“Büyük bir yorgunluktu ölmeden önce”

Kimsenin kimseyi affetmeye hakkı yok. Sermaye düşünsün şimdi ne yapacağını... Elinde cesetlerden başka bir şey kalmadı.
Osman Çutsay
Çarşamba, 17 Haziran 2015 14:51

Türkiye’yi çöküşün eşiğine getiren politikaların ve çökerten politikacıların babası öldü. Kör ölür, badem gözlü olurmuş. Bunun sermaye için anlaşılabilir yanları var. Peki, solculukta böyle bir şey var mı?

Belki vardır. Solculuk şu sıralarda öyle bir şeye dönüştürüldü ki, her niyete yenen muz misali, yeni Türk parlamentosunda bile Demirel için üzülmeyen, saygı duymayan parlamenter herhalde yoktur. Solun oylarıyla oraya girmiş onlarca milletvekiline rağmen, bu böyle. Bakalım hangi solcu milletvekili “Bu adamın elinde devrimci kardeşlerimizin kanı var, her zaman ilerici bir dünya ve Türkiye’nin başdüşmanıydı” diyebilecek? 1970’lerde, paramiliter güçlerin, MHP’li katillerin babası (“Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz”) idi Süleyman Demirel, toplumun dincileştirilmesi için elinden geleni ardına koymayan bir sermaye tutkunuydu. Dolayısıyla klasik sağın rahmet dualarını alması normaldir, ama ölümüyle sol cenahta bir “Demirelseverlik” rüzgarı esmesi, eserse eğer, anlaşılması zor ve sol dışı bir takıntı olacaktır. Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i bu adam astırdı. Demokrasi şampiyonluğunun ölümünden sonra da devam etmesi, öldürülen binlerce devrimciye hakarettir. Bir başka bakış daha doğru: Demirel’in her şeyiyle demokrasiyi temsil ettiğini söylemek, solculuğun dışında kalmak anlamına gelmeyecektir.

Süleyman Demirel, ileriye doğru ve sosyalizm doğrultusunda aşılması gereken bir cumhuriyetin, böyle olacağına yıkılması için elinden geleni yapmış bir politikacı olarak tarihe karıştı. Geride pek bir şey bırakacağına inananlar, Turgut Özal’dan, Mesut Yılmaz’dan, Tansu Çiller’den veya Erdoğan/Gül/Davutoğlu çemberinden geriye ne kaldığına bakarak bir sonuç çıkarabilirler. Bu cesetlerin hepsi, kimileri hayatta bile olsa, bir ve aynı adamdır. Babalarını yitirdiğini düşünenler, bir sermaye haklılığı içinde olabilirler.

ABD, bu adamı her zaman sevdi. Türkiye’nin Avrupa’daki sorumlusu Federal Almanya ve Başbakanı Helmut Schmidt bile, 70’lerin ortasında kendisine milyonlarca göçmen Türk’ü Almanya’ya gönderebileceğini söyleyen Demirel’den hazzetmemesine rağmen, aynı sınıfın hizmetkârı olarak bir saygı taşımıyor değildi. Herhalde değildir. 12 Eylül’den sonra Demirel’in kılına zarar gelmediyse, bu muhtemelen Bonn’un “Askeri darbeye evet, ama bizimkilere dokunmayın!” politikasının bir sonucudur.

Mesele şudur: Sermaye, artık böyle adamlar bulamıyor. Çünkü eski Türkiye gerçekten bitmiştir. Yıkım ortadadır. Tahrip bombaları on yıllardır bu ülkenin temellerine yerleştirilmişti ve artık teker teker patlamaktadırlar. Dolayısıyla Türkiye’nin çöküşünü bu tür adamlar da durduramazdı. Çöken bu ülkenin sermayesi, gözünü başkalarına çevirmiş durumdadır. Burada, soldan bir el uzanması şarttır. Demirel işe yaramayabilir, ama Demirel’den bir demokrasi kahramanı çıkarıp, ondan hareketle bir demokrasi övgüsüne kapaklanmak, felaketimizin, restorasyon deliliğinin önünü açabilir. Demirel, ölüsü bile sermayeye hizmet eden, emekçi sınıfları hep önüne kemik atılacak bir yığın olarak gören karşıdevrimci teknokratların peygamberidir. Günümüz teknokratlarının övgüleri, babasını yitiren çaresizlerin ağlama sesleriyle karşılaştırılabilir.

Ölen, 24 Ocak’ın da sahibidir. Yani 12 Eylül’ün mimarları arasındadır. Komünizm düşmanlığında sınır tanımamıştır. Devrimci gençlerin öldürülmesindeki öncülüğü tescilli, zaten inkar edebilen yok. Sola nefreti tüm ömrünü ve meslek yaşamını damgalamış, aydınların ve emekçilerin başdüşmanı böyle bir politikacının soldan övgü toplaması kadar tuhaf bir şey olabilir mi?

Demirel’in yaşamı, bir meşrubat reklamını bozarak söylersek, “Demokrasi ile her şey daha iyi gider” anlayışının somutlaşmasıdır. Sermaye sınıfı, her önlemini bu insan ve politikacı tipiyle, üstelik demokrasi tatlandırıcısı eşliğinde geniş yığınlara satabileceğini düşünüyor. Krizin derinleşmediği koşullarda, hesapları tutabilirdi.

Ama çöken bir cumhuriyette, cesetler, sermayenin en liyakatlı hizmetkârları bile olsalar, pek bir işe yaramazlar. Sadece solun bağımsız ve aşkın projelerinin çürütücü bir hayranlık saçıcısı olarak işlev görürler. Demirel öldü, “büyük bir yorgunluktu ölmeden önce”. Bu cumhuriyetin mezarını kazdı, elinde gencecik devrimcilerin kanı vardı; nasıl yorgun olmasın?

Kimsenin kimseyi affetmeye hakkı yok. Sermaye düşünsün şimdi ne yapacağını... Elinde cesetlerden başka bir şey kalmadı. Demokrasi ve restorasyonun elinde cesetlerden başka bir şey kalmadı.