Zengin mutfağında resesyon, bizde çöküş

26/08/2019 Pazartesi
Zengin mutfağında resesyon, bizde çöküş

Dünya kapitalist sisteminde (“kumarhane”) biriken ve her saniye inanılmaz boyutlarda yeniden üretilen paranın mal ve hizmet cinsinden karşılıksızlığı çoktandır kitaplara konu oluyordu. Karşılıksız trilyonlarca doların avronun büyüme hızı, sistemi dibe çekiyor. Gerçi kültür endüstrisi ve demokrasi maskesi, acı gerçeklerin görülmesine şimdilik engel olabildi. Ama toplumların içten içe kıpırdandığını, huzursuzluğun yayıldığını Avrupa'daki yeni tip faşizm arayışlarının birer kitle hareketine dönüşmesinden de anlayabiliyoruz. Ya da klasik sosyal demokrasinin yerlerde sürünmesinden...

2008'den beri engellenemeyen finansal kriz, AB'nin kaymağını yiyen Berlin'de de mutfağa “beklenmedik” bir ateş olarak “resesyon” kimliğiyle düştü. Bir neden, bu. Bir diğeri, şirketlerin kâr oranlarının düşme eğilimi ile birlikte düşünüldüğünde, dünya sisteminde “temizleyici bir fırtına” beklentisinin büyük sermayenin aklına iyice yerleşmesi olmalı. Böyle düşünme hakkımız var. Bunu istiyorlar. Büyük bir mülksüzleştirme operasyonunun, resesyonla başlayarak sahneye egemen olabileceği anlaşılıyor. Biz, buna “büyük kriz” diyelim ve elinin kulağında olduğunu düşünenlerin sayısının hiç de az olmadığını ekleyelim. Bu kumarhane kapitalizminin bir çöküşün eşiğinde olduğunu söyleyenlerin kitapları, ezici çoğunluğu sosyalist falan olmadıkları için, yıllardır Avrupa'nın büyük dillerinde “bestseller” oldu.

Bizim gibi “sekterlerin” durumu, galiba Marx'ın sınıflar mücadelesi ve proletarya diktatörlüğü meselesindeki tutumunu hatırlatıyor: Hazret, malum, sınıfların varlığını kendisinin keşfetmediğini, sadece bu sürecin işçi sınıfının diktatörlüğüyle yeni bir aşamaya gireceğini hatırlatmıştı. İşte biraz da onun gibi, bizler de bu çöküşten -özellikle zayıf halkalarda- ancak sosyalizmle çıkılabileceğini söylüyoruz. Başka yol önerenlerin şarlatan olduğunu, bunlar içinde solculuk taslayanların ise çok daha acı sıfatlar kullanılarak anılması gerektiğini ekliyoruz. Sevimsiz bulunmamız doğaldır, şaşırmıyoruz. Sonuçta bu kaderi Henrik İbsen  bile “bir halk düşmanı” (En Folkefiende) diye edebileştirmişti.  Neyse...

Zengin mutfağındaki resesyon ateşinin Türkiye için iyi bir haber olmadığı ortada. Hele İslamcı Ankara için çember daha hızlı daralmaya başlayacak. Göbeğinden bağlı olduğu Alman ekonomisi daralma sürecine girerse, buradan Ankara'ya nasıl ekmek çıkar? Çıkmaz. Fatura üzerine yıkılır.

'ÖZGÜRLÜKÇÜ DEMOKRASİ' VE GİZLEDİĞİ     

Almanya gibi Avrupa'nın hegemonu bir emperyalist merkezin (“jeoekonomik güç”) resmen resesyona girdiğini pek özgürlükçü basın uzun süre hasır altı etmeye çalıştı. Son günlerde artık gerçeği kabullenmek zorunda kaldılar.

İstatistik oyunlarıyla yapılan makyajlar üzerinden kamunun bilincine zamanında girmesi engellenen resesyon, yani ekonominin üç aylık dönemler itibariyle en az iki kez art arda küçülmesi, daralma, artık saklanamaz durumda. Avrupa Merkez Bankası negatif faizle yatırımları, avronun değerini suni önlemlerle düşük tutarak da AB ihracatını teşvik ettiğini düşünüyordu. En azından bu yolla resesyonun gündeme girmesini geciktirmiş olduğunu yazanlar var. Haksız değiller. Ama bu suni teneffüsün daha ne kadar süreceğini bilen yok.

