saldırmazlık taahhüdü içeriyor. Anlaşmanın imzalandığı tarihlere gittiğimizde, hükmün İran’ın isteği üzerine bu şekilde değiştirildiğini öğreniyoruz. İran'ın Moskova Büyükelçisi Kazım Celali, 16 Ocak’ta şöyle diyor4:

“Bu anlaşmanın niteliği farklı. Onlar (Belarus ve Kuzey Kore) bizim özellikle değinmediğimiz bir dizi alanda (Moskova’yla) ortaklık ilişkileri kurdular. Ülkemizin bağımsızlığı ve güvenliğinin yanı sıra kendi kendine yeterliliği de son derece önemlidir. Herhangi bir bloğa katılmakla ilgilenmiyoruz."

İran’ın bu tercihinin arkasında sahiden kendi kendine yeten, bağımsız bir ülke olma iradesi mi yatıyor? Yoksa Batı’yla yakınlaşma hesapları, bizim de AKP’den aşina olduğumuz, bir çeşit “denge politikası” gütme saiki mi?

Eski cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin şüpheli bir helikopter kazasında ölmesinin ardından yapılan seçimleri, Batı’ya verdiği ılımlı mesajlarla “reformcu” bir profil çizen Pezeşkiyan kazandı. Reisi’nin Çin ve Rusya ile yakınlaşma politikalarını eleştiren Pezeşkiyan’ın temel vaadi, Batı’yla müzakereler yoluyla yaptırımları hafifletmek ve böylece ekonomiyi toparlamaktı. Bu müzakerelere Trump’ın ilk başkanlığı döneminde çekildiği 2015 Nükleer Anlaşması’na geri dönmesi için yürütülecek diplomasi de dahildi.

Burada bir parantez açalım. 2015’te Obama döneminde yapılan anlaşmada İran, uranyum zenginleştirmemeyi ve nükleer silah programından vazgeçmeyi zaten kabul etmişti. Trump, seçilmesinin ardından anlaşmadan çekildi. Bugünlerde unutturulan bu detay, İran’a son saldırının esas sebebinin nükleer olmadığının bir göstergesi. Nitekim, ateşkesin ardından The Washington Post’un yazdığına göre ABD ve İsrail yönetimleri, daha Mart ayında, en geç Haziran gibi İran’a saldırmayı kararlaştırmıştı. Sebep nükleer değil, İran’ın hava savunma kapasitesini tekrar ayağa kaldırmadan önceki savunmasız kaldığı fırsat penceresinden faydalanmaktı.

Parantezi kapatıp geri dönelim. Pezeşkiyan politikasını “dünyanın geri kalanıyla eşit mesafede ilişki kurmak” olarak sunsa da yıllardır yüzünü Doğu’ya dönmüş İran, bu dengeyi kuşkusuz Batı’yla yakınlaşarak sağlayacaktı. Dini lider Hamaney’in yönelimiyse bu politikanın tam tersi, İran’ın yüzünü Doğu’ya dönmesiydi. Batı medyasının merak konusu olan bu ikilik, şimdiye kadar oldukça dikkatli bir şekilde yönetildi. İran’ın siyasal ve toplumsal yapısına ilişkin özgünlükler bir tarafa bu ayrım, Trump ve Netanyahu’nun neden seçilmiş lider dururken ısrarla dini lider Hamaney’i hedef aldığı sorusunu da dikkat çekici kılıyor. 

Pezeşkiyan’ın denge politikası, İran’ın yıllardır Suriye, Lübnan, Yemen, Filistin’de desteklediği güçlere karşı İsrail’in giriştiği saldırılara yönelik tepkilerinde de kendini gösterdi. Pezeşkiyan’ın yemin törenine katılmak için Tahran’a gelen Hamas’ın eski lideri İsmail Haniyye, İsrail tarafından bir suikastle katledildi. Günlerce İran’ın bu suikaste nasıl tepki vereceği konuşuldu ancak İran herhangi bir misillemeden kaçındı.

