Rahat bırakın

Rahat bırakın

Deniz Saraçer
23/02/2015 Pazartesi

“Masum ve pak kardeşimiz Özgecan'ın zalim ve gaddar bir kültür tarafından acımasızca yok edilmesi karşısında sadece biz kardeşlerinin değil, melekler âleminin de bu acıya ağladığını düşünüyorum. Artık devlet ve toplum olarak nerede nasıl hata yapıldığının ve insan yetiştirme düzenimizin sıkı bir şekilde gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Bu sözler Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Dönmez’in, Özgecan’ın katledilmesinin ardından yaptığı açıklamanın bir bölümü. Sayın Dönmez, melekler âleminin de bu katliamın yarattığı acıyı derinden hissedip ağladığını düşünüyor.

16. yüzyıla dönelim. Dönemin önemli bilim insanlarından Takiyüddin, İstanbul’da bir gözlemevi kurmuştu. Ne yazık ki gözlemevinin ömrü fazla uzun olmayacaktı. Yakın tarihlerde yaşanan veba salgınının sebebi bulunmuştu. Görünen köy kılavuz istemiyordu; meleklerin bacaklarının gözetlenmesi halkın başına büyük felaketler açmıştı. Böyle giderse benzer felaketlerin ardı arkası kesilmeyecekti.

Gereği derhal düşünüldü. Gözlemevi, Şeyhülislâm Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’nin fetvasının ardından denizden açılan top ateşiyle yıkıldı.

İki olay arasındaki zaman dilimi 400 yıldan fazla olmasına karşın, Mehmet Dönmez’in açıklaması ile gözlemevinin yıkılmasına gerekçe gösterilen iddianın taşıdığı benzerlik korkutucu boyutta. Gerici bir düzende böyle açıklamaların şaşkınlıkla karşılanmaması gerekiyor elbette. Tarikatların holdinglere ve bankalara sahip olmasının yahut Nihat Hatipoğlu’nun 23 sene süren peygamberliği 16 senedir televizyon programlarında anlatmasının şaşkınlıkla karşılanmadığı gibi…   Din kurallarının toplumsal yaşamın ana belirleyeni olduğu rejimlerde zaman ve mekândaki değişimin pek anlamı kalmıyor. Sabitliğini koruyan bir şeyler olduğu açık. Yüzyıllar önce bacaklarını gözetleyenlere kızıp masum insanların üzerine felaket yağdıran melekler, bugün bir genç kızın vahşice katledilmesi karşısında gözyaşlarını tutamıyor. Dinin siyasetten ve toplumsal yaşamdan uzaklaştırılıp ibadethaneler ve özel yaşamla sınırlanmadığı bir ortamda, yarın ikisi arasında bir bağlantı bile kurulabilir belki de. Mesela bacakları gözetlendiği için ağlayan meleklerle karşılaşmak artık kimseyi şaşırtmamalı.

İnsan yetiştirme düzenimizin neresinde nasıl hatalar barındırdığını algılayamamak ise ya bir yetersizlik belirtisidir ya da din adamlığının tarihsel kazanımlarını muhafaza etme konusundaki direncinin bir göstergesidir. Fırsattan istifade hadım etme ve idam gibi ilkel cezalandırma yöntemlerinin gündeme getirilmesi de bu yetersizlik veya direnci kanıtlayan niteliktedir. Oysaki yolsuzluk ve rüşvet iddialarının her yanı sardığı bir dönemde hırsızlık olaylarının cezalandırılması konusunda ilk seferde sağ elin, ikinci seferde sol ayağın kesilmesi gerektiğini hatırlatan kimseyi bulamazsınız. Çünkü din, laik olmayan sistemin çatlaklarını onarıcı role bürünen bir araç halini almıştır artık.

Sözlerini “Özgecan kardeşimize Cenabı Allah’tan rahmet, kederli ve acılı ailesine sabır ve başsağlığı dilerken, bu meş'um kültürün tehditleri altında yaşayan hiçbir kadın kardeşimizi yalnız bırakmayacağımızı buradan duyurmak isterim.” diyerek noktalamış Diyanet İşleri Başkanı. Fakat kadınlar için en büyük tehdidin, kendisinin temsil ettiği düşünce ve değerler sistemi olduğunu göz ardı etmiş. Sanıyorum ki kadınların en büyük korkusu, bu sözlerin sahibi ve onun benzerleri tarafından yalnız bırakılmamak; en büyük arzusu ise onlardan uzakta rahat bir yaşam sürmektir.