Sonuçta zengin mutfağına, daha doğrusu “en zengin mutfağa bile” resesyon ateşinin düştüğünü inkâr edebilen kalmadı.  Dünya ekonomisinin durgunluk içinde olduğunu, ticaret savaşlarının ekonomiyi olumsuz etkileyeceğini ve Almanya'nın Avro Bölgesi'ye birlikte resmen resesyona girdiğini, bizdeki dincilerle liberallerin gözbebeği özgürlükçü Batı medyası artık açıkça yazıyor. Ama paniğe yol açmayacak şekilde yapıyorlar bunu.

Peki, böyle bir daralmanın yerlerde sürünen Türkiye ekonomisini etkilemeyeceğine, başimamın söylemiyle, “teğet geçeceğine” inanan kaldı mı? Türkiye, Avrupa ekonomisindeki daralmanın ve sonra da çöküşün (“mülksüzleştirmenin”) bedelini ilk ödeyecek “maraba” ülkelerden biri. Bütünlüğünü koruması da mümkün değil. Zaten lime lime olmuş durumda.

Yinelemiş olalım: Aşırı üretim sadece somut mal ve hizmetlerde değil, fiktif parada da söz konusuydu. Kapitalizmde finans sistemi üzerinden her saniye milyarlar yaratılabiliyor. Her banka hesabı, her “değerli kâğıt” bir para yaratma makinesine dönüşmüş durumda. Yani paranın mutlaka merkez bankalarınca banknot olarak basılması gerekmiyor. Sorun da burada. Böyle bir parasal şişkinliğe karşılık gelebilecek bir üretim mümkün değil. Kaldı ki yaratılan para geniş kitlelere yansıtılmıyor, yani efektif talebe dönüşmüyor. Böyle bir kapitalizmde benzersiz bir krizin patlak vermemesi sürpriz kabul edilmelidir. Bu şişkinliği hiçbir sistem kaldırmaz.

Fark ettiler, dedik: Karşılığı olmayan trilyonların ne büyük bir tehdit boyutlarına ulaştığını Almanya'daki garantili devlet tahvillerine, negatif getiriye rağmen koşan sermaye gruplarından da anlayabiliriz. Devlet garantili kağıtları alanlar negatif getiriye rağmen yapıyor bunu. Komünist analist Lucas Zeise, son bir yorumunda 10 yıllık bir Alman devlet tahvili satın alanların, yani devlete borç verenlerin, bırakın faiz getirisi sağlamayı, nominal değerin binde 7'si oranında ek bir ödeme yapmak zorunda olduğunu hatırlattı. “Crash”e işaret etti. Bu, bir kaçış; sermaye kaçırıyorlar. İyi de, nereye? Öyle bir güvenli liman yok ki.

Her şey çok açık: Çöküş sadece Türk ekonomisi için değil, Avro  Bölgesi ve AB için de gündemde. Bu yıkımın yükü önce bizim gibi zayıf halkaların sırtına yüklenecek. Bunu herkes biliyor. Ama zayıf halkaların içinde bu yükü taşımama ve sosyalist bir tercihte bulunma eğiliminin de filizlendiğini biliyoruz. Daha doğrusu, bunu bir tek biz unutmadık. Bizim dışımızdakilerin unutmuş olduğu ve hatta bazılarının bunu “sol siyaset” saydığı anlaşılıyor. Devrimci durumun böyle sürprizleri olur. Yönetenler, solun içine sızdırdıkları “demokratlarıyla” birlikte ahmaklaşır ve barbarlaşır.

Ankara'nın cahil ve zengin imamlarının da böyle şeylerin farkında olabileceğini düşünemeyiz. Sermayeden söz ediyoruz. Ortada küresel bir sermaye imha operasyonu var. Emperyalist başkentlerin de Ankara'nın cahil imamlarının da gözünü kan bürüyecek. Bunların denizi biteli çok oldu, böyle durumlarda hep korkunçlaşırlar. Şimdilerde bizde bazı “imamların oğullarını” boyayıp, halkın önüne “sol umut” diye sürmeye başlamaları, tıpkı AB'nin merkezinde Alman limanına trilyonları park edebilmek için ek ödemelerde bulunan spekülatörler gibi, bir başka alamet diyelim.

Hep diyoruz: Çok alametler belirdi ve kolay çözüm yok.