Suikastten bir ay sonra, İsrail’in Lübnan’a dönük saldırıları daha da şiddetlenmişken BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Pezeşkiyan, tüm bu saldırıları İsrail’in İran’ı bölgesel bir savaşa sürükleme oyunu olarak niteleyerek “barış” istediklerini söyledi, yine Batı ve ABD’ye diyalog çağrısı yaptı. Genel Kurul’un devam ettiği günlerde İsrail, çağrı cihazlarıyla Lübnan ve Suriye’de eşzamanlı bir saldırı düzenledi. Lübnan’a yönelik saldırılarda yaşamını kaybeden Hizbullah militanları arasında, örgütün tarihsel önderi Hasan Nasrallah vardı. İran ancak bu aşamadan sonra harekete geçti, Tel Aviv’e misilleme füzeleri yolladı. Çünkü bunu da karşılıksız bırakması kendi güçsüzlüğü anlamına gelecekti.

Rusya ile imzalanan anlaşmanın İsrail saldırısına kadar onaylanmamasını tüm bu süreçle birlikte okuyunca, motivasyonun, Moskova Büyükelçisi Kazım Celali’nin dediği gibi İran’ın bağımsızlıkta inat etmesinden çok Pezeşkiyan’la birlikte girdiği Batıcı rotada ısrar olduğu görünüyor. Kezâ Suriye’ye karşı yürütülen operasyonda İran’ın herhangi bir direniş göstermemesi de, başka etkenler bir yana, buradan bakınca anlam kazanıyor.

Son olarak dün CNN’in Trump yönetimi yetkililerine dayandırdığı haberinde, ABD’nin İran’a barışçıl nükleer enerji geliştirmesi için 30 milyar dolar kaynak bulmayı teklif ettiği, sponsorun da Körfez ülkeleri olacağı söyleniyor. Girişimlere de başlanmış, ABD'nin İran’a saldırılarından bir gün önce, ABD özel temsilcisi Steve Witkoff ile Körfez ortakları bu konuda saatler süren bir gizli toplantı yapmış. İran’ın bu plana ne dediği veya diyeceği şimdilik bilinmese de, ayrıntısıyla hesaplanmış bir saldırıyla savaşı durduran ABD yönetiminin bu yaklaşımının, Pezeşkiyan’ın şimdiye kadarki politikalarıyla örtüştüğü açık.

Bu gelişme aynı zamanda, Suriye’de bir oldu bittiyle İsrail ve ABD yanlısı cihatçı bir rejimin iktidara gelmesi, Trump’ın Netanyahu ile birlikte Gazze’den Filistinlileri zorla çıkararak orayı bir turizm merkezine dönüştürme şeklindeki mide bulandırıcı planları, yakın zamanda atanan ABD Ankara büyükelçisinin “Ortadoğu’da Sykes-Picot dönemi, müdahaleler dönemi bitti. (Bu yolda) Türkiye, Körfez ülkeleri ve Avrupa ile beraberiz” sözleriyle birlikte düşünülünce ABD emperyalizminin Ortadoğu’yu bir piyasa cennetine çevirme planını güçlendiriyor. Bu sözde “barışçıl” planın Ortadoğu halklarına barış veya refah getirmeyeceği şimdiden görülüyor, ama uluslararası sermayeye büyük paralar kazandıracağı ve Çin’in bölgedeki etkisini kırmakta fırsat yaratacağı kesin. 

Rusya’nın hayal kırıklığı: İsrail’in İHA üssü

Tekrar Rusya cephesine dönelim. Putin, savaşın henüz sürdüğü 18 Haziran günü gerçekleşen basın toplantısında İran’ın Rusya’dan askeri yardım talebi olmadığını söyleyerek, İran’la imzalanan anlaşmaya atıfla “Ocak ayında imzalanan anlaşmanın da böyle bir yardım öngörmediğini” söylüyor.5 Bir gün sonra Kremlin Sözcüsü Peskov da yine anlaşmaya atıfla bunu vurguluyor.

Peki Rusya’yı adım atmaktan, daha fazlasını yapmaktan alıkoyan yalnızca anlaşma maddeleri mi? Başka tahminler de var.

Başını İngiltere, İsrail ve ABD’nin çektiği bir operasyonla Esad rejiminin devrildiği günlerde soL’da yayımlanan Suriye dosyasının dördüncü bölümünde, Rusya ve İran’ın neden Suriye’de anlamlı bir direniş örgütle(ye)mediğini masaya yatırmış ve aynı eksende yer alan müttefikler olarak görülen bu iki kapitalist ülkenin başta petrol pazarı olmak üzere pek çok alanda rekabet halinde olduğunu yazmıştık. İsrail’le yakın ilişkileri bir yana Rusya’nın bu savaşta İran’ı yalnız bırakmasında, Rus petrolüne talebin artması beklentisinin de etkili olduğu sık sık dile getiriliyor. İsrail saldırıları nedeniyle İran’ın, petrol üretiminin çok büyük bir kısmına denk düşen Güney Pars gaz sahasında üretimi kısmen durdurması ve ana ihracat limanlarındaki petrol sevkiyatının durma noktasına gelmesi, Rus petrolünün önünü ister istemez açacak ve Ukrayna ile savaşında Rusya’nın mali dayanıklılığını arttırabilecek gelişmeler. Ek olarak dünyanın ilgisinin Rusya-Ukrayna cephesinden İsrail-İran cephesine kaymasından memnun olduğu da söylenebilir.

Yine soL’daki yazı dizisinin sözü geçen bölümünde, Rusya’nın Suriye’yi savunmamasının arkasında yatan temel sebeplerden birinin de İsrail’le yakın ilişkileri olduğunu söylemiştik. Son günlerde Putin’in “İsrail’deki yaklaşık 2,5 milyon kişi Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu doğumludur. İsrail neredeyse Rusça konuşan bir ülkedir. Kuşkusuz yeni Rusya döneminde bu gerçeği önemsiyoruz” dediği video çok paylaşıldı. Rus Yahudileri, İsrail’le ilişkinin yalnızca bir boyutu. Ukrayna savaşıyla gelen yaptırımlarla askıya alınsa da iki ülke arasında özellikle savunma teknolojileri ve enerji sektörlerinde çok sıkı ilişkiler vardı. Ticaret, tarım ve teknoloji alanında ilişkiler hâlâ gayet iyi düzeyde sürüyor; diplomatik gündemlerde de iki ülke birbirinin ayağına basmamaya çalışıyor. 

Ancak bugünlerde Rus medyasında İsrail’le ilgili farklı bir tartışma daha var. Yakın zaman önce Ukrayna’nın Rus topraklarına gizlice SİHA yüklü kamyonlar sokarak gerçekleştirdiği Örümcek Ağı Operasyonu, şimdiye kadar Rus kaynaklarınca İngiliz istihbaratı ve Kiev işbirliğiyle açıklanıyordu. İsrail’in saldırılarının İran’da gizlice kurduğu SİHA üssünden benzer yöntemle başlatılması, Rus kamuoyunun aklına İsrail’e dair kötü ihtimaller getiriyor. Russia Today’de konuşan gazeteci Pepe Escobar, Rus istihbarat görevlilerinin kendilerine “Nasıl oluyor da stratejik bombardıman uçaklarımıza saldıran Örümcek Ağı Operasyonu ile İran'da insansız hava araçlarıyla dolaşan kamyonların çalışma yöntemi aynı oluyor?” diye sorduklarını ve bulabildikleri en mantıklı yanıtın şu olduğunu söylüyor: “Belki de plan en başından beri İsrail’indi, ve MOSSAD MI6’e ulaştırdı?” Bu makul akıl yürütme, Ukrayna operasyonunun Rus ordusundaki yankılarını şiddetlendirmenin yanı sıra, Suriye’den neden vazgeçildiğinin muhasebesini de talep edebilir.

Türkiye’nin olası hayal kırıklığı: Örgütsüz bir halk, ABD ve NATO üsleri

Batı’nın İsrail’e sunduğu büyük finansal desteğe ve yıllardır uyguladığı ekonomik yaptırımlara rağmen, İran’ın bu savaşta dik durmasında kendi ürettiği balistik füzeler etkili oldu. İsrail ve ABD, İran’ın askeri gücünün başından beri farkındaydı. ABD’nin göstermelik bir saldırıyla İran nükleer tesislerini vurması, ardından İran’ın yine benzer biçimde Katar’daki ABD üssüne yaptığı misilleme, Trump’ın önceden haber verdikleri için İran’a teşekkür etmesi, ardından gelen ateşkes ve Trump’ın ateşkesi bozan İsrail’e bu kadar sert çıkışması… Özellikle bu son süreç, ABD tarafından tarafları masaya oturtmak için planlanmış bir ön hazırlığa benziyor. Bu karar, İran’ın askeri gücü karşısında İsrail’in elinin zayıf olduğunu kabul etmek demektir.

Ve bu askeri üstünlüğün farkında oldukları için de halkın rejime olan tepkisini köpürtüp İran’ı siyasi yönden sıkıştırmaya çalıştılar. Çünkü İran’ın zayıf karnı tam da burasıydı: Halkını karşısına almış, onu baskıya ve yoksulluğa boğmuş bir siyasi iktidar… Elbette İran’a yapılan saldırının başta Ortadoğu’daki emperyalist planlar olmak üzere çok çeşitli sebepleri var. Ama askeri caydırıcılığına rağmen bu saldırının yapılabilmesinin önünü, halkını yanına değil karşısına alan İran rejiminin açtığını söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla en temel ders, burada olsa gerek. Eğer bir ülke içeride halkına karşı mağlupsa, bir takım “diplomatik” veya askeri galibiyetlerle hedef olmaktan kurtulamaz.

Oysa belli ki AKP bu savaştan yine dış politika ve savunma kapasiteye dair, üstelik de yanlış dersler çıkardı. İsrail-İran savaşının 6. gününde Erdoğan, “Bakkal işletmiyoruz” çıkışıyla orta ve uzun menzilli füze üretiminde hızlanılması talimatı verdi. Türkiye’nin yerli ve milli hava savunma sanayisi, kapsamlı ve entegre bir güvenlik mimarisi olduğunu ileri süren Erdoğan, “Kimse bizi test etmesin, sabrımızı zorlamaya yeltenmesin” diyerek gözdağı verdi.

Erdoğan’ın açıklamalarından iki gün önce, “yerli ve milli” denilen savunma sanayinin “özel” bir unsuru olan Baykar, İtalyan savunma şirketi Leonardo ile savunma sistemleri konusunda stratejik ortaklık anlaşması imzaladı. Leonardo, İsrail hava kuvvetlerine sattığı askeri uçaklar ve İsrail’le yürüttüğü işbirliği nedeniyle sık sık protestolara konu olan bir şirket. İmzalar atıldıktan hemen sonra Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Kacır, anlaşmayı Türkiye’nin milli teknoloji hamlesinde yeni bir kazanım olarak nitelendirerek Türkiye ve İtalya’nın geleceğine katkı sağlayacağını söyledi. Yani, AKP’nin yerli ve milli savunma stratejisinin içinde özel savunma şirketleri olduğu kadar, İsrail dostu şirketlerle kurulan ortaklıklar da var. Bu sözler AKP’nin Türkiye’nin geleceğini kimlere bağladığına dair çok vahim bir örnek.

Ancak daha vahimi, yerli ve milli denilen savunma sistemimizin özel şirketler yanında NATO’ya ve ABD’ye tümüyle entegre olması ve ülkemizde yaklaşık 40 ABD ve NATO üssünün bulunması. Türkiye’nin bu haliyle neden yerli ve milli savunma sanayisine sahip olamayacağının yanıtı tam da burada başlıyor.

Tekrar edelim: Öncelikle Türkiye’nin savunma sanayinin yerli ve milli olması, en başta ülkemizde bulunan 40’a yakın ABD ve NATO üssü nedeniyle imkansız. İkincisi, Türkiye ordusu ve savunma sanayisi tamamıyla NATO’ya entegre olduğu için bağımsız bir savunma stratejisi oluşturulması da imkansız. Bu ikisi yalnızca Türkiye’ye yönelik bir saldırı durumunda değil, İran saldırısında görüldüğü gibi, komşularına dönük saldırılarda da ülkeyi tehlikeye sokabilir. İran’ın Katar’daki ABD üssünü vurması bunun en açık örneği. Üstelik Malatya’daki balistik füze saldırılarına karşı erken uyarı radarı olarak kullanılan Kürecik NATO üssü, bu savaşta başta ABD ve Türkiye olmak üzere NATO üyeleri üzerinden İsrail’le istihbari bilgi paylaşıldığı tahmini yönünden yine gündeme geldi. Diğer yandan İsrail’in olası bir saldırısında Türkiye’nin kendi kontrolünde ve denetiminde olmayan ABD ve NATO üslerinin, İsrail’in mi yoksa Türkiye’nin mi çıkarına kullanılacağının yanıtı kimileri için hayal kırıklığı olsa da çok açık ortada. Böyle bir ihtimal zincirinde, Türkiye’nin neredeyse hiç şansı yok.

Bunun provası İngiliz üssünün bulunduğu Kıbrıs’ta yaşandı. İngiltere Başbakanı, Esad’ın devrilmesinden hemen sonra Kıbrıs'taki RAF Akrotiri Üssü'nde görev yapan askerlere, böylesine istikrarsız bir dönemde Ortadoğu'da yürüttükleri operasyonlar için teşekkür etti.  Zira bu üsteki İngiliz kuvvetleri, sessiz sedasız, Suriye’de HTŞ’yi iktidara taşıyan operasyonda rol oynamıştı. Aynı üs, İran karşı saldırısında İsrail’i savunmak için devreye girdi. Kıbrıs’ı “milli güvenlik meselesi” olarak gören AKP, olası bir Kıbrıs krizinde adadaki İngiliz üssüne karşı sırtını kime dayayacak?

“Denge” politikası veya emperyalist ülkelerle dans, bir ABD’ye efelenip Rusya’ya yanaşma, bir Rusya’ya ayar verip ABD’ye göz kırpma… Tüm bunlar AKP tarafından bir diplomasi zaferi, muhteşem bir manevra kabiliyeti olarak sunuluyor. Diplomasi elbette önemli, ama sırtını başkalarına dayayarak değil kendi ülkene sağlam basarak ve sermayenin çıkarları için değil, halkın çıkarları için yapılırsa... Kapitalist emperyalizmin hüküm sürdüğü bir sistemde, ilkeli ittifaklar, sağlam cepheler yok; savaşlar, rekabet, kâr hırsı ve ihanetler var. Dolayısıyla tümüyle dengesizlikler üzerine kurulmuş ve oradan güç alan bu sistemde, “denge” politikasıyla kurtuluşa erileceğini sanmak büyük bir yanılgı. İran, bize bunu bir kez daha gösterdi.

Oysa biz geçmişte bu yanılgıyı alt etmeyi bilmiştik.

Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz mandasına girmeyi savunanlar cemiyetler kurup bu fikri örgütlediler. Bunlar arasında sadece satılmışlar, vatan hainleri yoktu; ülkenin kurtuluşuna samimi olarak bir çözüm arayanlar da vardı. Bu kişiler, siyasete tam da “dengeci” bir yerden baktıkları için, halkın gücüne değil, o an güçlü olana güvenmeyi seçtikleri için mandacı olmuşlardı. Kaldı ki sonradan aralarından Kurtuluş Savaşı’na destek olanlar da çıktı.

Günün sonunda bizim ülkemiz sırtını ABD ya da İngiliz mandasına dayayanlar tarafından değil; halkına, kendi gücüne güvenenler, bağımsızlığı seçenler tarafından kuruldu. Şimdi bir kez daha benzer bir yol ayrımına doğru ilerliyoruz. Siyasete “güçlü”lerin cephesinden bakanlar için, halkın birliği ve iradesinin ne anlama geldiğini kavrayamayanlar için, NATO ve ABD’yi bu ülkenin güvenliğinin garantisi olarak görenler için, zararın neresinden dönülse kâr. Sermaye sınıfının çıkarları için halkına ihanet edenlerse, yargılanacaklar.

İran-İsrail Savaşı Dersleri - 2: ABD yalpalıyor mu?
abd

DOSYA

1

İran-İsrail savaşı dersleri

İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, 12 günün ardından, ABD’nin tam da savaşı bitirmek için yaptığı saldırı ve İran’ın göründüğü kadarıyla üzerinde önceden anlaşılmış karşı hamlesinin ardından bitirildi. soL, bu savaştan çıkarılacak dersleri, özellikle de Türkiye’yi ilgilendiren dersleri ele aldı.

İran-İsrail savaşı dersleri - 1: Türkiye nasıl savunulur?İran-İsrail Savaşı Dersleri - 2: ABD yalpalıyor mu?İran-İsrail Savaşı Dersleri - 4: Siber güvenlik ve gözetleme teknolojilerinde tehlike ne?İran-İsrail Savaşı Dersleri - 5: ‘Zayıf karın’ ne olacak?

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.